Maket Üzerine
Mimarlık pratiğinin ne olduğunu anlamaya çalışan araştırmalar doksanlı yıllardan bu yana hayatımızda. Bu çalışmaların akademik camiada büyük bir heyecanla karşılanmamasının nedeni sosyolojinin geleneksel araştırma yöntemlerini kullanmaları. Hâliyle mimarlık üretimlerini, mimarlar ve diğer tüm aktörler arasında sağlanan bir uzlaşmalar silsilesi olarak yorumlamaları doğal. Bugün durumun bundan farklı olduğunu kim söyleyebilir ki? Disiplin için bir tür hayıflanma olarak görülebilecek bu çalışmalar arasında, gönlümdeki yeri apayrı olan Architecture: The Story of Practice1 daha önce birbiriyle ilişkili olarak sorgulamadığım şeyleri bir hikâyenin parçası yapıveriyor. Kendisi de bir mimar olan Cuff, araştırmasını bir anket çalışmasının sıkıcılığından kurtarmanın ötesine geçmiş ve –evet şaşırtıcı ama– mimari pratik içinde bir gizem bulmayı başarmış. Cuff’a göre mimari pratik, yöntem hâline getirilmiş bir eylemi günlük rutin aracılığıyla uygulayan bir gösteri olarak tanımlanmalı. Pratiğin dolambaçlı yollarını tek kuralı olan bir oyun gibi anlatıvermesi bana gayet mantıklı geliyor. Ama tabii ki hemen peşinden ekliyor; mimari pratiğin sahiplendiği bu eylemler neler? Ve nasıl “alışılagelmiş” bir edayla gerçekleştiriliyorlar? Belli ki Cuff, içinde anlam aramaktan vazgeçtiğimiz bir şeylerin olduğunu fark etmiş. Mimar tarafından bir rutin içinde ortaya koyulan bu eylemler, tasarım fikirlerinin cisimleşmesini sağladıkları için önemliler. Bu şu anlama geliyor: Pratiği kuran, mimarın bu eylemler aracılığıyla izlenebilecek gündelik bilgisinin ifadesidir. Yani yazara göre, mimar hâlâ tasarım düşüncesinin geliştirilmesi ve uygulanması konusunda etkin bir figür. Sürpriz! Ekonomik bunalımlar ve yozlaşmış toplumsal ilişkilerin şekillendirdiği mekân üretim süreçleri hariç. Ama sanki hiç burada değilmişiz gibi devam edelim…
Şaka bir yana, bu kadar uzun bir girizgâhın nedeni kendi eylemlerime anlam bulmaya çalışmaktan başka bir şey değil. Cuff’ın yazdıklarına yaklaşan düşünceler aklımdayken yaptığım bir röportajdan bahsetmek istiyorum. Üzerinden aylar geçmiş olmasına rağmen kafamdaki canlılığını hâlâ korumayı başaran bu konuşma, çok daha önce fark edilen ve sonrasında cebe atılan taşlarla ilgili. Flores & Prats, 1998’de kurulmuş bir ofis, ama sanıyorum 2010’ların başından bu yana çok daha görünür hâldeler. Benim onları fark etmem 2018 Venedik Mimarlık Bienali’ne denk geliyor. Bienalde yer alan işleri için tasarladıkları düzenek, aynı şeyin maketi onlarca kez nasıl yapılabilir ve bu maketlerin her biri birbirinden nasıl farklı olabilir sorularını getiriyor akla. Öte yandan sanki maketler birbirinin içinden küçük bir “Plof!” sesi ve birkaç saniye görünür olan ince bir toz bulutuyla çıkıveriyor gibi görünüyor. Biri diğerini tanıyor. Bunun nedeni maketlerin tanıklık ettiği ya da bir anlamda zemin hazırladığı bir olay örgüsünün aktarılıyor olması gibi geliyor bana. Cuff’ın bahsettiği günlük rutinin ifadesi olan bu örgü, tasarımın seyrine göre işlenen sürekli ve sonsuz bir ilişkiler ağının örülüşü, yani pratiğin. Tüm bunları anlamaya çalışırken, tasarımda rutini oluşturan o eylemin ne olduğunu arayan soruyu tekrar önüme koyuyorum. Bunun cevabı Flores & Prats için maket üretme alışkanlığı olarak görünüyor gözüme. Bir röportaj için gerekli olan belli belirsiz motivasyonu sağlamaya yetiyor bu tespit. Bu metin bahsedilen röportajdan ufak alıntılar ve onlara eşlik eden düşüncelerle, mimari pratiğe dair bir iç dökme olarak görülebilir.
Konuşmadan önceki haberleşme e-postalarının çok hızlı karşılık bulması ve hemencecik sonuca bağlanmasına hem seviniyorum hem de şaşırıyorum. Malum, mütevazılık buralarda ölümcül bir günah. Yirmi dakika sürmesini planlarken neredeyse bir saat sürecek olan görüşme başlamadan, Ricardo tek başına olacağını belirtiyor nazik bir dille. Bu röportajı neden yaptığımı anlamayı başardıktan sonra da hızla sorulara göz atıyor. Sorulardan ilki mimar olarak projeyi “öğrenme” sürecini nasıl kotardıklarıyla ilgili. Yani geliştirilen ve uygulanan bir yöntem ya da yöntemler düzeneği var mı? Nasıl bir araştırma bu onlar için bunu merak ediyorum.
“Projeye başlarken nereye gittiğinizi tam olarak bilmiyorsunuz, aksi hâlde yani cevabı en baştan bildiğinizde bir araştırma yoktur ortada. Sorunun cevabı bu. Her projenin bir şekilde farklı bir metodolojiye alan açtığını düşünüyorum. Her seferinde aynı yöntemi kullanamayız, çünkü her proje müşteriye, taraflara, farklı koşullara bağlı olarak yöntemi yeniden veriyor. Bu, düşünülecekleri keşfetmek bakımından bizim için çok büyüleyici bir şey. Her seferinde değiştirmeye çalıştığınız için değil, mutlaka kendiliğinden değişiyor ve çok nadiren tekrar ediyor.”
Bir dönüşüm projesi olan Sala Becket için yaptıkları çalışmadan bahsettiğinde açıklaması somutlaşıyor.
“Örneğin Sala Becket, eski bir kooperatif binasını drama merkezine dönüştürdüğümüz bir proje. Yapının tarihi çok ilginç; 19. yüzyıldan 20 yüzyıla geçerken kentin çok ilgilendiğimiz bir zaman aralığında yapılmış. Genelde buradaki müteahhit ve mimarların pek dikkat etmeden gözden çıkardığı pencereler, kapılar, fayanslar… Bunları sevdiğimize ve yeniden kullanmak istediğimize karar verdik. Ama binanın durumu çok kötüydü ve bu önemli öğeleri kaybediyordu. Ayrıca bunların üstüne amaçsızca koyulmuş bir sürü katman da vardı. Her şey çok tozlu, kirli ve saklanmış durumdaydı yani.
Bu yüzden tüm yapının kapsamlı bir envanterini çıkaralım dedik. Bu süreç iki üç ay boyunca bularak ve çizerek devam etti. Binaya gidip gelerek, katmanları sökerek, binada bulduğumuz şeyleri ofise taşıyarak, her şeyi çizerek, çizerek… Yapının durumunu kaydetmek ve öğrenmek için her şeyi çizdikten sonra, onu elimizde tutarak çalışabilmek için, görebileceğimiz kadar büyük ama kolay çalışabilmek için yeterli küçüklükte 1/50 ölçekli maketler yaptık. Yani bir envanter yapıp bunun bilgisini makete dönüştürme fikri tamamen kooperatif binası için geliştirdiğimiz bir yöntemdi. Bu yüzden otomatik bir cevap vermemeye çalışıyoruz.”
Tasarımla ilgilenen söylemlerde maketin öncü olmasıyla daha çok ilgilenilir. Ben de maketin henüz fiziksel bir karşılığı olmayan bir düşünceyi somutlaştırmasını daha çekici bulanlardanım ki gerçekliği taklit etmesi neredeyse ona bakışımı değiştiren bir önyargıya dönüşüyor. Oysa dönüşmesi planlanan bir yapının parçalarını maketle yeniden üretip yapının kendisini bir tasarım aracı olarak kullanmak bu sıkıcı ikiliği kırıyor ve temsil ile pratik arasındaki ilişkiyi yeniden kuruyor. Bu düzeneğin içindeki gerçeklik hem var hem de yok. Temsil bir kayda alma biçimi oluyor. Tartışmalı bir restorasyon etiğinin belgelemeyle ilgili katı kurallarını aşmayı becererek yapıyor bunu, çünkü kaydedilen şeyin varlığı müdahaleye açık. 1/50 ölçekte yapmaya başladıkları bu modeller 1/1’e kadar büyüyor. Ve en sonunda maket mekânın kendisine doğrudan takılabilen bir araca dönüşüyor. Prototip kavramının mimarlık disiplinine özgü hâli sanırım böyle bir aralıkta algılanabilir. Laboratuvar ortamında denenmek üzere üretilenden farklı... Buradaki prototip ve onunla ilgili kontrol edilebilir olan tek şey, mekânla gerçekleştirdiği temasın zaman içindeki kısacık sürekliliği. Bir kalıcılığın provasını yapmak üzere.
“1/1 maketi yaptınız ve onu oraya yerleştirdiniz diyelim. Bir öğleden sonra, yerleştirdiğiniz şeyin oradaki diğer elemanlarla oyununu görmek ve sonra ‘Tamam, evet harika oldu’ demek. Ya da biraz daha büyük, belki daha yüksek ya da ufak olurlarsa harika olacağını fark etmek. Bu bir rahatlama ve yapacağınız şeyin işe yarayacağından emin olmanın yolu.”
Ölçek olarak 1/1’in üstün geldiği bu tür durumlar mimari tasarım kararlarının eşiklerini oluşturuyor. Ama bu noktaya gelmeden ortaya çıkan eşikler de var. Onların nerede nasıl ortaya çıktığına dair merakım bir soruya dönüşüyor. Farklı ölçeklerde bir sürü maket yapılıp durur ofislerde, okullardaki stüdyolarda… Ve genelde önemsenen bu farklı ölçekler arasında tutarlılığın, büyük ölçekten küçük ölçeğe doğru izlenebilen bir aktarımın olup olmadığıdır. “Maketin ölçeğini değiştirmeye nasıl karar veriyorsunuz? Bu bir aydınlanma anı mı yoksa geride bırakma / vazgeçme şekli mi?” Ricardo konuyu şöyle açıklıyor:
“Bu, maketle neyi anlamaya çalıştığına bağlı. Örneğin İsveç’te yeni başladığımız bir proje var. Daha yeni oluşturulmuş bir yaklaşım olduğu için bunun denemelerini 1/500’de yapmaya başlıyoruz. Bu ölçek, küçük hacimler ve bunların birbiriyle ilişkisinin görülebildiği soyut bir ifadeye sahip. Sokakta yürüyen bir yayanın gözünden bakmak gibi. O hissi anlamak için yeterli büyüklükte. Bir yandan da küçük olduğu için detay içermiyor ki bu iyi bir şey, çünkü kafanız detaylar nedeniyle karışmıyor, sadece oranlar yüzünden karışıyor… Ama bir yandan şehir ve ev arasında kalan bir ölçeği görmeye de ihtiyaç duyuyoruz. Bu 1/200 oluyor. Ve oradaki yaşamı görmek için 1/50 gerekiyor tabii. Aslında projeye aynı anda pek çok ölçeği kullanarak başlıyoruz denebilir. Her zaman büyükten küçüğe doğru ilerlemiyor. Ölçekler arasında sıçramalar var; komşular arasındaki ilişkiyi düşünürken ortaya çıkan bir bilginin daha üst ölçekte belirlediği şeyler olabiliyor. Sanırım diğer türlüsü, yani işin sonunda elde edilen mekânların üst ölçekteki kararların dayatması olarak ortaya çıktığı mekânlar… Bir çeşit faşizm olurdu bu.”
İmar planlarıyla girilen çetrefil hesaplaşmalar, saklanmayın çıkın ortaya… Faşizmden kaçmanın tek yolu konunun ne olduğu fark etmeksizin içgüdülere kulak vermek herhalde. İster istemez gelen, hangi ölçeğin ne anlama geldiği açıklamalarının bittiği noktada şu cümle yer alıyor: “Maketler bir şekilde (tasarımcının) derdine yöneliyor. Bu yüzden şeylerin ölçeği asla önceden tanımlanamaz, ancak onlarla ilgili tasarım bağlamında endişeleriniz olduğunda tanımlanır.” Bu durumu Yaneva şöyle açıklıyor: Ölçeği maketin yarattığı dünya ile temsil ettiği gerçek dünya arasındaki orantılı bir ilişki ya da sayısal bir indirgeme olarak kabul eden anlatımlar, mimari tasarım sürecinde kullanılan ölçek kavramını anlamak için yeterli değildir.2 Ölçek bilgisi maketin parçalarıyla girilen diyaloğu tarif eder. Diyaloğu yöneten, tasarımcı ve tasarıma dahil olan tüm aktörlerdir. Peki bu diyaloğun malzemesi maketin kendisi midir yoksa temsil ettiği tasarım fikirleri mi? Yani maket aslında tüm bu fikirlerin nasıl bir karşılığı olabileceğini farklı boyutlara uyum sağlayarak aktarabilen bir araçtan ibaret.
Konuşmanın burasında Flores & Prats’ın maketi kullanma nedenlerini açıkça sorgulayan bir soru soruyorum. Soruyu burada sormamın tesadüf olmadığını da bu yazıyı yazarken fark ediyorum. Ricardo ofisin maketle ilişkisini anlatmaya çalıştığı başka bir röportajda, aslında maketle tasarım yapmadıklarını, bunun için çizim kullandıklarını söylüyordu. Bunun ne anlama geldiğini anlamıyorum. Neredeyse kalbim kırılıyor. Ricardo bunu şöyle açıklıyor:
“Evet, biz elimizde kalemle düşünmek konusunda iyiyiz. Ve bu korumak istediğimiz bir şey. Çünkü bize göre tasarım, düşündüğünüz şeyin formuyla ilgili değil daha çok onun kavramsal yanıyla ilgili. Yani ilgilendiğimiz şey insanların nasıl hareket ettiği, şeylerin nasıl ilişkilendiği gibi durumlar. Çizimin soyutlayan tarafı da bu tür şeyleri anlayabilmemizi sağlıyor. Maketle tasarım yapmak ise tüm ilginizin forma yöneldiği bir tür egzersiz gibi ve bununla ilgilenmiyoruz. Maket her zaman ondan önce üretilen bir çizime verilen tepkidir bizim için. Bu çok açık. Tabii ki bu bir yol, yani bize özgü bir şey.”
Burada bir kıyaslama yapmak için seçilen pratiğin kime ait olduğunu tahmin etmek zor değil. Frank Gehry’nin ismini duymak gülümsememe neden oluyor. Ama kabul etmek gerekir ki kıyaslamalar uç noktaları bir araya getirdiğinde daha anlaşılır.
“Tabii ki maketle çalışarak çok iyi tasarım yapan insanlar da var Gehry gibi. Onun tasarım anlamında yapmaktan çok hoşlandığı şey bizim için spekülatif bir süreç. Yani tasarımın tamamı bir spekülasyon. Bizim ilgimizi çeken şey bu değil… Çizim yaparken de üç boyutlu düşündüğümüz bir gerçek tabii ki. Ama çizimde soyutladığımız şeyleri fiziksel olarak görmeyi istediğimiz bir an var. Maket bu anlamda çizimin yansıması, çizimdeki durumun inşası ve inşa edildiğini gördüğünde artık senden kopmuş oluyor ki bu onu eleştirebileceğin anlamına geliyor. Çizim bu açıdan daha tasarımcıya ait bir araç. Ofiste bir başkası size ait çizimlerden bir maket ürettiğinde düşündüğünüz şeyi fiziksel bir kayda dönüştürmüş oluyor. Bu kayıt herkese açık.”
Maket üretmenin olağan bir tepki olarak görüldüğü böyle bir kurguda üretim aşamasının nasıl gerçekleştiğini anlamaya çalışan daha düz sorular soruyorum. Malzemeler nedir, hangi araçlar kullanılıyor, kim yapıyor gibi sıkıcı sorular. Bunlara verilen cevaplar bile birkaç cümleden sonra ilginçleşiyor.
“Aslında çok basit kesiciler ve bildiğimiz yapıştırıcıları kullanıyoruz. Malzemeler de elde kolay şekillendirilebilen balsa, mukavva gibi şeyler. Bu seçimlerin nedeni maketi bitmemiş bir şey olarak görmemiz. Yapılan maketler çok basit ve daha büyük bir şeyin parçası olarak üretiliyorlar. Tamamlanmamış ve ucu açık araçlar. Bu aynı zamanda düşüncenin sonu gelmez durumunu da temsil ediyor bizim için. Yani bilirsin, fikirler asla bitmez. Bir şey hakkında düşünürsün, parçalar hâlinde bu devam eder ve sonu yoktur. Proje üzerine düşünürken de böyle. Örneğin lobi, ona açılan kapı ve buraya bağlanan merdivenli bir girişten oluşan bir üçlüyü düşünüyorum. Parça olarak gördüğüm şey bu üçlü. Bunun maketini yaptığımda, o an için daha fazlasını çözmeye ihtiyacım yok, nerede bittiğiyle ilgilenmiyorum. Anlatabildim, değil mi? Bir şeyin modelini yaptığımızda, mesela bir merdivenin, çalışmak istediğimiz tek şey bu merdiven ve onunla ilişkilenen diğer şeyler. Ona nasıl ulaşıldığı, bittiğinde nereye varıldığı gibi… Bunun dışındakilere ne olduğunu bilmiyoruz ve bilmek de istemiyoruz. Bu açıdan bakıldığında makette, projenin ne kadarı, hangi ölçekte, nasıl bir malzemeyle yapılacak gibi sorulara cevap bulmaya çalışmak ilginç olabiliyor. Maketin çizimin hangi parçası olacağına karar vermek… Maket projenin parçalar hâlinde ele alındığı bir şey. Daha sonra bir araya gelebilir ve bir bütün oluşturabilirler tabii. Ama bir bütünün nasıl parçalara ayrıldığı çok önemli. Yemek yapmayı biliyorsun, arkadaşların gelecek ve onlara tavuk pişireceksin diyelim. Tavuğu kesmek zorundasın yenebilmesi için. Eklem yerlerinden kesersin değil mi? Şöyle kesmezsin mesela (Eliyle hayali bir nesneyi düz bir açıyla ortadan ikiye böler gibi yapıyor). Tavuk bu anlamda çok grafik bir ifadeye sahip. Nereden kesilmesi gerektiğini sana anlatıyor; butlar, kanatlar vs. Maket de böyle, parçalar daima mekânı oluşturan elemanlarla ilişkilidir.”
Parça kavramının üzerinde biraz durmak iyi olabilir. Benim –en azından birkaç gün düşündükten sonra– parça olarak çevirmeye razı geldiğim kelime, Ricardo’nun anlatımında “fragment” olarak geçiyor ve şüphesiz daha çok şeyi çağrıştırıyor. Peki, Flores & Prats’ın maketi ve maketin ele aldığı durumu daha büyük ve süregelen bir şeyin parçası olarak görmesi, etkileri izlenebilir bir tercih mi? Anlatılanlara dönüp bakacak olursak bu. Bitmemişliğin arzulanması, malzemenin ele alınışındaki amatörlük vurgusu… Bunlar hem Ricardo’nun konuşmanın başka bir bölümünde bahsettiği, maketin spekülatif etkisinden kurtulmanın hem de pratiğin kendiliğindenliğini maket yoluyla izleyebilmenin yolları. Cümlenin ikinci kısmı bir açıklamayı hak ediyor sanırım. Ofisin ürettiği maketlere bir bütün olarak ilk kez alıcı gözle baktığımda hissettiğim, maketlerin sanki birbirinin içinde çıkıvermişçesine, birbirini tamamladığıydı hatırlarsanız. Tıpkı Ricardo’nun dediği gibi kendilerinden daha büyük bir durumun parçası oldukları anlaşılabiliyordu. Farklı bölümleri ya da aşamaları temsil etmelerine rağmen aralarındaki ilişki bir bütünsellik vaat ediyordu. Bunun nedeni bir olayın parçaları yani fragmanları (evet çevirideki boşluğa daha fazla dayanamadım) gibi olmaları. Genel kanıya göre maketi bir nesne olarak gördüğümüzden kalıcı bir süreklilik olarak yorumlarız. Olaylar ise ilerleyen oluşumlardır. Zamanın farklı noktalarında ve birden fazla konumda gerçekleşebilirler. Flores & Prats’ın ürettiği maketler de tasarım sürecinin farklı anlarında birden fazla bağlamda üretilerek, nesne olmaktan çıkıp birer olaya dönüşüyor. Ve daha üst ölçekte bir olay olan pratiğin kendisini örüp duruyorlar. Tabii ki diğer araçlarla ortaklıklar kurarak yapıyorlar bunu ama kimin umurunda…
1. Dana Cuff, Architecture: The Story of Practice (Cambridge: MIT Press, 1992).
2. Alhena Yaneva, “Scaling Up and Down: Extraction Trials in Architectural Design”, Social Studies of Science 35(6) (Aralık 2005): 867-894.