fotoğraf: Jorge Franganillo (CC BY 2.0)
Kovan:
Bir Mekânın Özgürleşmesi*

Her şey bir mekânı düşlemekle, tarif etmekle başlıyor. Sahip oldukları üzerinden onu anlatmaya başlıyorum. Duvarlarını, kapılarını, pencerelerini, merdivenlerini ve onu var eden birçok bileşeni sıralıyorum. Sonra tüm bu parametrelerin içerisine yapının yaşanmışlıklarını, kullanıcılarını, hayaletlerini koyuyorum. Mekânı incelikle inşa ederken hep sahip olduklarını anlatan bir refleksle mekânı tasvir ettiğimi fark ediyorum. Şimdi bu iç güdüyü bir kenara iterek özgürleşmenin peşine düşüyorum. Mekânı yokluklarını tanımlayarak yeniden var etmenin gücüne inanıyorum. Düşlerin tamamlayıcılığına, hatta dağınık bırakma yetisine sığınıyorum. Bir binayla bağ kuruyor, onu büyümüş bedenimle yeniden keşfediyorum. Hatırlama ile unutma aralığında duruyor, hatıralarımdaki mekânı yeniden şekillendirmenin, yeniden tasvir etmenin olasılıklarını arıyorum. Onu çocukluğumdan, en güzel ve en kötü günlerimden buraya, şimdiki zamana çağırıyorum. Gördüğüm harabe ile geçmişten gelen düşlerimin mimarisi birbiri üzerine düşüyor, sanki yapıyı birlikte yeniden üretiyoruz.

“Ahır yandı, şimdi Ay’ı görebiliyorum.”1

Trenden inip saatime baktığımda on biri yirmi geçiyordu. Denizden esen ılık rüzgâr karşıladı beni, karanlık çökmüştü. Sabırsızca mahallenin küçük istasyonundan çıktım, hafif sağa doğru yöneldim ve işte orada, tam köşede kovan beni bekliyor. Ona doğru yürümeye başlıyorum. Ben yürüyorum ve yanımdan koşarak çocukluğum geçiyor. Bu mahallenin kaldırımlarında düşüyor, ağaçlarında dinleniyor, kovanında oyunlar oynuyor. Çocukluğumla birlikte adımlarımı yavaşlatıyorum. Yüzümde önce kocaman bir hüzün beliriyor. Sonra hafifçe tebessüm ederek duraksıyorum. Şaşkınlığıma engel olamıyorum çünkü karşımda kovanı değil bir harabeyi görüyorum. İnsan bıraktığı yerleri hatıralarındaki gibi bulamayınca boğulur gibi oluyor. Zaman, izini mekânlarda daha sert bir biçimde bırakıyor. Paniğe kapılıyorum. İçimi bir tekinsizlik kaplıyor.

Bizim kovanımız da mahalledeki en küçük binaydı. Tek katlıydı, on iki basamakla çıkılan yüksek bir girişi vardı. Kendi hâlinde alçak saçaklı bir çatısı, uzun dikdörtgen işlemeli pencereleri, naif ama güçlü, kalabalık ama yalnız bir hâli vardı. Kapılarını bize nazikçe açar, kocaman yemyeşil bahçesiyle hepimizi kucaklardı. Ahşaptı bir kere yani diğerlerinden farklıydı. Bir kokusu, ona dokunmanın bir hissi vardı. Biz de ona kovan derdik, çünkü bizi dış dünyadan koparır, kendi içerisine kapatırdı. Alıkoymak gibi değil sahip çıkmak, sığınak olmak gibi. Mahallenin spor tesisiydi burası, kapısında bir bekçi dururdu. Saat yedi olunca kapanır, tüm gün vızır vızır içinde dolaşan bizler gece ona hep dışarıdan bakardık. O kadar mahzunlaşırdı ki tek başınayken hiç kıyamazdık. Çoğu yaz gecesinde kapısının önündeki kaldırımda oturur laf atardık, o da bozuk ampulüyle yanıp sönerek sanki bize gülerdi.

Oysa şimdi ne olmuş kovana? Terk edilmenin hırçınlığı cephesine vurmuş, doğa onu ele geçirmiş, içinde başka bir yaşam belirmeye başlamıştı. Önce çok sarsıldım ama sonra öyle karşıdan bakarken kovanın özgürleştiğine dair muğlak bir hisse kapıldım. Bizden, çocuklarından kurtulmuş gibiydi. Artık oyunlara ev sahipliği yapmak zorunda olan bir spor tesisi değildi, artık hiçbir şey olmak zorunda değildi. Sadece var oluyordu. Doğanın üzerindeki yıkıcı gücü maddeyi biçime bağlı olmaktan, biçimi işleve boyun eğmekten, işlevi de amaca hizmet etmekten kurtarmıştı. Kovan tek bir biçime, işleve indirgenmeden kendi salt varlığını ortaya sermiş durumdaydı. Üstelik terk edilmenin verdiği yokluk hâli, biçimi olasılıklar dünyasının içerisine bırakmıştı. Bir kapı sadece geçiş elemanı olmak için orada değildi, pencereler dışarıya açılan kontrollü boşluklardan fazlası hâlini almıştı.

Kovana doğru yürümeye başlıyorum, bekçisi olmayan bahçe kapısını büyük bir gürültüyle açıyorum. Ezbere bildiğim her köşesi bir bir yıkılıyor, kovan beni şimdi yeniden keşfe çağırıyor. Duyularım tetikte ve kışkırtılmaya hazır. Her sesi dinliyor, her kokuyu almaya çalışıyorum. Bedenim bu mekânı yeniden ölçüp biçimlendiriyor. Eskiden yüksek gelen basamaklar şimdi alçak geliyor, bocalıyorum. Kovan biçimsel olarak eski yaşantısından kopmaya çalışıyor ancak geçmişten gelen düşlerim onun yeni birliğine karşı çıkıyor. Gözümün gördükleri ile zihnimin gördükleri aynı değil. Çocuk bedenlerimizin kovanda bıraktığı izler zihnimde tek tek mekânsallaşıyor, onları arıyorum.

Girişine doğru yöneldim. Artık açılacak bir kapısı yoktu, zaten açık olan bir yarığı vardı. Bütünlüğünü kaybetmişti, camları yere saçılmıştı. İttirerek açtığımız yelpaze şeklindeki çarpan kapısı döküntü hâlini almıştı; dokunsam tamamen yıkılacaktı. Artık kovana başka türlü girmeliydim. Eğildim, önce sağ bacağımı içeriye doğru uzattım, elimden geldiğince küçülerek yarıktan kendimi içeriye doğru attım. Kovanla ilk temasım bile şekil değiştirmişti. Biz içine koşarak girer, kapıyı tüm gücümüzle ittirirdik. Kapı, itmenin etkisiyle bulunduğu yerde bir yay çizer, ortadaki geniş hole geldiğimizde arkada hâlâ salınırdı. Gıcırtısını duyardık. Artık kıpırdamıyordu bile; sonsuz bir uykuya dalmış gibiydi. Şimdi ben onu nasıl hayal edersem öyleydi, ben onu nasıl tanımlarsam oydu. Öyleyse diyebilirim ki artık kovanın bir kapısı yoktu, sokağı izleyen meraklı bir boşluğu vardı. Biraz ilerledim, geniş hole ulaştım. Hatıralarımda bu holün üç yanında odalar vardı, tam karşısında bahçeye açılan bir kapı, sağ köşesinde bir mutfakçık, hemen yanında da tuvaletler yer alırdı. Bu geniş holü kaplayan, strüktürü açıkta olan bir çatısı vardı. İşte kovan bu kadardı.

Şimdi etrafıma bakıyorum, köşeden bir çeşmenin damlayan sesini duyuyorum, duvarlara dokunuyorum, zemini yokluyorum. Her şey dengesiz, tahmin edilemez ve muğlak. Artık ahşap parkeler yok, aralarından çıkan ve büyüyen otlar var. Malzeme hiç kimsenin tasarlayamayacağı, inşa edemeyeceği bir biçime kavuşmuş. Çocuk olsaydık ayakkabılarımızı çıkarıp parkenin üzerinde yürürdük. Ara ara ayaklarımızı gıdıklayan otlar hoşumuza giderdi. Yarı yumuşak bir zemin bizi nasıl eğlendirirdi kim bilir. Ahşabın sertliği kırılır, düşünce canımızı yakmazdı. İşte madde böyle özgür kılınmış durumdaydı. Ahşabın bozulması zemini yok etmemişti ama sakinleştirmişti. Başka bir dünya açmıştı kovana. Büyüyen otların kokusunu alıp etrafı incelemeye başladığımda kovan yeşil ince kollar tarafından içeriye doğru çekiliyor gibiydi. Sarmalanmıştı. Çok sevdiğimiz bahçesi usul usul içerisine sızmıştı. Bunu hiç hayal etmediğimizi düşündüm. Bahçe ile kovan arasındaki sınır hep çok keskindi. Orası bahçe burası kovandı. Ama şimdi bu ayrım tamamen ortadan kalkmış durumdaydı. Pencereyi kırıp içeriye giren ağaç dallarına doğru yöneldim. Acaba hâlâ meyve veriyorlar mı diye yaprakların arasını yokladım. Aklıma Murat geldi; meyve toplamak için ağaca tırmanır, her defasında da düşerdi. Artık kirazları kovanın holünden toplayabilirdi. Bu bizim için ne büyük lüks olurdu ama!

Gözlerim sol taraftaki kalıntılara takıldı. Bir odanın önü tamamen kapanmıştı. Başımı kaldırıp yukarıya doğru baktım. Çatının iskeleti büyük oranda dağılmış, buraya yığılmıştı. İçeriye bu delikten su girmiş, otları büyütmüş, her yeri ıslatmıştı. Birden o deliğe karşı nefret hissettim. Her yerin rutubet kokmasına sebep olmuş, kovanı çürütmeye başlamıştı. Sonra ay ışığının içeriye düştüğünü, yıldızların kovanın içerisine dolduğunu fark ettim. Önceden üzerimizi tamamen örten çatının şimdi çoğu yeri dökülmüştü. Gökyüzü artık dışarıda değildi, yapının parçası olmaya başlamıştı. Ay gökyüzüne ait bir cisim olmaktan çıkmış, harabenin bağlamı içerisine yerleşmişti. Kovanın kaldırımında, ay ışığı altında oturduğumuz yaz geceleri kovanın içerisine taşınmıştı. Sokak da bahçe gibi kovanın içerisine sızmıştı. Bu durum harabenin içerisindeki bana, bir çatının farklı varoluşlarına yönelik farkındalık kazandırmıştı. Mimari bütünlüğünden sıyrılan yapı bize anlatmak istediği şeyde özgür kalmıştı.

Buraya gelirken bahçedeki çimlere uzanacağımı düşünmüştüm ama şimdi kovanın içerisindeki otların arasına uzanıyorum. Ellerimi başımın altında birleştirip kovanın ahşap çatı dişleri arasından ayı izliyorum. Müthiş bir amaçsızlık kaplıyor ortamı. Bu başı boşluk tüm hatıralarımın, deneyimlerimin kalıplarını kırıyor. Zihnimin koyduğu sınırlardan, kısıtlamalardan, beklentilerimden arınmış durumdayım. Gündelik eylem ve tavırlarımdan sıyrıldım, sadece duyularımla mekânsallıkları keşfetmeye çalışıyorum. Mimari bir biçimi zihnimde tamamlamaya, birleştirmeye çalışmıyorum. Duygu ve hayal üretiyorum. Düşlerimde kovanı tekrar ve tekrar kuruyorum. Şimdiki zamanla, yüklü geçmişle yüzleşiyorum. Zamanlar birbiri içerisinde girip karışıyor. Kovan kendi bütünlüğünü, ben onun parçalarıyla yeni birlikler kurayım diye özgür kılmış gibi. Her şey olduğundan başka bir şeye dönüşme becerisine sahip. Nesnel boşluklar hayali dolulukları çağırıyor. Kovanın içerisine ilk girdiğim andaki hüznümü de bu doluluklar dağıtıyor. Artık kovanın ne olduğunu bilmiyorum ama ne olmadığının farkındayım.

Orada ne kadar zaman geçirdiğimi bilmeden, uzandığım yerden kalktım. Zihnimde geçmiş, bugün, gelecek, ailem, arkadaşlarım, kaybettiklerim, kazandıklarım, hepsi iç içe geçmiş durumdaydı. Çatlamış duvarları parmak ucumla yoklayarak kovanın tüm odalarını gezdim. Bazılarına giremedim, yıkılmak üzereydiler ya da girişleri kapalıydı, bazıları ise tam da hatırladığım gibiydi. Bahçeye çıktım, kovana bir de karşıdan baktım. O esnada filesi kopmuş, paslanmış potalarımıza gözüm ilişti. Düşünmeye başladım. Bu bina yaşam ve ölüm arasında arafta kalmış gibiydi. Sanki yarım kalmıştı. Ama hayır, hiçbir zaman yarım değildi ki. İnşa edilmişti, içerisinde yaşanmış ve terk edilmişti. Yani tam bir varoluşun üzerine eklenen olasılıklarla karşı karşıyaydım, şimdi kendi hayal mekânımdaydım. Kovan anılarımı tetikliyor, bir kabuk sunuyor ve beni bir düşe davet ediyordu. O kadar güçlü bir atmosferi vardı ki tüm mahalleye yayılıyordu. Aynı anda zamanın hem dışında hem içinde gibiydi. Bağlamını donuklaştırıyor, bu mahallede artık neyin var olmadığını önünden her geçene anlatıyordu. Tekrar kovanın içerisine yöneldim, son kez etrafıma baktım ve girdiğim yarıktan çıktım. Basamakları yavaş yavaş indim, bahçe kapısını yine büyük bir gürültüyle kapattım. Bir anı deposuyla buluşmayı beklerken çağrışımlarla dolu bir mekânla yüzleştim. Alışık olduğum kovanı yerinde bulamamak uyuşmuş bedenimi uyandırdı. Birlikte bir keşfe çıktık. Çocukluğumu bulmaya gitmiştim, kendimle karşılaştım. Diderot geldi aklıma.

“Bir yıkıntının olduğu yerde daha özgürüm, daha yalnızım, daha kendimim, kendime daha yakınım.”2

Trene doğru yürümeye başladım. İnsan hayatın tüm o karmaşası içerisinde zamana müdahale edemiyor, hayal kuramıyor, hatırlayamıyor. Kovan bana gündelik hayatımda yapamadığım bir şeyleri yapmam için bir alan açtı. Zamana direnmeyi bırakmış, tamamen akışa kapılmış hâliyle ne kadar rahatlamış görünüyordu. Tüm reflekslerini serbest bırakarak başka bir şeye evriliyordu; tanımlayamadığım bir şeye. Terk edilmenin hafifliğiyle sarmalanmıştı. Kendinden başka her şeye, her biçime uçuşabilirdi. Ben ise bazı anlarda ona tanık olabilir, onunla kendi evrenimi kurabilir, anlam dünyası içerisinde tıpkı kovan gibi savrulabilirdim. Bu bir mekânla ilişki kurmanın bambaşka bir yoluydu. Yokluğu deneyimlemenin, çürümeyi kabul etmenin, anıların hayaletleriyle bir yolculuğa çıkmanın, kendi mekânsallıklarımı yaratabilmenin hiç bilmediğim, öteki bir hâliydi. Nereye varacağını bilmediğim bir arayıştı.

* Bu metin 2024 yılında düzenlenen KTMMOB Mimarlar Odası Mekân Anlatımı Metin Yarışması’nda İkincilik Ödülü sahibi olmuştur.

1. Lauren E. Rock, Bringing the Neighbor Back to the Hood: A Creative Re-Appropriation of Vacant Land on Detroit’s Eastside (University of Washington, 2012).

2. Denis Diderot, Diderot on Art, Volume II: The Salon Of 1767, çev. John Goodman (New Haven: Yale University Press, 1995).

bellek, İlda Ersezer, mekân, mimarlık, zaman, zaman-mekân