Tokyo 2020, kapanış töreni, 2021,
kaynak: Tokyo 2020 Twitter hesabı

Olimpiyat ve
Merkezin Sonu

Ertelenme, işten atılmalar, ırkçılık suçlamaları, itiraz eden şehir halkı ve bir dolu skandal sonrası Tokyo Olimpiyatları sonunda gerçekleşti. Bu olimpiyat oyunlarında kendimizi yeni bir gelecek içinde bulduk. IOC başkanı Thomas Bach’ın vurguladığı şekilde “umut” ve “dayanıklılık” temalarıyla birlikte hüzün, yalnızlık ve kasvet de gündemdeydi açılış töreninde. Bomboş dev stadyumun ortasında tek başına antrenman yapan Japon sporcu hem simgesel olarak her sporcunun yıllar boyunca herkesten yalıtılmış şekilde özveriyle çalışmasını hem de pandemiyle hayatımıza giren sosyal mesafeyi gösteriyordu. Spor, sanat ve gösteri etkinliklerinin geldiği yeni boyutu anlamamız ve çok geç olmadan hayata geçirmemiz gerektiğini de düşündürdü.

Konuya olimpiyatlar diye başladım ama asıl sorun çok daha karmaşık ve hayatımızın hemen her alanını sarmış durumda. Buna tek merkez yönetimli kapitalizm demek istiyorum çünkü konu her zaman olduğu gibi siyasi bir boyut taşıyor.

“Merkez” ile birkaç farklı şey anlıyoruz. İlk başta, tek kişinin elinde bulunan merkeze bağlı karar mekanizmasının işleyişi ve tüm yetkiler bir yerde toplandığı için, verilen unvan ve sorumluluklara rağmen yetki verilmemiş olması. Merkezi yönetim kötü işlediğinden ve alt kademelerde karar yetkisi bulunmadığı için hataların düzeltilmesi mümkün olmuyor. Bunun örneğine de geçen haftalarda orman yangınlarında tanık olduk.

“Merkez”den anladığımız bir diğer şey, yoğunlaştırılmış bir bölgenin yaratacağı sorunlar. Nüfus bir yerde yoğunlaştığında, örneğin bir stadyumda ya da kalabalık bir konser salonunda, toplum sağlığı açısından ne denli tehlikeli olduğunu da pandemi yüzünden görmüş olduk.

Yetmiş-seksen bin kapasiteli stadyumlar ve zorlukla doldurulan konser salonları derken, konunun yanlış şekilde oluşturulmuş merkezler olduğu düşüncesine geldik. Yönetimi kolaylaştırıyordu hiç kuşkusuz ama öte yandan sorumluluk eşit şekilde dağıtılmadığı için bireysel gelişime engel de oluyordu. Tek merkezden yönetilen sağlık, çevre, tarım, sanat ve spor, toplumsal gelişmeyi de çıkmaza sokuyor.

Aynı doldurulması zor stadyumlar gibi, dev şehir hastanelerinin kurulmuş olması, merkezden uzak olan, kenar köylerde yaşayanların sağlık hizmetine ulaşmasını çok çok zorlaştıran bir unsur. Ayrıca pandemi de bize insanların büyük yoğunlukla bir arada olmasının virüsler, mikroplar, bakteriler açısından ne denli sakıncalı olduğunu gösterdi. Halk sağlık hizmetine değil, sağlık hizmetleri halka gitmeliydi.

Tokyo 2020, mülteci olimpiyat takımı, kaynak: UNHCR

Organize sanayi bölgeleri için de aynı kalıpla düşündüğümüzde, bir bölgeye sıkıştırılmış fabrikalar ve sanayi tesisleri hem çevreye büyük zarar vermekte hem de merkezden uzak yaşayanları işsiz bırakmakta. Örneğin her köyde küçük boyutlu atölye fabrikalar kurulmuş olsa, çevre kirliliğiyle baş etmek daha kolay olurdu. Tarımda da durum aynı; hemen aklımıza dünyanın en verimli topraklarına sahip Afrika kıtasındaki açlığın nedeni olarak buradaki sömürgeci Batı devletlerinin dev plantasyonlar kurmaları gelmekte. Bütün Avrupa ucuza kahve içsin diye doğal tarımsal çeşitliliği bir yana bırakıp yerli halkın hiçbir şekilde faydalanamadığı plantasyonlar, bugün yoksul kıtanın bir numaralı açlık nedeni. İşte yine daha ucuza mal etmek için “merkezleştirilmiş” tarım.

Sanata baktığımızda da büyük şehirler dışında halkın sanat gösterilerine ulaşamadığını gösteriyor bize. Konser salonlarının hepsinin birkaç büyük şehirde toplanmış olması, nüfusun büyük bir kısmını dışladığı gibi, erişimlerini de çok maliyetli hâle getiriyor. Devletin sunduğu hizmetler ülkenin her köşesine eşit ölçülerle dağıtılmadığı için merkez dışında yaşayanlar sosyal ve kültürel olarak gelişemiyor.

Konuyu çok dallandırdığımın farkındayım, Tokyo Olimpiyatları derken söz buraya geldi. Aslında bunların her biri ayrı bir metnin konusu olabilecek başlıklar ve elbette benim bilgimi de aşıyor; fakat hep karşıma yanlış şekilde odaklanmış güç çıkıyor. Kapitalist düzende daha fazla kâr amacıyla bunun yapıldığını biliyorum fakat maliyeti düşürmek pahasına toplumsal düzenin bozulmasını daha fazla dert etmeliyiz.

Şimdi gelelim yine stadyumlara… Tokyo Olimpiyatları dev stadyumlar doldurulmadan da spordan zevk alınabileceğini gösterdi bize. Kasvetli ve sorunlarla başlayan olimpiyat oyunları boyunca izlediğimiz sporcuların aslında kendi içlerinde motivasyon bulduğunu, seyircisiz de dünya rekorları kırıp şampiyonluklara imza attıklarını ve bu heyecanı bir şekilde tüm dünyaya yayabildiklerini gördük. Gördük ve sevindik. Yüzlerce kamerayla çekilen etkinlikler canlı yayınlarla dünyanın her bir köşesinde izlenebildi. Zaten uluslararası organizasyonların amacı da bu olmalı. Antik Roma arenalarından kalan geleneklere bağlı kalmamız, gladyatörleri kışkırtan seyircilere dönüşmemiz gerekmiyormuş. Üstelik yapılan bir ankete göre Tokyo halkının %83’ünün istemediği olimpiyat oyunları kent yaşamını felce uğratmadan yapıldı ve bitti.

Her çağ insanlığa yeni nimetler sunar. Hiç kuşkusuz eski gösterilere, stadyumlarda coşmaya nostaljik bir özlem duyacağız ama bu günleri daha akıllıca tüketerek, daha akıllı kitleler olarak hareket ederek geçirmek elimizde ve bunu ne denli erken eyleme geçirirsek, o denli avantajlı olacağımız da kesin. Bakalım 2024 Paris oyunlarında ne kadar akıllanmış olacağız!

Asuman Kafaoğlu-Büke, merkez, Olimpiyat Oyunları, spor