Figür ve Zemin İkiliği: Escher’in Yansıması

Douglas R. Hofstadter, Gödel, Escher, Bach: Bir Ebedi Gökçe Belik kitabında Maurits Cornelis Escher’in çalışmalarını merkeze alarak söylemlerini yoğunlaştırıyor. Bu söylemlerden biri de “Figür ve Zemin” başlığı altında Hofstadter’in kendi ürettiği, ortak kullanımda olmayan terimleri içeriyor. Bu terimlerin çoğu “figür” ve “zemin” kavramlarının altında kuruluyor. Bir figür bir çerçeve içine çizildiği zaman, bunun kaçınılmaz sonucu olarak, onun tamamlayıcısı zeminin de çizilmiş olduğu söyleniyor.

“Şimdi iki figür türünü resmen ayırt edelim: elle işlek olarak çizilebilen figürler ve yinelgen olanlar. İşlek olarak çizilebilen figür, zemini, çizme ediminin iliniksel bir yan ürünü1 olan figürdür. Yinelgen figür, zemini kendi başına figür olarak görülebilendir. Genellikle bu sanatçı tarafından tamamen kasıtlı yapılır. Yinelgendeki ‘yine’ hem ön plan hem de arka planın işlek olarak çizilebilir olduğunu gösterir.”2

Kuşları kullanarak zemini kaplama, M.C. Escher (1942 tarihli defterden)

Biçimlerin, bütünü bir anda yakalamaya yönelen ve kendiliğinden var olan bir kavranışı vardır. Biçimi hem figür hem de zemin olarak tanımlanabilecek çizimler yinelgenlik özelliği taşır. Bu durumdaki bir figür ile zeminin aynı bilgiyi taşıyıp taşımamasıyla ilgili neler söylenebilir? “Bunlar birbirini tamamlayan iki şekilde oluşmuş aynı bilgiyi mi cisimlendiriyor yoksa böyle bir şeyi söylemek yanlış mı olur?” sorusunu da sorabiliriz. Bu durumun karmaşasını bir paradoksa benzetebiliriz. Ön plandaki figür, zeminle aynı bilgiyi taşıyorsa aslında ön plandaki figür arka plandaki zemindir. Bunun doğru olduğunu kabul edersek ön plandaki figürün aslında var olmadığını kabul etmiş oluruz. Eğer ön plandaki figürün zeminle aynı bilgiyi taşımadığını kabul edersek figür ile zeminin birbirinden farklı olduğunu söyleriz; ancak sanat kurallarına göre üretilen çizgiler kümesine bakıldığında gözlerimiz bunun öyle olmadığını söyler. Bu çelişkinin sonucunda gözlerimizin ve algımızın tam olmadığını ve ancak var olanları anlamlı zeminlere oturtabilmek için sağlam bir zemin kurmaktan ziyade basit sistemleri kabul ettiğimizi görebiliriz.

Buradan yola çıkarak gideceğim yerde bazı kavram değişikliklerine ve varsayımlara geçeceğim. Bu süreçte de analojilerden faydalanacağım. Sanat eserindeki figürü insan, zemini de çevre olarak ele alalım. Söz konusu çevreyi geniş kapsamlı düşünmeli ve hem insan hem de insan dışı olarak ele almalıyız. Birinci varsayımda insan-insan, ikinci varsayımda insan-hayvan, üçüncü varsayımda mekân-insan ikiliklerini figür-zemin ikiliğine benzer şekilde değerlendireceğim.

İnsan-İnsan

Bu varsayımda sözü edilen şey, insan ve insanı çevreleyen insanlardır. İnsan “türdeş” olma üzerinden yinelgendir. Bunu yapısal görünüşün ötesine taşıyarak daha farklı durumlarda birbirinden ayrıldığını da savunabiliriz. Bu durumda iki kulvara ayrılan bir değerlendirme söz konusu oluyor: yapısal ve değersel.3

İnsan-insan yinelgenliğinde, figür-zemin ikiliğinde olduğu gibi, bunların birbirini tamamlayan iki şekilde oluşmuş olup olmadığını ve aynı bilgiyi cisimlendirip cisimlendirmediğini düşünebiliriz. Yapısal olarak baktığımızda her ne kadar aynı bilgiyi cisimlendirdiğini söyleyebilsek de ön plandaki insanın arka plandaki insandan “önde” olabilmesi için en az bir açıdan görünüş ayrıcalığının olması gerekmekte. Aksi durumda ön-arka ayrımı olmaksızın yan yana konumlanmaları kaçınılmaz olur ve ikisi de zemin veya ikisi de figür olur.

İnsan-Hayvan

Bu varsayımda sözü edilen şey, insan ve her türden ele alınabilecek diğer hayvanlardır. Aralarındaki ilişki “acı çekebilen canlı olma” üzerinden yinelgendir. İnsanın diğer canlılara çeşitli yöntemleri nedeniyle baskın çıkmasına rağmen hangisinin figür olacağına karar vermeden önce varlığa bir iğne batırılma acısını bu ikilikte önde veya arkada olma hâlini düzenlemek için baz alabiliriz. Elimizde bu baz bilgiyi sağlayacak yeterli verinin bulunmaması nedeniyle insanın baskın gelen yöntemlerine yönelip figür konumuna insanı almak durumunda kalıyoruz. Bu zaruri konumlanış nedeniyle insan-hayvan ikiliğinde, bunların birbirini tamamlayan iki şekilde oluşmuş olup olmadığı ve aynı bilgiyi cisimlendirip cisimlendirmediği düşüncesi belirsiz bir noktada kalıyor.

Mekân-İnsan

Bu varsayımda sözü edilen şey, insan ve insanı çepeçevre sarmalayan ortamdır. Aralarındaki ilişki “üç boyutlu konumlanma” üzerinden yinelgendir. Mekânın insana tarihsel ve ağırlık yönünden baskın olabilme ayrıcalığı nedeniyle mekânı figür olarak ele alacağım. Mekân-insan yinelgenliğinde de bunların birbirini tamamlayan iki şekilde oluşmuş olup olmadığını ve aynı bilgiyi cisimlendirip cisimlendirmediğini düşünebiliriz. Bu noktada tarih akışı takibinin güçlüğünden dolayı soruya net bir yanıt veremesek de ben sezgisel olarak figür ve mekânın bir “Kozmik Ahenk’te küçük bir ezgi” gibi olduğunu ve aynıya yakın bilgiyi cisimlendirdiğini düşünüyorum.4

Yarattığım varsayımlarda da görebiliriz ki bilincimizin farkındalığı sınırlarında var olduğumuz günden bu yana etrafımızda olan insan, hayvan ve mekân ilişkilenişinde bilgi akışının yönünü ve miktarını yeterince bilemiyor, sadece basitleştiriyoruz. Bunun sonucunda da yukarıda söz ettiğim gibi gözlerimizin ve algımızın tam olmadığını ve ancak var olanları anlamlı zeminlere oturtabilmek için basit çıkarımları kabul ettiğimizi görebiliriz.5

1. İliniksel yan ürün olma, varlığa ait bir şey olan ancak o varlığın varlık olmasını sağlayan şey olmama, özünde bulunmayan bir nitelik olması anlamına gelmektedir. Yazıda da bu anlamıyla kullanacağım.

2. Douglas R. Hofstadter, Gödel, Escher, Bach: Bir Ebedi Gökçe Belik (İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2001), s. 114.

3. Ben burada işleri basit tutmak için değersel olana girmeyeceğim. Yapısal biçimde “insan” olarak tanımlayabileceğimiz her bireyi bu değerlendirmenin öznesi olarak atıyorum.

4. Doris Lessing, Cehenneme İniş Talimatnamesi (İstanbul: Delidolu Yayınları, 2020).

5. Metnin oluşmasında, yazılmasında ve son şeklini almasında kıymetli görüşlerini benimle paylaşan Fırat Akova’ya teşekkür ederim.

figür, Kübra Arkalı, zemin