“Es ist nichts Gesundes an meinem Leibe”
[Vücudumda sağlıklı hiçbir şey yok.]1
Bazen hastalık en çok zihni sarsar ve orada açtığı boşlukta beklenmedik şeyler yeşerir. Sanatla uğraşan birçok kişinin hastalık dönemlerinden sonra adeta yenilenmiş bir zihinle geri döndüğünü gördüğümde, bunun kişisel bir rastlantı değil, tekrar eden bir yaratıcı örüntü olduğunu düşünmeye başladım.
Patti Smith çocuklukta geçirdiği hastalıklar sırasında hayal gücünün sınırlarını keşfettiğini söyler.2 Kendisini yeni bir farkındalık seviyesine ulaştıran bu tür hastalıkların, hafızasında cennetten bir parça gibi yer ettiğini ifade eder. Hem çocukluk hem de yetişkinlik dönemlerinde ciddi sağlık sorunları yaşayan Roald Dahl ise “Bazı küçük trajediler zihnimin rutinlerden uzaklaşmasını sağlamasaydı, belki bir satır bile yazamazdım” diyerek bu hastalıkların zihni için değerli tecrübeler sunduğunu savunur.3
Zihnin alışılmış işleyişinin dışına taşan bu geçici kopuş durumu, yaratıcı süreci derinden etkiler. Belki de asıl etki, sağlıklı zihnin sürekli işleyen denetleyici yapısının geçici olarak gevşemesiyle ortaya çıkar. Düşünceler bir süreliğine biçimlerden, kurallardan sıyrılır ve daha sezgisel, daha içsel bir hatta iler.
Bazen dil ruhun derin kıvrımlarına sığamaz ve kelimeler insanın içinden geçen karmaşık duyguları anlatmakta yetersiz kalır. Şiirler bu yüzden kelimelerin doğrudan değil, imgeler ve çağrışımlarla kullanılmasıyla örülüdür. Hastalıkla birlikte algılarımızın ve dilin nasıl genişlediğini Virginia Woolf 1926 tarihli “Hasta Olmak Üzerine” başlıklı makalesinde anlatır.4 Sağlıklıyken zihnimiz duyularımızın üzerinde egemendir; anlam sesin üzerine çöker. Oysa hastalıkta bu hâkimiyet bozulur. Neredeyse mistik bir nitelik kazanan kelimelerin sesi kadar kokusu, anlamı kadar tadı da vardır artık.
Woolf’un bu satırlarını okurken, zihnimin bana en yaratıcı fikirlerini tam da bedenimin en yorgun olduğu anlarda fısıldadığını hatırladım. Özellikle hasta ya da tükenmişken yatağa uzandığımda, kontrolüm dışında gelen imgeler bir süredir çözemediğim düşünsel düğümleri çözebilecek kadar açık oluyordu. Bazen gerçekten de merak ediyorum: Bedeni zihin mi yönetiyor yoksa zihin mi bedeni?5
Hastalığın getirdiği ruhsal dönüşümün muazzamlığı üzerine Woolf’un sorduğu soru basittir ancak güçlüdür: “Grip üzerine yazılmış romanlar, zatürre üzerine ilahiler, tifo üzerine epik şiirler neden yok?”6 Onun yazdığı dönemde edebiyat, hastalığı çoğu zaman ya görmezden gelir ya da yalnızca bir sembole indirger. Oysa hastalık, tıpkı aşk ya da kıskançlık gibi, insan olmanın özüne dair bir deneyimdir ve insanlık hâlleri arasındaki hiyerarşi yeniden düzenlenerek ona hakkı teslim edilmelidir.
Woolf’un bu çağrıyı yaptığı dönemin ardından, hastalık edebiyatın sınırları içerisine daha fazla dahil olmaya başladı; yalnızca bir arka plan değil, insan deneyiminin merkezine yerleşen bir tema hâline geldi. Bu dönüşümün izlerini en derinlikli sürenlerden biri de Marcel Proust’tur; onun yazdıkları bu temanın edebiyatta nasıl derinleştiğini gösterir. Kayıp Zamanın İzinde romanında hastalık yalnızca bir fiziksel durum değil, sezginin, farkındalığın ve iç gözlemin bir aracıdır. Alain de Botton’a göre Proust, hastalığı dikkatimizin daha derin ve seçici çalıştığı anlarla ilişkilendirir.7 Sağlıklıyken algı eşiğimizin altında kalan ince titreşimler, duyularımızın bastırdığı bazı izlenimler hastalık anlarında yüzeye çıkar. Belki de insanın hastalıkla gelen içe dönüşü, bir çocuğun nasıl çalıştığını merak ettiği için oyuncağını parçalayışına benzer. Bedenin bozulması zihnin katmanlarına bakabilmek için bir fırsat yaratır.
Thomas Mann, Büyülü Dağ’da hastalığın bilgelikle buluştuğu bir anlatı kurar. Mann’a göre bazı insanlar hastalığı bizzat arzulayarak onun sunduğu içsel keşifleri yaşamak ister. Bu insanlar hastalık aracılığıyla kahramanca bir bilgelik edinir.8 Proust’un “acıdan kazanılan bilgi”ye duyduğu hayranlık burada da kendini gösterir.
Virginia Woolf ise bu çizgiye bir mesafe koyar. Her insanın ruhu içinde, “kuş ayak izlerinin bile olmadığı karlı bir alan” gibi ulaşılması imkânsız, benzersiz bir derinlik vardır ona göre. Bazen kendi içimizi bile tam olarak kavrayamayız.9 Belki de bu yüzden, hastalığa ve acıya dair sözcükler çoğu zaman yetersiz kalır; çünkü bu deneyimler ortak bir dile kolayca dökülemeyecek kadar kişiseldir. Duyulan şey benzer olabilir ancak asla bütünüyle paylaşılamaz. Belki de anlamak değil, yalnızca eşlik edebilmek yeterlidir.
Ve sonra… Sessizlik.
Belki de hastalık yalnızca bedenin çöküşü değil, içimizdeki gürültünün bir süreliğine kesilmesi anlamına gelir. O anda ilk kez kendi sesimizi duymaya başlarız. Tıpkı gürültülü bir müziğin aniden kesilmesi gibi: Bazen en derin içgörüler tam da o sessizlikte belirir.
1. BWV 25, Johann Sebastian Bach’ın 25 numaralı kantatı. Sözleri cüzzam hastalığıyla ilgilidir.
2. Patti Smith, Çoluk Çocuk, çev. Yiğit Değer Bengi (İstanbul: Domingo Yayıncılık, 2010) 13.
3. Anwen Crawford, “The man who never grew up: The life and legacy of Roald Dahl”, The Monthly, 2016.
4. Virginia Woolf, “Hasta Olmak Üzerine”, çev. M. Ahıska, Defter, Sayı 2 (1987): 61-69.
5. “Does the body rule the mind, Or does the mind rule the body? I don't know” sözleri The Smiths’in “Still Ill” isimli şarkısında geçer.
6. Virginia Woolf, age.
7. Alain de Botton, Proust Hayatınızı Nasıl Değiştirebilir, çev. Banu Tellioğlu, (İstanbul: Sel Yayıncılık, 2007) 68.
8. Thomas Mann, Büyülü Dağ, çev. İris Kantemir, (İstanbul: Can Yayınları, 2013) 540.
9. Virginia Woolf, age.