David S. Goyer imzalı Da Vinci’s Demons, Leonardo da Vinci’nin yaşamını anlatan kurgusal bir televizyon dizisi. Kurguda, Medici ailesi ile Floransa’da o dönem sanatçıya [artista] ve uzmana [maestro] verilen değer ve konum kısaca aktarılıyor. Aynı zamanda Rönesans’ın başı kabul edilebilecek bir dönemin bir tasarımcı için nasıl da ilk sancılar ve demonlarla dolu olduğu yansıtılıyor; tabii bunların üstesinden gelme biçimleri de görünür kılınıyor. Bu bağlamda demonlardan kasıt, etimolojik kökeninden farklı olarak, çıraklar, görüler, alegorik gizemler ve bunları destekleyen içsel yolculuk.1 Aslında her tasarımcının bazı dönemler içinden geçtiği ve hayatının neredeyse her evresinde vermiş olduğu öngörülebilir tepkileri çok net adlandırmak için bir öneri niteliğinde olabilir bu terim.
Tasarımcının zihnini kara kutu [black box]2 olarak düşünen bilim insanları aslında çok fazla parametrenin ve birbirine bağlı pek çok etmenin takip edilememesini ve izlenememesini buna bahane eder. Günümüz nöroloji yaklaşımları, zihnin bir kara kutu olmadığını fakat içerisinde barındırdığı her tür bilginin, kuralın ve diğer birçok şeyin çok karmaşık bir biçimi haiz olduğunu, şu anki bilimsel sınırlar içerisinde de bunu tam olarak çözümlemenin bir yolu bulunmadığını iddia ediyor. Bunun aksi olarak bir de saydam kutu [glass box] dediğimiz, girdinin ve çıktının belirli olduğu, parametrelerin ve işleyişin kurallara bağlı bulunduğu yöntemden bahsedilir. Bu yöntem ışığında tasarımcı, bir ürünü ya da mekânı belirlediği kurallara göre tasarlayarak daha saydam bir süreç üstünden tanımlar. Bu durum bir nebze de olsa neyi neden yaptığını, nasıl yapması gerektiğini kurgularken ona yol gösterir. Bu tip bir sebep sonuç ilişkisi izlediğinde de tasarım ürün hâline gelip somutlaşabilir. Diğer taraftan kara kutu yaklaşımıyla üretilen, özgün hâl ve durumları yansıtan tasarım nesneleri, açmazları ve kararsız kalma sancılarını görünür kılar.
Tasarımcının demonları her ne kadar ezoterik bir kavram ya da alegorik bir benzetim olsa da aslında temsil ettiği değerler bakımından tüm tasarım süreçlerinde mevcut olan karmaşık problemlere ve onları çözmek için yardımcı olabilecek araçlara işaret ediyor. Demonlar, ilham perileri, ölü mimarların ruhları, hatta eserleri tasarımcı için esinlenmenin sayısız yollarındandır. İç sesin de ötesinde bulunan bu manipülasyonlar, kişiyi kimi zaman özgünlük ile üretilebilirlik arasında bir denge gözetmeye, kimi zaman da tasarımın işlevselliğini denetlemeye iter. Ürün son aşamaya getirildiğinde bile bir ses arka planda döner; tasarımcı tekâmüle ulaşmayışını (veya ulaşamayışını) hep duyar ve hisseder. Bu sese rağmen “Bitti” diyebilmek, süreci sonlandırmak, onun vicdanıyla giriştiği bir mücadeledir. Bu sebeple, bir tasarımın bittiğini rasyonel olarak belirtmemizi mümkün kılacak girdi veya parametrelere de ihtiyaç olabilir. Bu parametrelerin karma ve ardışık bir biçimde işletilmesi, diğer bir deyişle gerektiğinde tekrarlanması ve belirli bir kurala göre işletilmesi, tasarımcının zihnini daha sessiz hâle getirmenin bir yolu olabilir. Parametrelerin ve kural tabanlı işleyişin kullanıldığı hesaplamalı tasarım, aslında tam olarak burada devreye giren ve tasarımcının iç sesine, zihnine ve içsel tatminine payanda olan bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım da tıpkı tasarımcının zihni gibi farklı evrelerden geçerek değişmiş ve aşamalı olarak gelişmiştir.
Da Vinci’nin yaşadığı döneme özgü, bulanık ve bir o kadar da özgün ve kayda değer süreçlerin3 ortaya çıkardığı ürünleri göz önünde tutarken onun ruhsal durumundaki belirsizlik ve değişkenliği de gözlemlemek, saydam kutu yöntemiyle tasarım yapmanın değerini anlamayı belki bir miktar kolaylaştırabilir. Başka bir ifadeyle, saydam kutu yöntemi her tür duruma nesnel yaklaşmayı salık vermesi ve kurallara dayanması itibarıyla tasarımcının bir “demon etkisi”yle değil de mantıksal çıkarım ve söylemleri somutlaştırarak ve mekânsallaştırarak iş görmesinin bir yolu olarak düşünülebilir. Bu süreç de yaratımın sınırlarını genişletecek ve onu sistematikleştirecektir.
Bu bağlamda, dijital öncesi dünyada imal edilen şeylerin içinden geçtiği süreçleri kurallara dayalı hâle getiren Leon Battista Alberti’den ve döneminden bahsetmemek olmaz. Tasarımın aktarımı, antik dönemden Rönesans’a kadar bildiğimiz tarih içerisinde, usta-çırak ilişkisine dayalı bir hiyerarşinin ve aktarım zincirinin kurulması ve çeşitli eserler yoluyla geliştirilen yenilikçi yöntemler ve malzeme bilgisinin bir diğer kuşağa iletilmesiyle mümkün olmuştur. Rönesans dönemi ise bu aktarımın farklılaşmasında dönüm noktası olarak nitelendirilebilir. Alberti bu aktarımın farklılaşmasını sağlayan tarihi figürlerin en önemlilerindendir. Döneminde yapmış olduğu mimari çizimler ile heykellerin ve diğer eserlerinin sayısal kodlar yardımıyla üretilmesini sağlayacak matematiksel ve geometrik şemalar, bilginin değişen aktarım sürecini gözler önüne serer. Carpo’ya göre bu yöntem, Alberti tarafından, birden fazla yapının tasarlanması ve inşa edilmesinden sorumlu olması hasebiyle geliştirilmiştir.4 Öyle ki yazdığı sayısal kurallar bütününü (şimdiki adıyla kodlama) okumayı bilen bir kişiyi de yapım ekibiyle birlikte üretim alanına göndermek suretiyle yapının tasarımına uygun biçimde tamamlanıp tamamlanmadığını, kendi sayısal istemlerine göre üretilip üretilmediğini bile kontrol etmiştir o.
Alberti’yi takip eden dönemde ise bilgi aktarımının antik dönemden bu yana devam eden sözel [verbal] aktarım tekniklerinden sayısal [numeric] aktarım tekniğine kademeli geçişi mimarlık ve zanaat otoriteleri tarafından kanıksanır bir hâl almıştır. Hatta Mimar Sinan’ın bile Alberti’nin ölümü sonrası onunla benzer teknikleri kullanarak geniş Osmanlı coğrafyasında yapılar ürettirdiği düşünülür. Bu tür örneklemler aslında neyin, nasıl ve hangi kuralla tasarlandığını anlama ve aktarmanın tarihsel süreç içerisindeki ehemmiyetine de dikkat çeker. Buna ek olarak yalnızca tasarlamada değil tasarımın aktarımında da saydam kutu yaklaşımının faydalarının görüldüğünden söz edebiliriz. Bu doğrultuda, her seferinde farklılaşan ve tasarımcının dünya görüşüne göre evrilen (ya da türlü demonun etkisinde gelişen) ürünlerin yerini tutarlı ve net bir üretim sürecine bıraktığı iddia edilebilir.
Bütün bunlar hesaba katıldığında hem günümüzde hem de tarihsel süreç içerisinde kara kutuyla tasarım oluşturmak ile saydam kutuyla tasarım yapmak arasında farklılık bulunduğu söylenebilir. Öte yandan günümüz teknolojisinin gelişimine bağlı olarak türlü algoritmanın tasarladığı ürünler ve yapay zekânın tasarım alanına etkisi, üstüne düşünülmeyi bekleyen geniş kapsamlı birer konu olarak karşımıza çıkıyor. Bu bilgiler ve izlenimler ışığında asıl sorulması gereken soru belki de şudur artık: Ya sonra?
1. Demon, tüm tasarım süreçlerinde süreklilik arz eden karmaşık problemleri çözmemize yardımcı araçları ve yaklaşımları temsil ediyor.
2. Pedro Veloso ve Ramesh Krishnamurti, “From Black Box to Generative System”, 107th ACSA Annual Meeting Proceedings, Black Box: Articulating Architecture’s Core in the Post-Digital Era (2019): 525–533.
3. Michael J. Gelb, Leonardo da Vinci Gibi Düşünmek, çev. Tuncer Büyükonat (İstanbul: Beyaz Yayınları, 2020).
4. Mario Carpo, “Drawing With Numbers: Geometry and Numeracy in Early Modern Architectural Design”, Journal of the Society of Architectural Historians 62(4) (2003): 448–469.