Osmanlı’da Bir Sihirbaz Çetesi

1905 yılında Canik sakinleri tarafından kaleme alınan bir ihbarname, beldelerinde Açıkbaş Derviş isminde yaşlı bir “sihirbaz”ın tılsım, büyü ve sihirle çeşitli banka ve kasaları soyduğunu dile getirmekteydi. Yakın tarihlerde çarşıda kapalı bir dükkândan kasa çalınmış ve olay faili meçhul olarak kalmış, yine benzer tarihlerde İngiliz bankası da iflasını açıklamıştı. Bu polisiye anlatının ardından, halk nazarında yoksul biri olarak tanınan Açıkbaş Derviş, üvey oğlunun düğünü için fazla bir masrafla bir organizasyona girişmişti. Canik halkının ilgisini çeken bu olaylar neticesinde şüphe okları Açıkbaş Derviş ve etrafındakilere yönelmişti. Olaya şahit olduğunu iddia eden muhbirler İstanbul’a şikâyetlerini içeren detaylı bir yazı kaleme alarak, Canik Mutasarrıflığı ve Trabzon Valiliği’nin harekete geçmesine yol açmıştı.

Açıkbaş Derviş, Canik beldesinde yaşayan insanların, ağzını bağlayabilecek kadar güçlü bir sihirbaz, asıl işi hırsızlık olan bir organize suç çetesi lideri, tüm bunların yanı sıra yolsuzluk yapan ve rüşvet veren bir kimse ya da hepsinden bihaber dervişane yaşam süren bir ihtiyar olabilir. Ona yapılan bu atıflar iki kamera tarafından kayıt altına alınmaktadır. Bahsedilen iki kamera apollonik ve diyonizyak kategorik uğraklarını selamlar gibidir. Muhbirler tarafından tutulan birinci kamera bize doğaüstü bir Açıkbaş Derviş betimlerken, bürokrasinin nazarındaki diğer kameraya göre ise Açıkbaş Derviş “aklı kıt”, sıradan insanları kandıran basit biridir.

Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi Bab-ı Ali Evrak Odası fonunda bulunan iki dosya, bu renkli anlatıya dair fragmanlar sunmaktadır. Konuyla ilgili ilk belge tarihi Rumi takvimle 30 Mayıs 1321, yani 12 Haziran 1905 senesine aittir ve bir muhbir tarafından Sadaret’e yazılmıştır.1 1905’te başlayan süreç, ileride tartışılacak olan sebeplerden ötürü aşağı yukarı bir yıl devam edecektir.

Sihirbaz Çetesi: Açıkbaş Derviş ve Avenesinin Görünen Yüzü

Açıkbaş Derviş ve ilişkili olduğu insanlar hakkında detaylı bilgilere, Canik mutasarrıfının Trabzon Valiliği’ne yazmış olduğu 3 Ocak 1906 tarihli metin aracılığıyla ulaşılmaktadır.2 1305 yılında3 Samsun’a geldiği bilinen Açıkbaş Derviş, Hasan isimli manevi evladıyla birlikte küçük bir odada “sefilane” ve yoksul bir hâlde yaşamaktaydı. Yetmiş-seksen yaşlarında “cahil” biri olarak tarif edilen Derviş’in hangi mezhebe bağlı olduğu ise bilinmiyordu. Bu marjinal grubun diğer üyeleri arasında başta Yozgatlı Hacı Necip olmak üzere onun aile bireyleri yer alıyordu. Belgeler aynı zamanda Hacı Necip’in Samsun’un köklü ailelerinden olmadığını, evvel zamanda Samsun’a taşındığını ifade ediyordu. Açıkbaş Derviş ve manevi oğlu Hasan’ın yaşadığı oda ise bu zatın evinin yakınında “bir mârifet peydâ ederek” kiralanmıştı. Hacı Necip ile Açıkbaş birbiriyle komşuluk ilişkisinin yanı sıra akrabalık ilişkisi de kurmuştu. Derviş’in manevi oğlu Hasan, Hacı Necip’in damadı olan Hüseyin’in Dudu ismindeki kızıyla evlendirilmişti.4 Muhbirlerin Sadaret’e gönderdiği ihbarnamede bu “çete”nin üyeleri “…Samsun’da mukim Açıkbaş Derviş en başları budur ve Hacı Necib ve Hasan ve Dudu ve Hüseyin bunlar da sırhanesidir, asıl maya bunlardır…” sözleriyle tarif edilmişti.5

Hasan ile Dudu’nun evliliği, cihaz takımı tedariki (çeyiz) ve “emr-i zifafları” (gerdek) için yapılan büyük masraf, Açıkbaş Derviş portresinin ve Osmanlı belgelerinde izini sürdüğümüz bu renkli anlatının karşımıza çıkmasına olanak sağlayan en önemli gerekçelerden biridir. Yukarıda da bahsedildiği üzere, “hâl-i sefilâne ve dervîşânesiyle mütenasib” olmaması üzerine, bu masraf birçok kimsenin, özellikle hükümetin dikkatini çekmiş, Açıkbaş Derviş ve avenesi gözetim altına alınmıştı.6 Çünkü Canik’te Hükümet Konağı karşısında kapalı bulunan mağazadan çalınan para kasası hakkında yapılan tahkikat sonucunda fail bulunamamıştı.7

Açıkbaş Derviş’in “Metin Bir Sâhir” Olarak Yaratımı

İslam inancında yasaklanmasına rağmen geleneksel Osmanlı mahalle hayatında büyü, sihir gibi batıl inanç ve uygulamalara sık sık başvurulmaktaydı. Aile arasındaki sorunlar, kaybedilen bir eşya vb. birçok hususta8, yani günlük hayattaki sorunlara, hastalıklara dair bir çözüm arayışı olarak büyü ve batıl inançlara yönelim söz konusuydu. Bu durum ise büyücüler gibi marjinal kimselerin toplumun olağan bir parçası olmasına sebebiyet veriyordu.9 Tevatüre göre her zaman gündelik hayata dair masumane işlerle uğraşmamış olan bu kimseler, halk inanışına göre cinler aracılığıyla istediğini yaptıran, düşman olanlara sihir ve büyü yaparak çeşitli belalar musallat eden, hırsızlık gibi konularda “bilgi veren ve bu tarz ‘becerileri’ nedeniyle de korkulan figürler olmuştu.”10

İnsanlar bu “doğaüstü güçler, inançlar” karşısında daima büyüden ve büyülenmekten korkmuş, zorda kalmadıkça büyüye başvurmamış, gerektiğinde de çeşitli dualar ve hareketlerle büyücüyle temastan kaçınıp kendilerini korumaya çalışmıştı.11 İslam dini ise büyücülüğü büyük bir günah olarak görmüştü. Kuran ve hadisler, sihir kökünden türeyen kelimeleri kullanarak büyücülüğü yasaklamıştı.12 Osmanlı’da batıl inançlara dair böylesine kaygı olmasına rağmen, büyücü ve falcı gibi “marjinal” kimseler yakalandığında cezalandırma yöntemi olarak İstanbul dışına gönderilmekle yetinilmişti.13

Abdülaziz Bey’in, Osmanlı Âdet, Merasim ve Tabirleri adlı kitabında “ruhlarla ilgi kuran veya cinlere hükmettiğini, onları etkilediğini iddia eden herkesin tanıdığı cinciler, her istediğini yapan büyücüler”in cinayet gibi sayısız fenalıklara yol açtığı inancının altı çizilir.14 Büyüye ve büyücülere dair böylesine büyük bir korku ve kaygının olduğu, bu meselenin aynı zamanda marjinalleştirildiği bir toplumda 1905 yılında Canik’te gerçekleşen “olağanüstü” olayın muhbirlerin merceğinde buna yakın karşılık bulduğunu düşünmek de mümkündür. Bu bağlamda muhbirler tarafından Açıkbaş Derviş, gayet “metin bir sâhir” olup efsun ve “celbiyat-ı ruhaniyyeye mâlik bir âdem” olduğundan “sâhirlik”le geceli ve gündüzlü uğraşan, tılsımlar yazan bir kimse olarak tasvir edilmişti.15 Muhbirlerin yazmış olduğu ihbarnamelere bakıldığında ise bu kaygılı hâl ve Derviş’in doğaüstü kimliğinin kabulü gün yüzüne çıkmaktaydı.

Sadaret’e gönderilen ihbarname, Samsun’da yaşayan üç muhbirin imzasını taşıyordu. Bu muhbirler beş yıl boyunca Açıkbaş Derviş’in yakınına sokulduklarını ve onun sırrını ortaya çıkarmak için maddi ve manevi olarak kendilerinden ne istendiyse yaptıklarını belgenin girişinde belirtiyordu. Bu süre zarfında gördüklerinin özeti Açıkbaş Derviş’in gayet başarılı bir sihirbaz olduğuydu. Muhbirlerin nazarında Derviş, güya çeşitli ülke ve şehirlerin banka ve postanelerindeki paraları sihirle yanına getirmeye muktedirdi. Yukarıda bahsedilen ve faili meçhul kalan tahkikat neticesinde, Samsun Hükümet Konağı’nın karşısındaki kapalı mağazadaki kasayı da sihirle alan kişi, muhbirlere göre Açıkbaş Derviş’in tam da kendisiydi. Üstelik bu olayın ardından Açıkbaş Derviş’in kasaya el koyduğunu, “Şimdi inanın, size emniyet gelsin, ben böyle sâhir bir âdemim, içerisinde altmış lira vardır, gerü kalanı hep evrak idi ve kasayı da denize temirlettim” şeklinde itirafta bulunduğunu yine muhbirler bu ihbarnamede açıkça ifade etmekte ve kasanın daha sonra bulunamadığını da eklemekteydi. Bunlar yetmezmiş gibi Açıkbaş Derviş’in bir diğer itirafı İngiliz bankalarını sihirle boşaltmış olmasıydı ki, yine itirafından bir süre sonra bu banka iflasını gazetelerde duyurmuştu.16 Hâliyle bu haberler de ihbarnamenin içeriğini şekillendirmiş, en azından zenginleşmesine yol açan motivasyon kaynaklarından biri olmuş olmalıdır.

Açıkbaş Derviş’in oğlu Hasan, gelini Dudu ve komşusu Hacı Necip ile organize bir ekip olduğu ve bunların Derviş’in sırhanesi olduğu ifade ediliyordu. Bahsedilen ihbarnamede Açıkbaş Derviş’e ait servetin üç yüz bin lira olduğunu ve buna dair bir çizili numunenin ellerinde bulunduğunu bildiren muhbirler, birdenbire bu ekibe bir baskın yapılmasının daha doğru olduğunu öneriyordu. Suça dair emareleri ortadan kaldırmadan, saklamadan, kaybetmeden gizlice bir baskın yapılırsa ancak başarı sağlanabileceğini düşünüyorlardı. Ayrıca muhbir olmalarından dolayı bu “suç çetesi”yle kurdukları ilişki göz önünde bulundurularak hareket edilmesi rica edilmekteydi. Böylelikle ani bir saldırı olması durumunda kendilerini de garantiye almış olacaklardı. Onlara göre asıl önemli olan, ahalinin ağzının bağlı olması, kimsenin Açıkbaş Derviş’e bir şey söylemeye muktedir olamamasıydı. Muhbirlere göre, halk da Derviş’in büyüsünden etkilenmişti.

Sâhir-lenk: “Aklı Kıt” Muhbir ve Perdeli Gözü

Muhbirlerin, Açıkbaş Derviş ve avenesinin renkli anlatısından kısa bir süre uzaklaşıp bölgenin idari yapısıyla ilgili kısa bir bilgi vermek, olay ve şikâyet mekanizmasını anlamlandırmak açısından faydalı olacaktır. Canik Sancağı Müslüman, Rum, Ermeni popülasyonu ve Kırım-Kafkasya’dan göç edenlerin yaşadığı kozmopolit bir bölgedir. Tanzimat reformları neticesinde idari yapılanmada yaşanan değişiklikler ile Canik beldesi, Sivas Vilayeti yerine Trabzon Vilayeti’ne bağlanmıştı. 1871 Vilayet Nizamnamesi’ne göre “elviye-yi gayri mülhaka” yani müstakil olan sancaklar arasında bulunmuş, Trabzon’a veya Sivas’a bağlanmadan doğrudan İstanbul’a karşı sorumlu hâle getirilmişti. Sonunda bu İstanbul’a doğrudan bağlılık hâli uzun sürmemiş, sancak tekrar Trabzon Vilayeti’nin sorumluluğu dahilinde sayılmıştı.17

Açıkbaş Derviş ile ilgili anlatı Samsun’da yaşayan, Çerkez İsmail oğlu Mehmet, Süleymaniyeli Hacı Kadir oğlu Molla Mehmet, Batum muhacirlerinden Molla oğlu İlyas isimlerinde üç kişinin 12 Haziran 1905’te Sadaret’e yazdığı ihbarnameyle başlıyordu.18 Böylesine bir sorunun idari yapıya göre öncelikli muhatabı Canik Mutasarrıflığı ve Trabzon Valiliği olması gerekirken, yazının doğrudan İstanbul’a yazılmış olması ilginçtir. Tam da bu noktada, II. Abdülhamid döneminin temel karakteristiklerinden olan istihbarat teşkilatı, hafiyelik/jurnalciğin19 yarattığı ilişki ağlarını düşünmek yerinde olacaktır. Bürokrasinin en tepesinden sıradan halka kadar herkes, her yerden, iktidar mücadeleleri veya menfaatleri doğrultusunda Yıldız Sarayı’na jurnaller yazabilmekteydi.20 Dolayısıyla bu üç kişinin yazdığı ihbarname, bu tarz bir iktidar mücadeleleri veya menfaat ilişkileri etrafında da pekâlâ düşünülebilir. Çünkü bu anlatının hedef aldığı kişi görünürde Açıkbaş Derviş ve avenesi olsa da tüm Canik Mutasarrıflığı ve çalışanlarının ihbarnamede suçlu görüldüğünü unutmamak gerekir.

İhbarnamenin ardından, 24 Haziran 1905 tarihinde Trabzon Valiliği’ne bu durumla ilgili tahkikat yapılmasına dair bir yazı gönderilmişti. Merkezden yazılan bu yazıda, muhbirlerin “sebükmağzan” yani aklı kıt, akılsız olmaları nedeniyle, Açıkbaş Derviş tarafından hileyle kandırıldığı ve buna dair bir araştırma yapılması istenmekteydi.21 Bu durumda bürokrasi adeta, muhbirlerin mistifikasyon merceğini bozarak daha pozitif, kesin bir tavır takınmaktaydı.

Trabzon Valiliği’nden Canik Mutasarrıflığı’na gönderilen ve ilgili konunun araştırılması istenen yazıya cevaben Canik Mutasarrıflığı, öncelikle Açıkbaş Derviş ve avenesi hakkında detaylıca bilgi vererek olayı anlatıyordu.22 Mutasarrıflık tarafından yapılan açıklamada, Derviş ve avenesinin herhangi bir sihirbazlık, “hürafat” ve “işaatta” bulunduklarının tespit edilemediği belirtiliyordu. Ayrıca, tüm bu anlatı, yukarıda bahsedilmiş olan düğünde yapılan harcamaların fazla olması ve evvel zamanda bir dükkândan çalınan kasa olayının faili meçhul olarak kalması şeklinde açıklanmaya çalışılıyordu.23 Valilik de Mutasarrıflık tarafından gönderilen bu tahkikat sonucunu, herhangi bir düzenleme yapmaksızın doğrudan Sadaret’e iletmişti.24 Tahkikat sonucunda yapılan açıklamadan Sadaret’e Açıkbaş Derviş avenesinin düğünde yaptıkları masraf sebebiyle muhbirlerin ve halkın dikkatini çektikleri, onlardan kuşku duymaya başladıkları, dolayısıyla “vaka’yı adiye”den bir olay görüntüsü verilmekteydi.

Mutasarrıflığın açıklamasının Valilik aracılığıyla Sadaret’e gönderilmesi, muhbirleri sadece altı ay gibi bir süre bekletebilmişti. Aynı kişiler tarafından 12 Temmuz 1906 tarihinde bir ihbarname daha kaleme alınmış ve İstanbul’a gönderilmişti.25 Bu ihbarname tıpkı ilk gönderdikleri gibi sansasyonel ve önemli açıklamalar içeriyordu. Öncelikle ihbarnameyi yazmış olan üç kişinin yanı sıra Açıkbaş Derviş hakkında Mutasarrıflığa aynı sebeplerle suç duyurusunda bulunan bir kişinin daha olduğu belirtilmekteydi. Bu başvuru sonucunda başlayan ve Mutasarrıflığın yaptığı tahkikat için davet edilen muhbirler, diğer başvuru yapan kimsenin Açıkbaş Derviş hakkındaki yorumlarına katıldıklarını ve olayı ek açıklamalar yaparak zenginleştirdiklerini anlatıyor, ancak sonuçta bir değişiklik olmadığından dem vuruyordu. Yukarıda bahsedilen muhbirlerin doğrudan İstanbul’a ihbarname kaleme almasının sebebi ise yine bu belgeden anlaşılmakta ve bizi bambaşka bir tartışma düzlemiyle karşı karşıya bırakmaktadır. Zira Açıkbaş Derviş hakkında defalarca suç duyurusunda bulunulmuş, ancak bir karşılık alınamayınca İstanbul’a müracaat edilmişti. Muhbirler nazarında bu başvuruların yanıtsız kalmasının sebebi ise rüşvet ya da yolsuzlukla ilgiliydi; çünkü ihbarnamede açıkça “…mesele-i mühimmeyi zat-ı sami-i fehamileri Samsun Mutasarrıflığı’na bildirmiş isek de buraca onlarla münasebeti olduğundan fukaradır cevabı verilmiştir…” denmiş ve ek olarak da kati surette Canik yöneticilerinin Açıkbaş Derviş hakkında bir tahkikat yapmadığı belirtilmişti.26 Bu not yerel idareciler hakkında usulsüzlük, yolsuzluk ve rüşvet gibi meseleleri akla getirmekteydi.

Trabzon valisinin devriyeye çıktığı haberi27 ise Canik Mutasarrıflığı’nın olayla ilgili tavrının değişmesine yol açmıştı. Mutasarrıflık tarafından, Açıkbaş Derviş’in hanesi taharri olunarak, yani araştırılarak, sonuçlar muhbirlerin ifadelerinde vermiş olduğu ayrıntılara dair emarelerle karşılaştırılmıştı. Para bulunmasa da tılsım ve “muzır” kitaplar, boş postane emanetleri, numaralı banka torbaları ve hazine örgüsü tılsım taşları daireleri, hangi bankalardan para götürdü ise cümlesinin isimleri ve şubeleri, Konstantiniye’de metrukat ve sair şeyler Açıkbaş Derviş’in hanesinde ele geçirilmişti. Ancak “müdde-i umumi ve zevat-ı kiram araştırma yapılırken işi gevşek tutmağla örtmeğe” çalıştıkları için, o anda elde edilebilecekken paralarla birlikte birçok emare de elden kaçmış veyahut az bir miktarı ele geçirilmişti. Bunların yanı sıra, akşam saat onda gidilen araştırma on ikiye kadar sürmüştü, ancak saat onda gidildiğinde görevliler yarım saat kapıda bekletilmişti. Yine bu ihbarnameye göre tek usulsüzlük de bu değildi. Ayrıca araştırmaya gidilmeden evvel evdekiler haberdar edilmiş, uyarılmıştı ve araştırma sırasında da bazı emareler görevliler tarafından örtüyle kapatılmıştı.28

Muhbirlere göre, Açıkbaş Derviş, Mutasarrıflık ve hanesinde yapılan tahkikatta görevli memurlar tarafından büyük bir yardım görmüştü. Bunlar da yetmezmiş gibi ele geçen emarelerin, araştırmadan sonra iade edilmesi düşünülmüş ve ihbarnameye göre ifadesiyle “muhbirlere kulb tutmağa”, haksız yere kötü davranılmaya başlanmıştı. Emarelerin dikkate alınmayarak kayıt altına alındığı, olayın kapatılmak istendiği ve ayrıca muhbirlerin sürekli sorguya alınıp baskı altında tutulduğu ifade edilmişti. Muhbirlerin ve emarelerin tehlikede olduğunun ifade edildiği bu ihbarname, tehlikede olan tüm emarelerin ve muhbirlerin taraflarına çağrılmasını talep ederek son buluyordu.29

***

Açıkbaş Derviş ve “çetesi”nin yaptıklarına dair yönetici ve muhbirler arasında iki farklı yorumlama eğilimi göze çarpmaktadır. İhbarnamelerdeki ifadelerden anlaşıldığı üzere Açıkbaş Derviş, muhbirler nazarında olağanüstü güçlere sahip biriydi. Bu, olay anlatısını da “diyonizyak”, büyülü, efsunlu bir hâle getirmektedir. Böylesi doğaüstü bir yorum politik çıkar etrafında da geliştirilmiş olabilir elbette. İlgili arşiv kayıtları bu sır perdesini tamamen kaldırmak konusunda ne yazık ki yetersizdir. Canik sınırlarında yaşanan bu yasadışı faaliyetlerin, fail olarak gösterilen Açıkbaş Derviş ve avenesinin durumuna dair sorular tamamen yanıtlanamamıştır. İhbarnameler yolsuzluk ve usulsüzlüklere yönelik emarelere ısrarla vurgu yapmaktadır. Kayıtlara göre mutasarrıf ve görevlileri ancak Trabzon valisinin teftişe çıkacağını haber almasıyla hareket geçmiştir. Tüm bunlar her ne kadar müphemiyet taşısa da rüşvet, yolsuzluk gibi dönemin kronik sorunlarını tartışmaya açması bağlamında dikkat çekicidir. Açıkbaş Derviş anlatısı sihirle hırsızlık yapmak gibi son derece çetrefil bir kurgunun etrafında şekillenmiş olsa da Samsun’da bir kasanın çalınmış ve faili meçhul bir dava olarak sonuçlanmış olması ve aynı zamanda bir bankanın iflasını duyurması bu işin organize bir suç olması ihtimaline yönelik de açık kapı bırakmaktadır. 1905 yılında göreve gelen ve bu olayla ilgili yazışmalarda da mührü30 olan Canik Mutasarrıfı Cemal Paşa’nın, hacizli mallarla ilgili bir sorun yaşaması ve zimmetine para geçirmesi gibi çeşitli yolsuzluklardan aklanmamış ve bu yüzden birkaç yıl sonra görevden alınmış olması ayrıca manidar bir tesadüftür.31

1. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı (BOA), Bab-ı Ali Evrak Odası (BEO), Dosya No: 2608, Gömlek No: 195592/2, Tarih: 12 Mayıs 1321 (12 Nisan 1905).

2. BOA, BEO, 2874/215528/2, Tarih: 31 Kânûnuevvel 1321 (3 Ocak 1906).

3. Miladi takvimle 1887-1889 tarihleri arasında bir tarihte geldiği belirtilmektedir.

4. BOA, BEO, 2874/215528/2, Tarih: 31 Kânûnuevvel 1321 (3 Ocak 1906).

5. BOA, BEO, 2608/195592/2, Tarih: 30 Mayıs 1321 (12 Haziran 1905).

6. BOA, BEO, 2874/215528/1, Tarih: 5 Temmuz 1322 (8 Temmuz 1906).

7. BOA, BEO, 2874/215528/2, Tarih: 31 Kânûnuevvel 1321 (3 Ocak 1906).

8. Batıl inançlara başvurulan konular hakkında bkz. İsmet Zeki Eyüpoğlu, Anadolu Büyüleri (İstanbul: Derin Yayınları, 2004), s. 55- 504.

9. Mehmet Halit Bayrı, İstanbul Folklorü (İstanbul: Eser Yayınları, 1972), s. 178.

10. Abdülaziz Bey, Osmanlı Âdet, Merasim ve Tabirleri Toplum Hayatı (İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1995), s. 369- 372.

11. Mehmet Halit Bayrı, age, s. 179.

12. Hikmet Tanyu, “Büyü”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (TDV), C. VI, 1992, s. 501- 506.

13. Nimet Elif Uluğ, Elemterefiş: Superstitious Beliefs and Occults in Ottoman Empire, (Yayımlanmamış Doktora Tezi), Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2013, s. 231.

14. Abdülaziz Bey, age, s. 369.

15. BOA, BEO, 2608/195592/2, Tarih: 30 Mayıs 1321 (12 Haziran 1905).

16. BOA, BEO. 2608/195592/2, Tarih: 30 Mayıs 1321 (12 Haziran 1905).

17. 1872 yılında müstakil sancak olan Canik, 1877 yılında tekrar Trabzon’a bağlanmıştır. Rıza Karagöz, “II. Meşrutiyet Döneminde Canik Sancağında İdari Yapılanma”, Geçmişten Geleceğe Samsun (ed: Cevdet Yılmaz), C. I, 2006, s. 67- 70; “Elviye-i gayri mülhaka” ile bazı livalar doğrudan merkeze bağlanarak merkeziyetçilik kuvvetlendirilmeye çalışılmıştır, bu konu ile ilgili detaylı bilgi için bkz. İlber Ortaylı, Tanzimat Devrinde Osmanlı Mahalli İdareleri (1840- 1880) (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2018), s. 64- 70.

18. BOA, BEO. 2608/195592/2, Tarih: 30 Mayıs 1321 (12 Haziran 1905).

19. İstihbarat ve hafiyelikle ilgili detaylı bilgi için bkz. François Georgeon, Sultan Abdülhamid, çev. Ali Berktay (İstanbul: İletişim Yayınları, 2018), s. 217-220; Emre Gör, Abdülhamid Döneminde İstihbarat Mutlakıyetten Meşrutiyete İmparatorluğun Haber Alma Faaliyetleri 1876-1909 (İstanbul: Kitap Yayınevi, 2019); Faiz Demiroğlu, Abdülhamid’e Verilen Jurnaller (İstanbul: Tarih Kütüphanesi Yayınevi, 1955); Mehmet Ali Beyhan, “II. Abdülhamid Döneminde Hafiyye Teşkilatı ve Jurnaller”, İlmi Araştırmalar Dergisi, S. 8, İstanbul, 1999, s. 65- 83; İlknur Haydaroğlu, “II. Abdülhamit’in Hafiye Teşkilatı Hakkında Bir Risale”, Tarih Araştırmaları Dergisi, C. XVII, S. 28, Ankara, 1996, s. 109- 133; İlknur Haydaroğlu, “II. Abdülhamit’in Hafiye Teşkilatı Hakkında Bir Risale (II. Kısım)”, Tarih Araştırmaları Dergisi, C. XIX, S. 30, Ankara, 1998, s. 135- 174; Mehmet Mercan, “II. Abdülhamid Dönemine Ait Bir Jurnal Örneği: Sivas Valisi Halil Rıfat Paşa Hakkında Bir İhbarname”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, C.17, S. 2, s. 341- 369.

20. Georgeon, age, 220; İlknur Haydaroğlu, agm, s. 109- 133; Mehmet Ali Beyhan, agm, s. 70.

21. BOA, BEO, 2608/195592/1, Tarih: 11 Haziran 1321 (24 Haziran 1905): “Samsun’da Açıkbaş derviş namında bir şahsın güya sihir yaparak memalik-i baide ve ecnebiye banka ve postahanelerinden kilitli para celb etmekte olduğu ve Samsun hükümet dairesinin karşısında kain kilitli bir mağazadaki kasayı sihir ile kaldırdığı yolunda ve bunlara mümessil surette birtakım hurafat ve işaat ile bazı sebükmağzanı celb ile iğfal eylemekte olduğuna ve merkumun hacı necib ve hüseyin dudu isimlerinde diğer habeseti bulunduğundan bahisle kimseye ser-rişte verilmeksizin tedabir-i lazıme…”

22. BOA, BEO. 2874/215528/2, Tarih: 31 Kânûnuevvel 1321 (3 Ocak 1906): Kastedilen detaylı bilgileri içeren bu belge, Sihirbaz Çetesi: Açıkbaş Derviş ve Avanesinin Görünen Yüzü bölümü kaleme alınırken kullanılmıştır.

23. BOA, BEO. 2874/215528/2, Tarih: 31 Kânûnuevvel 1321/ (3 Ocak 1906).

24. BOA, BEO. 2874/215528/3, Tarih: 11 Kânûnusânî 1321, (4 Şubat 1906).

25. BOA, BEO. 2874/215528/4, Tarih: 29 Haziran 1322 (12 Temmuz 1906).

26. BOA, BEO. 2874/215528/4, Tarih: 29 Haziran 1322 (12 Temmuz 1906).

27. Abdülhamit Kırmızı, age, s. 111. Abdülhamit Kırmızı, kitabında “…taşradaki muhbir faaliyetlerinden kaynaklanan ağır psikolojik baskı, valileri rahatsız eden konulardan biridir…” diye belirtiyor. Bu bağlamda Trabzon Valisi muhbirlik faaliyeti akabinde İstanbul’dan olayın araştırılmasına dair aldığı emirle, tedirgin olduğunu düşünmek yanlış olmaz ve buna dair iyi bir araştırma için baskı kurmuş olması olasıdır.

28. BOA, BEO. 2874/215528/4, Tarih: 29 Haziran 1322 (12 Temmuz 1906).

29. BOA, BEO. 2874/215528/4, Tarih: 29 Haziran 1322 (12 Temmuz 1906).

30. BOA, BEO. 2874/215528/2, Tarih: 31 Kânûnuevvel 1321 (3 Ocak 1906/).

31. Rıza Karagöz, “Canik’in İdari Yapısı ve İdarecileri”, İlkçağdan Cumhuriyet’e Canik I içinde (Samsun: Canik Belediyesi Kültür Yayınları, 2011), s. 154- 155.

{Fold içerisindeki görsel: Gülsün Karamustafa’nın “Tılsım” isimli kolaj çalışmasından detay, 2013, kaynak: Salt Araştırma, Gülsün Karamustafa Arşivi}

Ahmet Bulut Tamgörgü, büyü, tarih, Trabzon