Wes Anderson’la
İki Günüm

Sunuş niyetine:
Beyrut, bu yaz akıl almaz bir patlamayla gündemimize girdi. Aslında hiç gündemden düşmüş müydü? Bir iki kuşak, 1975’te patlak verip 1990’a kadar süren Lübnan İç Savaşı’na dair oradan gelen patlama/çatışma/ölüm haberleriyle büyüdü. Savaş sonrası bir türlü dinmeyen huzursuzluğun başkenti olmaya devam etti Beyrut. 2005’te başbakanın otomobili şehrin ortasında havaya uçurulduğunda ülke bir kez daha savaşın eşiğine geldi. Ertesi yıl İsrail ordusu, Beyrut’un üzerine bombalar yağdırdı. Beş sene kadar önce, yöneticilerin beceriksizliği yüzünden toplanamayan çöpler birikti, yol kenarlarında çöpten dağlar oluştu ve bu olay sabrı taşan halkı başkent sokaklarına döktü.
Kronikleşmiş toplumsal krize son dönemdeki ekonomik kriz de eklenince 2019 sonbaharında Lübnan’da yeni bir isyan dalgası kabardı ve Beyrut sokakları aylarca topyekûn değişim talepleriyle inledi, hayat durma noktasına geldi, kaderine terk edilmiş anıtsal binalar işgal edildi, başka türlü bir ülke hayali canlandı. Derken isyanın üzerine önce koronanın gölgesi düştü, ardından 4 Ağustos’ta yaşanan o korkunç patlama...
Beyrut’un bütün bu çalkantılardan daha önceki bir dönemine sinemanın içinden bakmaya çalışan aşağıdaki yazı, beş yıl önce yazıldı ve eşe dosta elden dağıtılan in-house bir dergide yayımlandı. Beyrut şimdi talihsiz bir felaketle kendini bir kez daha hatırlatmışken, onun kayıp geçmişinden bir epizodu, o ateş yıllarının içinden geçmiş iki Japon yönetmenin serüveniyle birlikte anmak, turistik cazibesinden çok daha zengin bir tarihsel kimliğe sahip olduğunu vurgulamak önemli görünüyor. Çünkü bu efsanevi kentin bugüne kadar yaşadığı yıkımlar görkeminden çok şey alıp götürdü evet, fakat yıkımın en büyüğü tarihini ve hafızasını büyük ölçüde kaybetmesi oldu belki de. On beş yıllık iç savaşın ardından o yıllar boyunca ülkeyi kana bulamış liderlerin iktidarı paylaşmasına tanık olan, yolsuzluklara teslim edilen, vahşi bir inşaat furyasıyla tarihsel kimliği silinen, tıpkı İstanbul gibi neoliberal rant politikalarının ve betonlaşmanın kurbanı olan Beyrut’un bu kadar çok isyana kucak açması boşuna değil: Aymazlığa, hafızasızlığa, geçmişteki acı ve yıkımlardan ders alınmamasına karşı öfkesi kabından taşan bir kent.
Son bir not: Başında ve sonunda belirtildiği gibi, Beyrut’a gitmemiş birinin gözünden yazılmış bir yazı bu. Kısa bir süre sonra, bir kısmı orada geçen bir filmin ön araştırması için Beyrut’a gittim. Büyüleyici olduğu kadar derin bir hüznün eşlik ettiği bir deneyimdi. (N.S.)
***
Beyrut yok
Sırtımız önümüz denizin sırları yok
Kanımızı yitirene kadar evet
Anıların sözcüklerini yitirene kadar
Ancak söylerim şimdi yok
O son bombardımanda yok
O yer çukurda başka bir şey kalmadı yok
O ruh içinde kalmadı yok
Beyrut yok
[...]
—Mahmoud Darwish
“Beyrut Kasidesi” (Çev: Metin Fındıkçı)
Beyrut’a hiç gitmedim. Yine de tuhaf biçimde ruhuma kök salmış olan bu şehrin bendeki izlerini anlatmaya çalışacağım bu yazıda. Gitmediği görmediği bir şehir hakkında oturduğu yerden yazı yazma cüretini nereden bulur insan? Elbette filmlerden, şiirlerden, şarkılardan, tarihten...
Özellikle son dönemde izlediğim filmler sayesinde daha da pekişen bir aşinalık duygusuyla, Beyrut’a dair sinema eksenli (veya sinemaya dair Beyrut eksenli) bir hikâye anlatmak istiyorum. Elbette şimdinin değil 1970’lerin Beyrut’u, seyahat kitaplarının değil kavganın Beyrut’u, bu sözünü edeceğimiz: O dönemde ateşi iyice yükselen dünyanın nabzının attığı, Arap coğrafyasındaki devrim mücadelesinin başkenti olan bir şehirden, bugün artık var olmayan bir yerden bahsediyoruz. O nedenle Beyrut’un hikâyesi pekâlâ Japonya’ya dair bir hikâye de sayılabilir.
Önce 1960’ların Tokyo’suna flash-back yapmamız, filmi oradan başlatmamız gerekiyor. Savaş sonrasında ABD’nin hegemonyası altına girmeye başlayan, yeni-sömürgeciliğin restore edildiği Japonya’dayız. İki ülke arasındaki güvenlik anlaşmasının 1960’ta yenilenmesi, özellikle gençler arasında büyük tepkiye yol açar. 1966’da Tokyo’da çiftçilerin toprağına el koyulup yeni bir havaalanının yapımına girişilmesi, ardından Vietnam Savaşı’nda ABD’nin Japonya’yı askeri üs olarak kullanma girişimi bardağı taşıran damlalar olur ve 1960’ların sonlarına doğru Japonya’da öğrenci hareketi çığ gibi büyür.
Fransa’nın Mayıs 1968’ine paralel olarak, Japonya’da da Ekim-Kasım 1968 yaşanacak, buna karşılık eylemler polis tarafından şiddetle bastırılacak, ülke çapında solcu eylemcilere karşı amansız bir sürek avı başlatılacaktır. Bu arada devletin baskı ve şiddetine tepki olarak birçok silahlı grup da çıkar ortaya, bunlardan biri ve en tanınmış olanı 1971’de kurulan Japon Kızıl Ordusu (JRA).
Bu siyasi atmosfer içinde, Masao Adachi adlı genç bir yönetmen A.K.A Serial Killer (Ryakusho: renzoku shasatsuma, 1969) isimli bir film yapar. Eline geçirdiği bir silahla peş peşe dört kişiyi öldüren 19 yaşlarında bir katilin hikâyesinin anlatıldığı filmde, klasik belgesel tarzını veya olayları aktarmaya dayalı düz bir anlatım yolunu kullanmak yerine, sonradan sinema tarihine fûkeiron [landscape theory] olarak geçecek bir yöntem izler Adachi. Yönetmenin bu filmle öncülüğünü yapacağı, dilimize “peyzaj teorisi” diye çevirebileceğiniz söz konusu anlayışa göre, devletin iktidarı çevremizi kuşatan peyzaja sinmiştir. Kırsalda olsun kentlerde olsun devletin biçim verdiği ve gücünü tahkim ettiği bir manzara içinde yaşarız hep. Bu da zamanla varlığımızı ve davranışlarımızı etkileyen en önemli faktörlerden biri hâline gelir. Buna göre A.K.A Serial Killer ana karakterinin doğduğu köyden çıkıp işçi olarak kente göç etmesine ve cinayetleri işlemesine kadarki yolculuğunu, geçtiği yerlere uğrayarak aktarırken, Japonya’nın hızlı ekonomik gelişmesine paralel olarak ortaya çıkan vahşi kentleşmeyi, şehirlerin bireyi ezen mimarisini ve bu tekdüze manzaranın insan ruhuna etkisini sorgular.
Fûkeiron kavramını savaş sonrası Beyrut’una uygulamak üzere bir kenara koyalım şimdilik ve kameralarımızı 1971 yılının Cannes Film Festivali’ne çevirelim. Adachi o sırada, Nagisha Oshima’ya ve birçok başka yönetmene senaryolar yazmış, fakat yolu en çok pinku ekolünün öncüsü Kôji Wakamatsu ile kesişmiş, ismi bilinen bir sinemacıdır artık. 1971’de Wakamatsu ve Adachi, ilkinin yönettiği, ikincisinin yazdığı filmlerinden ikisini sunmak üzere Cannes’a davet edilir: “Katillerini hak eden” bir toplumun resmedildiği Violated Angels (Okasareta hakui, 1967) ile bir grup devrimci öğrencinin polisten kaçışını anlatan Sex Jack (Seizoku, 1970).
İkili, festivalin ardından Tokyo’ya dönüş yolunda Beyrut’a uğramaya karar verir. O sırada Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin eylemleri dolayısıyla dünya gündeminde olan Filistin mücadelesine yakından tanık olmak ister. Bu ani kararla çıktıkları Lübnan yolculuğu, iki radikal sinemacının hayatlarını kökten değiştirecek bir deneyime dönüşür.
Ellerindeki kamerayla mülteci kamplarını, Filistinli gerillaların gündelik hayatını, askeri eğitimlerini belgelemeye başlarlar. Ürdün-İsrail sınırına yakın dağlarda iki hafta geçirirler, zaman zaman askeri eğitime katılır, tünel kazar, bazen de kamerayı alıp çekim yaparlar. Oradan ayrılıp Beyrut’a döndükten sonra, bir sabah gazeteyi açtıklarında filme aldıkları ve günlerini birlikte geçirdikleri insanların fotoğraflarıyla karşılaşırlar: Hepsi öldürülmüştür. Ürdün’ün monarşik yönetiminin, sınırları içinde üslenmiş Filistinli gerillalara karşı Eylül 1970’te başlayıp 1971 ortasına kadar süren ve tarihe Kara Eylül olarak geçen sistematik kıyımda katledilmiştir.
Bu olay özellikle Wakamatsu için büyük bir şok olur, Japonya’ya dönmeye karar verir. Adachi orada kalıp çekimlere devam eder ve sonunda, ikisinin imzasını taşıyan [Japanese] Red Army/PFLP: Declaration of World War (Sekigun-P.F.L.P: Sekai sensô sengen, 1971) adlı bir propaganda-belgesel çıkar ortaya.
Adachi birkaç sene Lübnan’a gidip geldikten sonra oraya yerleşmeye karar verir. Ve sinema yapmayı kenara bırakıp tam 27 yıl sürecek bir yeraltı hayatı sürer. Kurucusu Fusako Shigenobu başta olmak üzere birçok üyesi Lübnan’da bulunan Japon Kızıl Ordusu’na dahil olur, dahası örgütün sözcülüğünü üstlenir. Öte yandan ülkesi Japonya’da film yapmaya devam eden, ancak militan solcu etiketiyle devletle başı sürekli dertte olan Wakamatsu sık sık yoldaşını ziyaret etmeyi ihmal etmez.
Bu dönemde Afrika ülkelerini de dolaşan, oradaki özgürlük hareketleri üzerine Red Army/PFLP’nin devamı niteliğinde filmler yapmayı tasarlayan Masao Adachi uzun bir illegalite döneminin ardından 1997’de Beyrut’ta gözaltına alınır, üç yıl hapiste tutulduktan sonra sınır dışı edilerek önce Ürdün’e, ardından 2001’de Japonya’ya teslim edilir. Japonya’daki mahkeme aleyhinde somut bir delil bulunamayınca –operasyonlara doğrudan katılmamış, şiddete bulaşmamıştır çünkü– sadece pasaport kanununu ihlalden hüküm verir. İki sene hapis yatıp çıktıktan sonra Adachi hayat hikâyesini Film/Devrim (Eiga/Kakumei) adıyla yayımlar ve yeniden film yapmaya başlar. 30 yıl aradan sonra setlere döndüğünde, ele aldığı konu yine bir Kızıl Ordu elemanının hikâyesidir: Prisoner/Terrorist (Yûheisha–terorisuto, 2006). Fakat Japon hükümeti ona bir daha pasaport vermediği için artık filmlerinin yurtdışı gösterimlerine katılamaz.
Adachi, Beyrut’unu da bir daha göremeyecek, ama hayalini kurduğu yeni bir proje için yıllar sonra orayı tekrar filme almanın bir yolunu bulacaktır. (Bu arada, Beyrut’ta yaşadığı dönemde Filistinlilerin hayatını ve mücadelesini belgelemek üzere çektiği görüntülerin hepsi 1982’deki İsrail işgali sırasında kaybolmuştur.) Bunun için kendisiyle röportaja gelen Eric Baudelaire adlı Fransız bir sinemacıdan yardım ister; oraya gidip tarif ettiği bazı yerleri çekmesini rica eder kendisinden. Sabra ve Şatila’nın bugünkü durumunu, katliam kurbanları için yapılan anıt park ve mezarlığı, Beyrut’un kalabalık caddelerinden birini, yeni inşa edilen şehir merkezini, kentin sahil kesimlerini, geçmişteki sokak savaşlarının izini taşıyan herhangi bir harabeyi, vb.
Baudelaire tarif edilen yerleri 16 mm kamerasıyla çekip Tokyo’ya getirdiğinde, Adachi eski kentini neredeyse tanıyamaz. Hariri sonrası Beyrut’ta inşaat furyası patlamış, neoliberal politikalarla şehrin görüntüsü tamamen değişmiştir. Böylece “peyzaj teorisi” [fûkeiron] bir kez daha işlemiş, bu sefer Baudelaire ve Adachi tarafından Beyrut’a uygulanmış gibidir.
Eric Baudelaire’in Masao Adachi ile bu imaj alışverişinden, Fusako Shigenobu’nun ve Lübnan’da doğup büyüyen kızı May’in hikâyesini de içeren The Anabasis of May and Fusako Shigenobu, Masao Adachi and the 27 Years Without Images (2011) adlı bir belgesel ortaya çıkar. Devrimci mücadele ile sinema yapmayı özünde aynı şey olarak gören Adachi, belgeselin bir yerinde şunları söyler: “Eylem öncesinde araştırma yapmak, çevreyi incelemek, film çekme süreciyle hemen hemen aynıdır. Filmde çekim, yönetmenin ‘Action!’ [Motor!] demesiyle başlar, tıpkı bir gerilla operasyonunda olduğu gibi. Hiçbir operasyona doğrudan katılmadım, ama katılanlarla sonradan konuşurdum. Yapılacak eylemi tüm detaylarıyla kafamda canlandırır, uçağın nasıl kaçırılacağını, kaçırılan uçakta neler yaşandığını, rehinelerin başka bir havaalanında nasıl salıverileceğini hayal etmeye veya bir elçiliğin işgalini, işlerin nasıl yürüyeceğini, her şeyi gözümde canlandırmaya çalışırdım. Bir senaryoyu defalarca yeni baştan yazmak gibi bir şey. Yani kendim hiç operasyona, hatta stratejik planlamaya katılmasam da, film yapıyor olsaydım nasıl hareket ederdim diye olasılıkları kafamda canlandırırdım. Operasyon sona erdiğinde ise, yoldaşlara ‘Nasıl gitti?’ diye sorardım. Kafamda kurduğum şeyle gerçekte yaşanan arasındaki farkı görünce, gerçekliğin ne denli olağanüstü olduğuna bir kez daha şaşardım.”
Baudelaire ve Adachi arasındaki işbirliği devam eder ve Beyrut’un yakın geçmişine dair ilginç bir film daha çıkar ortaya: The Ugly One (2013). Bu yazıda Beyrut’a dair dile getirmeye çalıştıklarımı eğer bir filme aktarmak gerekseydi, buna yakın bir şey olurdu muhtemelen. Söz konusu ortak filmde Baudelaire, Adachi’nin kente dair anlattıklarını temel alarak, bunların üzerine bir çiftin hikâyesini bina eder. İç savaş sırasında yaşananların gölgesi herkesin ruhuna sinmiş, ama kentin “peyzaj”ı geri dönülmez şekilde değişmiş, geçmişin üzerine sünger çekilmiştir; film işte bunu anlatır.
En başında Sabra ve Şatila kampının dar sokaklarının görüntüleri eşliğinde Adachi’nin sesi, orada geçirdiği 27 yıl boyunca Beyrut’un nasıl değiştiğini anlatır bize. “Öylesine değişti ki, Beyrut sokakları gözyaşı doldu” der. “İç savaş döneminde veya İsrail’le savaşta, her saldırıda Beyrut’un ağladığını hissederdiniz. Biz de direnişi aynı şekilde ağlayarak örgütledik aslında. Sözcükler kulağa abartılı gelebilir, bir ülke veya şehir ağlamaz, ama bendeki izlenim buydu. Sonra Beyrut unutmaya başladı, kendi gözyaşlarını unuttu. Her şey durgunlaştı. Sanki insanların ve şehrin gözyaşları kesilmedi ama bir an sessizliğe gömüldü. Beyrut uyuşmuştu. Bunu özellikle hapiste geçirdiğim üç yıl boyunca çok yalın biçimde hissettim.”
Adachi üzerine bir başka Fransız yönetmenin, Philippe Grandrieux’nün yaptığı It May Be That Beauty Has Strengthened Our Resolve-Masao Adachi (Il se peut que la beauté ait renforcé notre résolution- Masao Adachi, 2011) adlı belgeseli de analım bu arada. Daha çok uzun bir söyleşi formundaki filmde şunları öğreniriz Adachi’den: “Kuşkusuz, eve dönüp film yapmaya devam etmeyi düşünmedim değil. Ama önceliğim, gözümün önündekilere katkıda bulunmaktı. Filmler her zaman yapılabilir, bekleyebilirdim. Orada da film yapmayı planladım. Aramızda bir tür görev bölüşümü yaptık; Wakamatsu film yapmak üzere Japonya’ya döndü, ben burada kaldım.”
76 yıllık hayatı boyunca 100’den fazla filme imza atan Wakamatsu, ne acı ki 2012 sonbaharında Tokyo’da bir taksinin altında kalarak dünyaya veda etti. En yakın yoldaşını yitiren Adachi, bugün bir tür hapis hayatı yaşadığı ülkesinde, Beyrut’u uzaktan düşleyerek hâlâ yeni proje hayalleri kuruyor.*
Enternasyonalliğinden eser kalmamış olsa da hâlâ Arap dünyası öksürse nezle olan bir şehir Beyrut. Ne zaman neye dönüşeceği meçhul bir enerjiyi derisinin altında gizliyor sanki. Basit gibi görünen bir çöp meselesi için sokağa dökülen insanlar, evlerine dönmeden önce yozlaşmış yöneticileri de tarihin çöplüğüne yollamak istiyor mesela. Kim bilir belki de yitirdiği hafızasını da gizli bir yerden bulup çıkarır bir gün.
Beyrut’a hiç gitmedim, en başta dediğim gibi. Şimdi gitmek istiyor muyum, emin değilim. Onu zihnimde sinemadan, kitaplardan devşirdiğim imgelerle yaşatmaya devam etmeliyim belki de. Filmlerden tanıdığım Hamra Caddesi’nin eskisinden dağlar kadar farklı olduğunu, oradaki buluşma mekânlarından Modca Café’nin yerinde artık yeller estiğini yine belgesellerden biliyorum. 1970’lerdeki öğrenci hareketlerini, 1974’teki üniversite işgalini, iç savaşta neler yaşandığını, mülteci kamplarında işlenen korkunç katliamları, devrim düşleyenlerin hayal kırıklığını, hepsini filmler ve kitaplar anlatıyor bize.
Yine de Suriyeli şair Nizar Qabbani’nin “dünyanın metresi” olarak gördüğü bu şehre gidersem eğer bavuluma koymak isteyeceğim şeyler arasında, aşağıda listelediğim filmlerden başka şeyler de var. 1972 yılında şehre gelip Filistin Kurtuluş Örgütü’ne katılan ve işgale kadar hayatının 10 yılını burada geçiren büyük şair Mahmoud Darwish’in “Beyrut Kasidesi”, burayı hiçbir zaman terk etmemiş olan Ziad Rahbani’nin Bel Nesbi La Boukra Shou? (Yarın Ne Yapacağız?) başlıklı müzikal oyunu, Mısırlı yazar Sonallah Ibrahim’in Beyrut... Beyrut adlı kitabı, burada sürgün yaşamış Pakistanlı Marksist şair Faiz Ahmad Faiz’in “Beyrut: Dünyamızın Süsü” (Beirut, nigaar-ebazm-e-jahaan) adlı şiiri ve Edward Said’in külliyatı bu yolculukta yanımda olsun isterim. Beyrut’un yeni “peyzajı” karşısında yalnız ve savunmasız kalmamak için.
Ekim 2015, Kahire
***
• Red Army/PFLP: Declaration of World War (Sekigun-P.F.L.P: Sekai sensô sengen, 1971), Masao Adachi ve Kôji Wakamatsu
• 100 Faces for a Single Day (Mi'at Wajeh Li Yawm Wahed, 1972), Christian Ghazi (Yönetmenin elde kalan tek filmi. Diğer tüm filmleri savaş sırasında yangında yok oldu)
• Maroun Baghdadi’nin filmleri: Beirut Oh Beirut (Beyrouth ya Beyrouth, 1975), We Are All for the Fatherland (Koullouna Lil Watan, 1979), Little Wars (Houroub Saghira, 1982)
• Because Roots Never Die (Tal Al-Zaatar, Al-Gouzour Lan Tamout, 1977), Nabiha Loutfi
• Beirut, The Meeting (Beyroutou el lika, 1981), Borhane Alaouié
• A Scent of Paradise (Un parfum de paradis / Ra'Ihato Al Janna, 1982), Omar Amiralay
• War Generation - Beirut (1989), Mai Masri Mai Masri ve Jean Chamoun
• West Beyrouth (1998), Ziad Doueiri
• The Sound of Footsteps on the Pavement (Waq’o akdamin aala hijarat al rassif, 2004) ve Lost Paradise (Al ferdaous al mafqoud, 2017), Reini Mitri
• Beirut Diaries: Truth, Lies and Videos (Yaumiyat Beirut: haqa'eq wa akadheeb wa, 2006), Mai Masri
• Lemon Flowers (Zahr el-Laymoon, 2007), Pamela Ghanimeh
• Caramel (Sekkar banat, 2007) ve Capernaum (Kafarnaḥum, 2018), Nadine Labaki
• Jocelyne Saab’in Beyrut üzerine yaptığı muhtelif filmler: Beirut, Never Again (Beyrouth, jamais plus, 1976), A Letter from Beirut (Rissalah Min Beyrout, 1979), Beyrouth, Ma Ville (1983), Once Upon A Time in Beirut (Kanya Ya Ma Kan Beyrouth, 1995); What’s Going On? (2009)
• The Anabasis of May and Fusako Shigenobu, Masao Adachi, and 27 Years Without Images (2011) ve The Ugly One (2013), Eric Baudelaire
• Gate #5 (2011), Simon El Habre
• 74 (The Reconstitution of a Struggle) (74: Istiaadat li nidal, 2012), Rania ve Raed Rafei
• Sleepless Nights (Layali Bala Noom, 2013), Eliane Raheb
• Birds of September (Touyour Ayloul, 2013), Sarah Francis
• Panoptic (2017), Rana Eid
• Tshweesh (2017), Feyrouz Serhal
• Taste of Cement (2017), Ziad Kalthoum
Not: Metnin ilk versiyonu Ziba Mag dergisinin Beyrut’a ayrılan Ekim 2015 tarihli 1. sayısında yayımlanmıştır.
* Masao Adachi, 2016’da Kafka’nın “Açlık Sanatçısı” adlı kısa öyküsünü günümüz Japonya’sına uyarladığı Artist of Fasting [Danjiki Geinin] adlı bir film daha yaptı.