ve Karantina
Fakat Bir O Kadar da
Reformist Durumun
Sebep Olduğu İlginç Olaylar
Silsilesine Şöyle Bir Bakış
Ne kadar uzakta olduğunu hatırlamadığım fakat çok da uzak olmayan bir sabahta onlarca kısa mesajın telefonumu titretmesiyle uyandım. Uyku sersemi “Dünyalar Savaşı”nın ucuz bir bütçeyle yeniden çekilmişi gibi duran film sahnelerinin neden bana gönderildiğini olabildiğince az merak ettikten sonra tekrar yattım. Sabah uyanıp balkona çıktığımda ise gördüğüm şeyin yeni çekilen bir filmden bir sahne değil, pür hakikat olduğunu anladım.
Sekiz tane örümcek bacaklı, gökdelen boyutunda mekanik canavar sokakları turluyor, denizde yüzüyor, gökte uçuyordu. Bir yandan mekanik örümcekleri incelerken, her iyi çalışan gibi patronumu aradım (“Sistem”in çarkları bir gün dönmese oturur ağlardım):
“Patron, canavarları görüyor musun?”
“Gördüm yav gördüm, bir-iki gün evden çalışalım istersen.” Muhtemelen şantiyelerinin akıbetini merak ediyordu.
“Tabii, bana uyar, e-posta gönderirsiniz.”
Patron bir an şaşırdı:
“Aa gördün mü bak nasıl uçuyor?” Salyangoza benzeyen örümcek bacaklı mekanik canavar kendi etrafında yavaşça dönerek süzülüyordu. “Bak sana söylüyorum, bunlar Zimbabve’deki zengin ailelerin işi bizleri…”
“He-yav-patron” deyip telefonu kapadım ve haberlere baktım.
Basın robotlara bir ad takmıştı bile: “Örümcekler”. Bunlar daha önce Çin’i istila eden aynı metal devlermiş ve uzaydan gelmişler. Haber devam ederken kepçe kulaklı muhabir şunları aktardı: Görünüşe göre bunlar Çin’de sokağa çıkan insanların %3’ünü öldüren canavarlarmış ama evde olanlara dokunmuyorlarmış. Dışarıdaki kurbanlarını rastgele seçiyorlarmış gibi görünseler de, bu seçimi yaparken müstakbel kurbanlarının o gün giydiği giysilerden tutun o an kaç kişiyle beraber olduğuna kadar çeşitli parametreleri gözetiyorlarmış. Son olarak haberler Çin’deki bayram görüntüleriyle son erdi.
Dışarıya şöyle bir baktım. Başıma gelen en kötü şey bu değildi kuşkusuz. Evden çalışmaya kesinlikle alışabilirdim. Alışkanlıkla işe gidecekmiş gibi giyindim ve kablosuz bağlantımın kudretli olduğu bir köşeye geçtim. Hepsi beş dakika sürdü. Halbuki ben günde iki buçuk saat arabanın içinde dandik radyo sunucularının aptal fikirlerini dinlemeyi çok seviyordum. Kendi kendime fısıldadım:
“Bu rahatlık… Bu huzur… Daha önce neredeydiniz be örümcekler?!”
Çalışırken onlarca arkadaşım mesaj attı, “Siz de evden mi çalışıyorsunuz?” (Evet), “Zimbabve’deki aileleri duydun mu?” (Maalesef evet), “Örümcekler Türkleri hedef almıyormuş. Türklerin kanındaki bir protein hedef alma mekanizmalarını bozuyormuş.” (Protein dedin, sen çok bilimsel kanaatleri falan olan birisin!), “Sokakta takla atarak gidersen ‘örümcekler’ seni öldüremezmiş.” (Seni tutan yok, işe yararsa haber ver.) Bunlar ve bunlar gibi sanal ortamdan gelen şaşkın ve aptalca yazışmalar öğlene kadar sürdü ve ben tek bir insanın gözlerinin içine bakıp yalancıktan gülümsemek zorunda kalmadım.
Öğlene doğru şirket olarak 152 kişilik bir görüşme yaptık. Patron ve birkaç kişi daha bağlanamadı. Maalesef teknik işlerimizle ilgilenen eleman evine henüz internet bağlatmamıştı. Zaten şu ana kadar ofiste yaptığını gördüğüm en teknik şey modemi ayağıyla açıp kapayabilmesiydi. Sonuçta iş başa düştü. Toplam üç (rakamla 3) butona sahip arayüzde kaybolan patronuma yardımcı olmak zorundaydım.
“Şimdi sol alta tıklayıp mikrofon ayarlarına girin.” Sağ üste tıkladı.
Patwon oturumdan ayrıldı.
Sağ ve solun sanal kavramlar olduğunu zannetmiyorum. Yani bu entegrasyon kabiliyetsizliğinin kaynağını jenerasyon farkında değil ilgisizlikte aramaya karar verdim. Şirketteki konumumun görece yüksek olmasından ötürü, her ne kadar çalışanların önünde “Haydi çocuklar şimdi de mavi kutuyu işaretleyelim” demek istemesem de herkesi bağlamak zorundaydım ve kan, ter ve sadece 3 tantrum sonunda toplantımızı yaptık.
Bazı akıllı çalışanlar duvarlarını derhal boydan boya kitaplık desenli duvar kâğıdıyla kaplamıştı. Biliyoruz arkadaşlar, en çok sizler okuyorsunuz. Eminim aldığınız o sertifikalar da o garip yerde duruyordur. Bense arka plan olarak nevi şahsıma münhasır, kıymeti kendinden menkul kişiliğimin mekânsal temsilinin hoş görünmesi için kendime boş beyaz bir duvar seçtim.
Tüm garipliklerine rağmen evden çalıştığım ilk günüm bir harikaydı. Özellikle pantolon giymek zorunda olmadığımı keşfetmek bana inanılmaz bir rahatlık verdi. Her şey yolunda gidiyordu. Görüşmelerimi yapıyor, işimi görüyordum. Ta ki mesai bitip dolapta yemek olmadığını anlayana kadar.
Taklalar atarak markete gittim. Denemekten zarar gelmezdi, hem de biraz spor yapmış oldum. Market çalışanı squat yapıyordu. Sanırım bu da hedef alınmayı engelleyen şeyler arasındaydı. Squat yaparak aldıklarımı banda koydum. Kasiyer parende atarak bana para üstünü attı. Taklalar atarak eve geri döndüm.
Yemek yaparken dışarıya bakınca yusufçuk böceğini andıran örümcekle göz göze geldim, ardından bir iki tane daha squat yaptım. (Sonuçta tedbirli olmaktan zarar gelmez.) Huzur içinde yemeğimi yiyordum ki televizyondan yapılan açıklamada üç gün sokağa çıkma yasağı ilan edileceği duyuruldu. Marketlere yığılma olacaktı. Balkona çıkıp hemen bu doğa olayını izlemeye koyuldum. İnsanlar squat yapıp, ellerinin üzerinde yürüyerek marketler için sıra bekliyordu. Ansızın bir adam salyangoz-örümceğin hedefi oldu. Bir kadının çığlığı yükseldi.
“Adam patladı. Valla adam patladı!” Çığlıklar çığlıklara karıştı ve insanlar taklalar atarak markete akın etti. Ben de balkonda squat yapıyordum. (Sonuçta temkinli olmaktan zarar gelmez.) Sonra dehşet içinde bir şeyi unuttuğumu hatırladım. Çayım kalmamıştı! Hayatımın bu noktasında çay veya muhtemel sonum arasında bir seçim yapmak zorunda kalmıştım!
Taklalar ve parendeler atarak markete girip hızlı ve ustaca bir squat’la son çayı kaptım. Benimle aynı hedefi gözüne kestirmiş olan adam mağrur bakışlarla beni süzdü ya da elimden çayı alabilir mi diye bakıyordu bilmiyorum. Yavaşça kafamı ona çevirdim, “Bir gün çaya gelin isterseniz” dedim ve etraftaki onlarca kişi gibi takla atarak kasaya gidip, parende atarak parayı uzatıp, squat yaparak çay paketini kasadan alıp, paketini göbeğimde tutarak, eve yine taklalar atarak döndüm. Eve gidip çayımı demledim ve o çay paketinden uzunca bir süre azar azar nasiplendim.
Örümcekler ilk göründüğünden bu yana bir ay geçmişti ve sokaklar spor salonu kokuyordu. İnsanlar evde oturmaktan sıkılmış, squat yaparak ve taklalar atarak dostlarıyla dışarıda dolaşmaya başlamıştı. (Parende atmanın bir işe yaramadığı, saat 12’den sonra televizyona çıkan aşçılar ve gamer bir çocuk tarafından kanıtlanmıştı.) Bense evimin güvenli bir köşesinde oturuyor, bazen kulağıma gelen cips paketinin patlamasını anımsatan sesleri duymazdan gelmeye çalışıyordum.
Şimdi geçmiş olan bir yılda, her gün bir diğerine benziyordu. İnsanlarla olan birlikteliğim yalnızca iş hayatını kapsadığı için kimseyi göremez olmuştum. İlk başlarda hoşuma gitse de bunun zihinsel sağlığıma zarar verdiğini farkına vardık… Ben ve salondaki tavan.
“Kendine bu kadar yüklenmemelisin” dedi tavan. “Ne yapabilirim?” dedim. Gerçekten yapacak hiçbir şey yoktu. Patron da karantinadan memnun gibiydi. Şirketin işletme giderleri düşmüştü, yakın zamanda işe dönmeyecek gibiydik. Tavanın bu kadar çok konuşmasından hoşlanmıyordum. Çünkü konuştukça sıvaları dökülüyor, bana masraf çıkartıyordu.
“Hadi sus artık” dedim. Sustu. Bu sefer de avize dile geldi. Duvarın aksine avizeyi seksen beş parçayı birleştirmeyi göze alıp benzerlerine kıyasla aynı şeyi elli lira daha ucuza alabildiğiniz mağazalardan birinden almıştım. Muhtemelen doğru birleştirememiştim, o yüzden ne konuştuğu anlaşılmıyordu.
“Lelelloleeleele” diyordu şimdi de. Duvar homurdanınca avize de sustu. Kafamı ellerimin arasına alarak koltuğa oturdum. Koltuk “Hoooooooop!” diye bağırdı. Aniden sıçrayıp kafamı avizeye çarptım. Avize de “Rerererororee” diye bağırmaya başladı. Duvar ise bu yaklaşımı çok Freudyen bulduğunu söyledi. Bir kelime öğrenmişti, sürekli Freudyen deyip deyip duruyordu.
Dayanamadım, kendimi balkona attım. Balkonumu yan balkondan ayıran duvar yayvan yayvan “Naaaaaaber?!” dedi. Koşturarak tekrar salona girdim. Akıl sağlığımı korumak için, konuşan mobilyaların ve yapı elemanlarının arasında squat yapıyor, takla atıyordum. İnternetten bir arama geldi.
“Sizinle temmuz ayı gider tablomuzu konuşmak istiyorduk efendim.” Görüşmede yirmi iki kişi vardı. Bütün mobilyaların konuşmaları arasında ne diyeceğimi bilemeden tavana baktım. Yavaşça ve kendinden emin şekilde “Tablo çok Freudyendi” dedim. Dalkavuklar beni onayladı, bir ikisi de alkışladı. Görüşmeyi sonlandırdık. Fakat bu sefer de cebimdeki telefondan da sesler gelmeye başladı. Bu aslında normaldi, çünkü cep telefonları bunu yapardı, ses çıkarırdı. Ağlamaklı bir homurtuyla açtım:
“Dışarı bak! Lanet olasılar işlerini bitirdi. İşte gidiyorlar. Hadi yallah!” dedi patronum. Gözlerime inanamadım, gerçekten örümceğe benzeyen metal robot canavarlar bir sonraki hedeflerine doğru yola çıkmıştı. Çok gürültülü bir el hareketi çekerek onları uğurladım.
İşte her şey bitmişti. Salondaki halının üzerine yattım. Halı hafifçe nefes verir gibi çığlık atsa da pek umursamadım. Berberimi aradım ve önümüzdeki üç ay için randevu alamayacağımı öğrendim.
Tekrar balkona çıktım, gökyüzüne baktığımda robot canavarlardan birinin bulutların arasından beni izlediğini görüyordum. Bilgi almak için televizyonu açtım. (Bilgi almak için televizyonu, su içmek için ise klozeti kullanırım çünkü ben.) Televizyonda çok şık bir masanın etrafına oturmuş konusuyla alakasız insanların artık endişelenecek bir şey kalmadığını söylediğini duydum. Biraz rahatlamıştım.
Bir-iki hafta sonra işten eve geldiğimde güzel bir yaz yağmuru başladığını düşünüp dışarı çıkmıştım ki, o sesin patlayan insanlardan geldiğini anladım.
Tavanla beraber squat’larımı saymaya başladık, çünkü hep söylediğim gibi temkinli olmaktan zarar gelmezdi.
