Osmanlı’da Kadın,
Şiddet ve Boşanma
İster iplikçilikle hayatını kazanan bir kadın olsun, ister Kafkasya’dan kaçırılıp İstanbul’da ya da Anadolu’nun muhtelif köşelerinde pazarlarda satılmış bir cariye olsun isterse de bir şeyhin kızı olup uhrevi mektuplaşmalarla, rüyalarıyla uğraşsın, Osmanlı kadınları hakkında son kırk yılda yapılan çalışmalar sayesinde artık birçok şeyi biliyoruz. Çoğu basmakalıp düşüncenin aksine “sosyal hayattan tamamıyla kopuk, kafeslerin ardında yaşayan” bireyler olmadıklarını, yeri geldiğinde ailelerinden miras kalan servetleri yönetebildiklerini, hatta bininin birden kuraklık bahanesiyle ayaklanıp ‘’Erkeklerimizde güç kalmadı!’’ diye sitem ederek, günah keçisi belledikleri Bursalı Ermenilere ait kiliseyi yakabildiklerini görmek mümkün.1 Peki ya sıra bir evlilik yaptıkları kişiden boşanmaya geldiğinde işler nasıl değişiyordu? Hem de şiddet gördükleri bir eşten… Bu metinde diğer kadınların hikâyelerini bir yana bırakıp Hacı Şerife adlı “sıradan” bir Osmanlı kadının boşanma sürecini ve sonrasında yaşadığı gaileleri Osmanlı hukukundaki başka örneklerden yararlanarak inceleyeceğim. Zira Şerife hakkında bildiklerimiz dönemin padişahına sunulmuş bir arzuhalde yazanlardan ibaret.
Anadolu’da Aydın’ın Yenipazar kazasında yaşayan Şerife, Bekir Beşe3 adlı bir yeniçeriyle evliydi. Bu evlilikten hâlihazırda iki çocuğu vardı, ayrıca o sırada ikiz bebeklerine hamileydi. İstanbul’a misafirliğe gelmişti; eşyalarını taşırken Topkapı civarında yorulunca, civarında bulunan bir mezarlığın kenarındaki taşa o yorgunlukla oturuverdi. Bu sıradan kararın hayatını değiştireceğini kim bilebilirdi ki? Yoldan geçen bir adam dengesini kaybedip Şerife’nin üstüne düşmüş, bunun üstüne kadıncağızın karnındaki ikizler, çaresizce ve zamansızca ezilip ölmüştü!
Derken, evlatlarını kaybetmenin acısının üstüne bir de kocasının iftiraları ve zulmü başladı; Bekir Beşe “Sen bunu kasten yaptın, evlatlarımı elimden aldın” diye söylene söylene en sonunda üstüne bir cariye aldı. Gördüğü eziyete daha fazla dayanamayan kadın, bir yolunu bulup evden kaçtı; ancak kocası arayıp tarayıp onu buldu. Birkaç defa daha evden kaçtığında da sonuçları her seferinde daha feci oldu. Arzuhalden öğrendiğimize göre, sürekli şiddete maruz kalan Şerife’nin yüzü ve vücudu yara izleriyle dolmuştu. Son kaçışının ardından kocasının zoruyla eve geldiklerinde, “16.000 guruşluk” mihrini [evlenilirken erkekçe ödenen ve kullanım hakkı kadında olan para] ödemeden kocası onu boşamıştı. Şerife en doğal hakkı olan mihrini talep edince Bekir “Şerirsin sen!” [kötü ve fesatsın] deyip onu zorla Defterdar Kapısı’nın önündeki değneğe götürüp bağlamış ve 32 değnek vurmuştu. Akabinde, eğer bardağa dolu tarafından bakarsak, zulmün sonu gelmişti. Zalim koca, iki çocuğunu da yanına verip Şerife’yi kapının önüne koymuştu.
Şerife yanında iki çocuğuyla kendisini Mekke’de hac ibadetini yaparken bulmuştu. H. 1084/M. 1673 yılında, bütün bu okuduğunuz bilgileri edindiğimiz arzuhal dilekçesinde “Öksüzlerin annesi ve babası sizsiniz” diye dil dökerek Sultan’dan yardım istiyordu. Eski eşi Bekir’in o sırada Merkez-i Evliya adlı bir mahallede odabaşılık [yeniçerilere mahsus bir tür askeri unvan] vazifesinden azledilmiş şekilde yaşamına devam ettiğini de ekliyordu. Sultan birçok ailevi olayda yaptığı gibi bu meseleyi de şeriyye mahkemesine, yani İstanbul kadısına havale etmişti. Peki, davanın akıbeti ne olmuştu? Bu bir sır olarak kalabilir, çünkü Hacı Şerife’nin izini şeriyye sicillerinde uzunca sürdüğümde kendisine ait hiçbir kaydın olmadığını üzülerek fark ettim.
Peki ya Şerife, nasıl beş parasız ve “başında bir erkek olmadan” o kadar yolu gitmiş de “Hacı Şerife” olmuştu? Bu konu bizi Osmanlı şeri hukukundan emsal olmuş hacılara kadar birçok konuya götürüyor. Öncelikle, eğer Şerife Hanefi mezhebinden idiyse yanında mahremi bir erkek [eşi, erkek kardeşi, babası vs.] olmadan değil hacca, yan mahalleye gitmesi bile mümkün değildi. Eğer Şafi idiyse o zaman durum değişiyordu; çünkü bu durumda birkaç kadından oluşan bir kafileyle hac yoluna çıkmasının önü açıktı. Peki ya para? Kuvvetle muhtemel ki hâline acıyan bir hayırsever, ölmüş ya da diri olduğu halde hacca gidemeyecek durumda bir yakınının hac ibadeti için ona vekâlet vermişti. O dönem bu tür yolculukların maliyeti, vasiyeti/vekâleti bırakan kişinin terekesinden karşılanıyordu.
Ne var ki Şerife, Aydın’ın Yenipazar kazasındandı. Bu bölgede yaygın mezhep Hanefilikti. Bazı durumlarda Şafi usulünün taklit edilmesine müsaade edilebileceğini ve kadınlardan oluşan bir kafileyle hacca gidebileceğini fetvalardan görebiliyoruz. Bu durumda da Şerife için bir tolerans gösterilebileceğini varsayabiliriz. Padişah’a verdiği arzuhalde yanında iki çocuğu olduğundan söz ediyordu ama çocuklarının ne yaşlarından ne de cinsiyetlerinden bahsediyordu. Eğer ergin yaşta iki erkek evladı olduğunu kesinleştirebilseydik, hacca gitmesi için şeri zeminin hazır olduğunu söyleyebilirdik. Ama bu konudaki bilgi eksikliği, o günlerde yaşamış bir kadının hayatını merak eden bizim gibi kişilerin işini hepten zorlaştırıyor.
O dönem, hacca gitmek isteyen hiçbir Osmanlı bireyi kimseden izin almak zorunda değildi. Gelgelelim, bir kadının mahremi olan bir erkekten izin almaksızın sokağa çıkması dahi mümkün olmayan ataerkil normatif bir yapı içinde büyümüş Şerife’nin “kafasına estiği gibi” münferit şekilde hacca gitmesi ihtimallerimiz dahilinde olamaz.
Her halükârda eşi tarafından sokağa atılmış, başına gelen hadiselere dair elinde bir delili ya da şahidi olmayan bir kadın olarak Şerife’nin çok zor durumda olduğunu tahmin etmek güç değil. “Talak-ı selase”nin, yani eşinin boşamasının ardından mihrini isteyince eşi onu Defterdar Kapısı önündeki direğe götürüp herkesin gözü önünde bir ceza işlemi uygulamıştı. Toplumsal alanda böyle bir cezalandırmanın işlenmesi kadıya taşınması gereken bir hadise iken, Hacı Şerife ve Bekir Beşe’nin sicillerde izlerine rastlanmaması hayli şaşırtıcı.
Hacı Şerife eğer Hanefilik mezhebindense boşanma hadisesinden önce kocasını kendisine şiddet uyguladığı için kadıya şikâyet edip boşanma hakkına sahip değildi. Ancak zaman içinde İslam fıkıhçıları bu durumu telafi etmek üzere şartlı talak uygulamasını kullanmaya başlamıştı. Buna göre, kadın kadıya giderek durumunu anlatıyor, kadı da kocasına birazdan örneklerini göreceğimiz şekillerde yemin ettiriyordu. Kocanın yemini çiğnediği takdirde nikâh da düşüyordu. Bu duruma Osmanlı şeriye sicillerinde sıklıkla rastlamak mümkün. Örneğin 1646’da Raziye isimli bir kadın mahkemeye gelip kocasının kendisine karşı şiddet uygulamayacağına dair verdiği sözden caydığını bildirmişti. Durum kocasına sorulunca adam iddiayı reddetmişti. Raziye’nin de bu yemine dair şahit gösterememesi üzerine boşanma işlemi iptal olmuştu.4
Sicillerde uzun yola çıkmadan önce “Şu müddet boyunca dönmezsem eşim benden boş olsun” diye kadı huzurunda şartlı boşanma için yemin eden eşleri de görebiliyoruz. Bu durum “bain talak” olarak isimlendiriliyordu. Zincirli Kuyu kurbu mahallesi sakini Ebu Bekir, sefere gitmeden önce eşi Emine’yi bu yolla boşamış ve boşanmanın üstünden beş yıl geçmişti.5 Keza bir tüccar olan Mehmet Beşe de eşini başka bir memlekete gitmeden evvel iki şahit huzurunda bu yöntemle boşamıştı.6
Sonuç Deyû
Sicillerde ve kroniklerde araştırmacılarla bir serüveni paylaşmayı bekleyen yüzlerce kadın var, Hacı Şerife de onlardan biri. Belki tam hikâyesini öğrenemedik ama bu sayede ihtimaller üzerinden kadın hacılar, boşanma ve hukuk gibi başka konulardan sorular sorarak toplumsal alanda bir Osmanlı kadının bu tür sorunlarla karşılaştığında nasıl süreçlerden geçtiğini görmeye çalıştık. Kim bilir, belki ilerleyen yıllarda arşivlerden Hacı Şerife’ye dair yeni bulgular elde edilir ve bu bulgular sayesinde öğrendiklerimizle emsal niteliğinde bir başka “Osmanlı kadını” olur.
Kaynakça:
Halil Cin, Eski Hukukumuzda Boşanma (Konya: Selçuk Üniversitesi Yayınları, 1988).
Hava Selçuk, “Kadına Uygulanan Şiddetin Osmanlı Mahkeme Tutanaklarına Yansımaları”, Çankırı Karatekin Üniversitesi Karatekin Edebiyat Fakültesi Dergisi 1(1) (2018): 109-120.
İsmail Kıvrım, “17. Yüzyılda Osmanlı Toplumunda Boşanma Hadiseleri (Ayıntâb Örneği; Talâk, Muhâla‘a ve Tefrîk )”, Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 10(1) (2011): 371-399.
H. İbrahim Acar, “Talâk’’, İslam Ansiklopedisi, c. 39 (İstanbul, 2010), 496-500.
Ömer Alav, “Kur'an'a ve Mezheplere Göre Talak”, yayımlanmamış yüksek lisans tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü (İstanbul, 2019).
Salim Öğüt, “Hâc”, İslam Ansiklopedisi, c. 14 (İstanbul, 1996), 397-399.
Ek Okumalar:
Amila Buturovic & İrvin Cemil Schick, Women in the Ottoman Balkans: Gender, Culture and History (Londra: Bloomsbury, 2007). [Amila Buturovic ve İrvin Cemil Schick, Osmanlı Döneminde Balkan Kadınları: Toplumsal Cinsiyet, Kültür, Tarih, çev. Güliz Erginsoy (İstanbul: 2009, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları)].
Asiye Hatun, Rüya Mektupları, ed. Cemal Kafadar (İstanbul: Oğlak Yayınları, 1994).
Cemal Kafadar, Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken (İstanbul: Metis Yayınları, 2009).
Başak Tuğ, Politics of Honor in Ottoman Anatolia: Sexual Violence and Socio-Legal Surveillance in the Eighteenth Century (Leiden: Brill, 2017).
François Georgeon, “Caricatures de femmes à la fin de l’Empire ottoman”, Open Edition Journals, 2018.
Filiz Barın Akman, Batılı Kadın Seyyahların Gözüyle Osmanlı Kadını (İstanbul: Kopernik Kitap, 2017).
Kate Fleet ve Ebru Boyar, Osmanlı İstanbul’unun Toplumsal Tarihi (İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2017).
Suraiya Faroqhi, Osmanlı Dünyasında Üretmek, Pazarlamak, Yaşamak (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2018).
Mehmet Akif Aydın, Osmanlı Aile Hukuku (İstanbul: Klasik Yayınları, 2021).
1. Bu konu hakkında detaylıca bir yazıyı 31 Temmuz 2022’de Agos gazetesi için yazmıştım.
2. Yazımın dayanağı olan arzuhal hâlihazırda Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri’nde bulunmaktadır. Arşiv belgesini keşfetmemi sağlayan ve katılarından dolayı müteşekkir olduğum Aydın Kurt Bey maalesef ki bu süreçte arzuhalin kaynak bilgilerini uzun uğraşlara rağmen yeniden bulamadığı için elimizde yalnızca görseli bulunuyor. Arzu eden okurlar belge üzerinden yazının içeriğini teyit edebilir.
3. Beşe, baş ağanın farklı bir söylenişidir.
4. Zülfiye Koçak, “Ayntab Şehrinde Aile Birliğinin Sona Erme Süreci (1600–1650)”, Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 10(1) (2011): 423.
5. CDAB, GŞS 36-148/c (Selh-i Receb 1098/11 Haziran 1687).
6. CDAB, GŞS 43-69/c (Evâhir-i Zî‟l-hicce 1107/22-30 Temmuz 1696).
{Fold içerisindeki görsel: Levni’ye ait, dışarıda bulunan bir kadın ve çocuğun portresinden detay, 18. yüzyıl, kaynak: Bibliothèque national de France, Paris, Arabe 6077, fol. 13v-14r.}