İmgeyi Düşünmek
ortaya koyarken, mevcut uzama müdahale etme kapasitesine sahiptir
ve duyumsatma anında kendi uzamını
–kültürünü– yaratan şeydir. »

Mesire alanına gitmek, kafa dinlemek, şehirden kaçmak, yazlığa gitmek, işten uzaklaşmak, bir eşikte bulunmanın konforunu yaşamak, bir büyülenmeye dalmak ama planlı ve maddi güçler yettiğince belki gündüz düşlerinin akışını uzatmak, küçük burjuvalıkta semirmek, hayatı askıya almak, gelecekteki yaşamın tasarımını aramak hatta bir anlığına dahi olsa bulduğunu düşünmek, erteleneni telafi ettiğine inanma naifliği ve daha birçok tabir, bu kısa ama yılın en önemli zamanı kabul edilen aralığı açıklamak için kullanılabilir. Tatilin yıl boyu karalanmış bir tuvale resim yapabilmek için kazıma faaliyeti olduğunu ise hatırlamak istemeyiz; tatil biter bitmez bir sonraki yılın tatilini düşünür ve o zamana dek anılarla idare ederiz. Yılın büyük bölümünde gönüllü köleler olarak çalışır, beteri, gönüllü köleler olarak çalışırken efendi olma sanrısına düştüğümüz günleri arzular ve daha iyi bir tatil için daha iyi köleler olmayı göze alırız. Adornocu eleştiri bu noktada mutlak haklıdır: Kendimize ait düşündüğümüz boş zamanlar bile daha verimli olabilmemiz üzere inşa edilmiştir. Verilen rolleri oynarız. Klişe olacak kadar bu eleştiri mutlaktır; bilinçsizlik düzenin bilinmemesinden değildir. Çark değil, onları döndürenlerden olduğumuz için bu eleştiriyi yalnızca anekdot olarak kayda değer buluruz: Hâlâ burjuvayızdır. Biliyor, yine de yapıyoruz.
Türkiye özelinde tatile gitmenin bir anlamı daha var.1 Yerli turist imtiyazlarından faydalandığı yaygın ikiyüzlülük diyebileceğimiz durumu tatilde bırakır. Bu bırakma dürüstlükte veya samimiyette buluşulduğu anlamına gelmez. Tatil adlı kısa zaman aralığında ikinci yüz tek yüz olur. Esnaf kazıklamak için bekler, turist kazıklanırken kazıklayacağı ufak hesapların peşindedir. Herkes her an bir krizin ortasında kendini bulabileceğini bilir. Türkiye tipi tatilin bir anayasası olsaydı, ilk maddesi güvensizlik ve karşılıklı talanın sürdürülmesine dair olurdu. Türkiye ve tatil konusu daha fazla uzatılmayacak kadar malumumuz.
Bu kara tabloda daha fazla ne olabilir? Her şey bu denli bir yapının içine gömülmüşse ve herkes durumun ayan beyan farkındaysa hangi anlam/anlamsızlık bizi her yıl tatile götürebiliyor? Veya şöyle soralım: Tatil bize turist nesnesi olmamız dışında ne sunuyor? Özetle: Tatille düşünürken anlık özneler olmamıza imkân tanıyor. Oysa tatil o denli sınırları çizilmiş bir yapıya sahip ki en sonunda toplama kampları mantığıyla işleyen “her şey dahil” sistem bile kitlelere makbul gelebiliyor. Bu kadar belirlenmiş olanın içinde, dakikalarına dek hesaplanmış bir adada olmanın verdiği konfor –devasa güvensizliğine rağmen– maceraya atılmaya izin verir, turist nesnesi olmanın haricinde özne olmaya imkân tanır. Tatil ütopyalara/yok-yere götüren bir tasarımdır. Gündelik dildeki olumlu çağrışımlarının aksine yok-yer bireyi yok edicidir; kusursuzluk için her şey ölçülüp biçilmiş, otoriter devlet/yönetici/sistem herkesi askerleştirmiştir. Tatil ise ironik bir şekilde boş zamanın keyfindeki yok-yerliler olmamızı sağlar. Anlık da olsa hiyerarşinin var olmadığı bir zaman dilimidir. Biraz akademik bir üslupla, boş zaman kelimesinin [scholae] yüzyıllarca okul anlamında kullanıldığını söyleyebiliriz. Tatiller ile iş günlerinin birbirinden farklı olmadığını, tamamlanması gereken bir görevler bütünü olduğunu sezen bireyin tatilde aradığı, öğrenmektir. Formel ve faydacı olanın dışında, öğrenmeyi öğrenmek, okulların kesip biçtiği uzuvlardan sonra bir şeyler öğrenebilmeyi hâlâ becerebilmek. Bu nedenle deniz, tatil, kumsal olumlu anlamlarda kullanılır; büyülenme ve öğrenmenin o garip ve ferah kesişimindedir:
“Halbwachs olarak André Gide, Charles Baudelaire ve Anatole France’tan alıntılar yaptığınızı düşünün, kumsal ayaklarının altında kayıyor, deniz kabarıp dalgalanıyor ve kuşlar çığlıklar atıyor. Bunun yanında sevdiğiniz birinin de katıldığı bir savaşın kaçınılmaz bir şekilde farkında olduğunuzu düşünün ve bilemediğimiz diğer unsurları da, bu, düşünmenin çeşitli alanlardan bir dizi bileşenle nasıl ortaya çıktığını gösterebilir. Edebiyat, sahil, deniz, arkadaşlık; bunlar Deleuze’ün felsefesini yaptığı maddeler, soyut değil ve bir araya gelen unsurların etrafında inşa edilmiştir, üzerinde düşünmeyle ve pratik vasıtasıyla.”2
Tatil, büyük harfli normalimizin dışında nefes alabilmemize, orada olma şansına eriştiğimize inandırır bizi. Bunun için tatile gideriz, başka yerde olabilmenin konforuna ulaşmak için. Tatilde yapılması gerekli listesindeki şeylere tik atarken dahi boşluk yakalar. Zaman yavaşlar. Düşünce temaşadan başlar, bakılan yer içe döner. Bu, kapitalizmin plazalardan üniversitelere şans tanımadığı bir andır. Her şeyin böyle olmaması gerektiğini söyleyen bir an. Zamanın yavaşlaması bu hayal-düşünme veya gündüz-düşüyle her şeyin mümkün olabileceğini gösterir. Ekonomik durumumuza göre yola çıktığımız için ekonomik olanı düşünmeden yaşama imkânına kavuşuruz, tabii ekonomik durum yettiğince ve bunun için kredi bile kullanılabilir. Ayrıca, bu belirlenmişin içindeki sonsuz özgürlük yanılsaması yalnızca lüks tatillere ait değil, kara ulaşımının olmadığı kamp alanları için de geçerli. Muhalif alternatifler de bu yapının içinde, mesela yeşil kapitalizmin turizm formu güçlenmekte. Diğer bir ifadeyle, tatilin şekilleri, türleri arasında fark olduğunu düşünmek “son kertede” gereksizdir. Her şeyin belirlendiği bir yapıda, ne yapabileceğimizi bilmenin kaygısızlığında iyi tatillerin peşinde, her yıl kendimizi daha iyi tatil yapabilmenin planlarıyla geçiririz. Bu esnada tarla sahibi kendini bar işletmecisi olarak bulur, hayvancılıkla uğraşan pansiyon açmıştır. Turist her yıl yeni yerler keşfeder, iş hayatının gönüllü köleleri tatillerde düşük prodüksiyonlu sömürgeciliğe terfi etmiştir. Ve bu belirlenmişliğin içinde boş zaman yakalar veya boş ana yakalanırız, bir düşünce sekmesine atlarız, eğlence sektörünün tam ortasında değilmiş gibi bilgelik dağlarına tırmanırız. Bu tatille düşünme, derin ve rahatlatıcıdır. Kaybettiğimiz flanörlük şansını tadımlarız. Sonra tekrar müzik başlar ve bizi tekrar her şeyin parayla takas edilebildiği kayıtsızlığımızın dünyasına götürür. Garsonu çağırırken, gelecek yıl nerede tatil yapacağımızı düşünmeye başlamışızdır; çünkü zengin köleler olmak istiyoruz, otomatlar olarak kötü oyuncularız, üstelik olasılık hesaplarıyla mutluluğa ulaşabileceğimizi tasarlarız. “Rastlantıyı olumlamayı bilmek, oynamayı bilmektir. Fakat oynamayı bilmiyoruz biz… Kötü oyuncu defalarca zar atacak olmasına güvenir: Böylece istediği kombinasyonu getirecek nedenselliği ve olasılık hesabını elinde tuttuğunu düşünür.”3
1. Sömürgecilik hayalinden sonra Katolik-faşist bir kolhoz devletine evrilen Avusturya’nın –benim için dünyanın– iyi yazarlarından Thomas Bernhard’ın İtalya, İspanya ve Yugoslavya tatillerindeki neşesine kulak verdiğimizde ve bir anda ülkesi aklına geldiğinde… Güvensizliğin iklimle veya felsefeyle alakalı olmadığını itiraf etmemiz gerekir. Bu tip ülkelerin karakteri –kabaca– ergen isyanıdır, bulunduğu bedeni yadsıyıp ona şekil verebileceğini düşünür; niteliksiz adamlar milyonluk memurlarıyla, asi ve bir o kadar yeteneksiz otomatlarla donatır ülkeyi, yakından bildiğimiz gibi. Bu nedenle ikiyüzlülüğün ayyuka çıktığı tatiller “gelişmiş” ülkelerde de olabilir.
2. F. Beckman, Gilles Deleuze (Londra: Reaktion Books, 2017), s. 72.
3. G. Deleuze, Nietzsche ve Felsefe, çev. F. Taylan (İstanbul: Norgunk, 2016), s. 43.