fotoğraf: Doğa Yirik
Nefes ve Uğultu

Dardenne kardeşlerin Bilinmeyen Kız (2016) filminin başındaki bir sahne. Filmin ana karakteri olan doktor kadın, steteskopla hastanın göğsünü dinliyor. Kadrajda doktorun yüzünü, steteskopun iki kulağına giden vericileri ve hastanın göğsüne giden yolu görüyoruz. Ancak ne steteskopun çan ucu ne de hastanın kendisi ekrana düşüyor. Gördüğümüz, hastanın göğsünü dinleyen doktorun yüzündeki değişimler yalnızca. Dinleme aracının ucunun nereye vardığının gözükmemesi ve doktorun neyi duyduğunu bilmememizin yarattığı tuhaflık, benim için dinlemeye, dinleyebiliyor olmaya içkin dehşete dair bir şeyler söylüyor. Dinlenenin bir tecrübe olarak anlatılabilir ama aktarılamaz olması, fizikselliği, kemiklere işlemesi, nüfuz etme şekilleri, sesin ana giriş kanallarından olan kulakların kapaklarının olmaması, ses ve dinlemeyle ilgili çalışırken başka başka sınırların müzakere edildiğine, karında, midede hissedilen ile kalp atışları arasındaki uyumsuzlukların ses işlerinin birer parçası olduğuna işaret ediyor.

AVTO’da 5 Ocak 2024’te açılan kişisel sergim İçli Dışlı’yı sessizlik ile uğultu arasındaki fark üzerine kurdum. Her zaman ifade edemeyebileceğimiz ama hissedebileceğimiz bu farkı, bir çatlaktan ya da yarıktan çok bir kımıltı olarak tanımlıyorum. İçimizi kemirenler ile vicdanımızın kıpırdanmalarını gündeliğin çıtırtılarına yaklaştırdığımız bir alan burası. Günlük hayatın akışı içerisinde düşünmeye ve hissetmeye vakit bulunamayan ve duygusal emeğin sarf edilmediği-edilemediği şeyleri, gecenin karabasanlarında belirdiği hâliyle aktarma çabası. Kişisel ve toplumsal belleğimizin ve duyularımızın arkeolojisine çıkmak. Yeraltında oluşan boşlukların tavanlarının çökmesiyle oluşan karstik bir yapı olan obruğun bu süreci şekillendirmiş olması tesadüf değil. Arazisinde obruk oluşan çiftçinin “Gece var mıydı emin olamadık, sabah gittiğimizde oradaydı” mealindeki cümlesi obruklardaki o aniymiş gibi gözükenin zamansallığı ile çöküşün zamana yayılıyor oluşunu ısrarla bir arada tutuyor.

2021’de obruk görsellerinin başında saatler geçirmeye başladım. Belki Kovid’in günlük hayata katmış ve katmerlemiş olduğu ekran izleme pratiklerinin bir devamı olarak başlamıştı bu ilgim. Obruk görüntülerini üç kategoriye ayırıyorum: Ölçeklendirmek ve keşfedenlere hakkını teslim etmek için kenarında duran insanların olduğu obruk görüntüleri; adımları ve kuruymuş gibi gözüken toprağa basan ayakları, bu ayakların yakınlaştığı obruk başlangıcı çatlakları takip eden görüntüler; son olarak da insansız hava araçlarıyla çekilmiş, obruğu bir bütün olarak görebildiğimiz görüntüler. Kuşların bakış açısını çalma meselesiyle bir süredir didişsem de obruklar ve görüntüleri sayesinde sıkıntımın kaynağını daha iyi anlamaya başladım: Kuşbakışının vaat ettiği, baktığımızı bir bütün olarak görmek.

Bu görme biçimi, insanın kendi bedeninin ve bu bedenin sınırlarını aştığının ve aşabileceğinin sözünü verirken aynı zamanda da baktığı araziyi hükmedebilen, tüketilebilen, kapsanabilen bir satha dönüştürüyor. Bu estetize eden hassasiyetin soyutlama ihtimalinin en etkileyici örneklerinden biri, Emmet Gowin’in siyah-beyaz fotoğrafların daha da mesafelendiren görselliğiyle resmettiği ABD nükleer silah deneme alanlarının askeri helikopterlerden çekilmiş fotoğrafları. Kimlerin kimlerden izin alarak nereden nereye bakabileceği konusunda yakın geçmişten ve komşu bir coğrafyadan başka bir örnek, Ahmad Ghossein’in Dördüncü Sahne filmi. Spekülatif kurmaca bir hikâyenin bağlamını vermek için kullanılan arazi görüntüleri güney Lübnan’ın anıtlarını havadan belgelerken aynı zamanda yeryüzündeki bütün kontrol noktalarını, elektrikli telleri, çitleri de gör(e)meyecek mesafeye sahip. Gazze’deki soykırımın 101. gününde bu satırları yazarken, savaş teknolojilerinin kuşbakışının neleri temassızlaştırdığı, meşrulaştırdığı, mesafelendirdiği insanlığın tahayyülünün sınırlılığının kör noktalarını daha da hissedilir kılıyor.

Obrukların ve obrukların başlangıç noktası olan çatlakların çıtırtılarına kulak kabartmaya çalışırken görüntülerin tahakkümü altında kaldığımı fark ettim. Obrukların görüntülerini izlerken hiçbir şey duymadığımı ve duyamadığımı anlayınca aslında baktığım şeyin bir uğultu olduğunu anlamaya başladım. Kuşbakışı görüntünün kapsayıcılığının yanıltmasını daha önce hissetsem de ifade edememiştim; obruk görüntülerinin ürettiği uğultu benim için bu hâli ilk defa duyulur kıldı. Obrukların bazen karanlık bazen ıslak bazen şekilli bazen şekilsiz ama her zaman davetkâr çukurlarında gördüğüm uğultuydu. Sesin duyulur kılması sinestezinin ötesinde aslında görüntünün ve görmenin bütünlüklülüğünün gizlediğini bildiğimiz yokluk ve yoksunluktu. Diğer bir deyişle, görüyor olan, söylenmeyen ve konuşulmayanları, duyulmayanları yalayıp yuttuğu için görebiliyordu ve buradan tek çıkış uğultuyla senkronize olmak ve kuşbakışını reddetmekti. Dışarıdaki uğultu ile içerideki uğultunun üçüncü bir ses hacmi ürettiği obrukta yer alan, dibine inmediğiniz sürece tam olarak duyulamayacak ama kenarına vardığınızda fısıldayan bir uğultuydu. Hezeyanın, çöküşün, bir an yokken bir an var olmanın getirdiği bir uğultu.

Bir gecede oluşuveren obruklar bir taraftan küresel ısınmanın on yıllara yayılmış zamansallığını çok sıcak bir günde ya da sert bir kış fırtınasında bir anlık gibi yaşayan kısıtlı insan algısının arazide vücut bulmuş hâli. Diğer taraftan, kuruyan yeraltı sularının ancak bu içe çöküşlerle anlaşılır olması gibi, “bir gece ansızın gelebilme”nin yaygın devlet şiddetlerinin daha alenen yaşandığı gecelere işaret ediyor. Bu bağlamda, obruklara bakmak onların uğultusunu ve uğultusunun yayılan zamanlarını duymayı gerektiriyordu. Araziyle ilişki kurmak için kuş olmak değil yere kulak kabartmak hatta mümkünse toprağın hezeyanları ile insanın hezeyanlarını ören başka bir arazi yaratmak gerekiyordu.

İçli Dışlı sergisinde gösterdiğim “Nefes Nefese” (2023) isimli işim benim de dahil olduğum dört kişinin beraber tecrübe ettiği bir anın izlerinin görünür ve duyulur kılınma çabasına denk geliyor. Konya’nın kuzeydoğusunda yer alan Kızören Obruğu’na giderken aklımızda bir mizansen vardı: Noktalama işaretleri ve büyük harf kullanmadan yazdığım, uzun bir sayıklama olarak kurduğum metni iki kere okuyacaktım. Bir defa olduğu gibi, bir defa da kâğıdın ortasında bir çukur açtıktan sonra. Obrukla diyaloğa giremeyeceğimi, karşılıklı oturup konuşmuşuz gibi davranamayacağımı içten içe biliyordum. Bu yüzden yapabileceğim tek şey obruğun çöküşünü taklit etmek, metnin ve dilin çöküşü ile toprağın çöküşünü yan yanalaştırmak olabilirdi. Zamanla fark ediyorum ki Kızören Obruğu’na gitmek istememin nedeni bir şeyleri söylemek değil gömmekmiş. Bu yüzden de Serra’nın (Şensoy) büyüttüğü, ekranı kaplattığı kara(n)lıkla görselleşen cızırtılar tam da hortlayan ve musallat olanlara denk geliyor. Musallat olanlar parçalardan oluştukları için tamamlanamıyor. Farklı parçalar birbiriyle sürekli ilişkileniyor ve bu parçaların aralarındaki boşluklar uğultuları dayanılmaz bir şekilde çoğaltıyor, derinleştiriyor. Ben uğultuları görenken, uğultu beni görmeye başlıyor.

Obrukların uğultusu, birlikte tecrübe edilen çukur ve çukurun kenarına gelme, ölüm sonrası kaybedilen kişinin bütünlenemeyen hissine, yokluğuna benziyor. Anneannem öldüğünde evdeki eşyaları toplarken her yerden dedemin –o zaman dedem hâlâ hayattaydı– altmış seneyi aşkın süredir kullandığı işitme cihazlarına ait piller ve parçalar çıkıyordu. Sağlığı yerindeyken hemen her sene yaptıkları kulak doktoru ziyaretinden sonra anneannemin yeni gelişen teknolojiler sayesinde dedemin kulak cihazının gittikçe küçüldüğü için artık bu sene daha iyi duyacağından bahsettiğini hatırlamak burnumun direğini sızlatıyor. Mutfak dolabından oturma odasındaki televizyon kumandalarının yanına kadar her yere gizlenmiş, düşmüş, yitmiş bu kulak cihazları ve türevleri, içine oturdukları kulaktan uzaklaştığında doktorun çanı gözükmeyen steteskopuna benzer bir duygu uyandırıyordu bende. Her kulak cihazı ve pili milyonlarca kelime ve nefese denk düşerken bu minicik nesnelerin başı boşluğu ile bunların muhafızı anneannemi yitirmiş olmak duymanın iki taraflılığı üzerine düşündürüyor. Çukuru duymak, çukur tarafından duyulmak, boşlukta durmak ve boşluğu duymak, boşluk tarafından duyulur olmak.

“Nefes Nefese” kendi nefesimi dinlemeye çalışırken ritmi yavaşlamaya başlayan kalbimle, arazinin söyledikleri söylemedikleri ve söyleyebileceklerinin bir uğultu olarak genişlemesiyle ilgili. Bu yüzden de özlem gibi. Nefeslerin yokluğu uğultuya dönüştüğünde tavanı çöken mağara olan obruk, kesik bir anın yüzyıllara yayılmış hâli.

Merve Ünsal, “Nefes Nefese”, 2023. Olay-oluşum, 5 Aralık 2023, Konya. Görsel çeviri: Serra Şensoy

çağdaş sanat, Merve Ünsal, obruk, sergi, ses, sessizlik, uğultu