Hava nasıl oralarda?
Ümitvâr Bir Zeytinliğin Ahvali

Önce zeytin ağacımız olmuştu. “Bir zeytin dalı istedik, işimizden ettiniz; bugün bir zeytin ağacımız oldu. Beğendiniz mi yaptığınızı?” diye yazmıştık yola çıkarken. Aradan 16 mevsim geçmiş; bazen ılık, bazen çok sıcak, genelde kurak ama hep ümitvar, direngen.

“Hava nasıl oralarda?” diye sorunca Manifold ekibi, Mehmet Fatih Traş Kitaplığı’nda oturmuş, camdan dışarı bakıp, nereden başlasam, nasıl anlatsam diye düşünüyordum. Baktım artık basbayağı ağaç olmuş bizim zeytin fidanımız “Sen bir dur, benden dinlesinler” dedi, “havaların Kültürhane civarında nasıl olduğunu.”

Zeytin bu, onun sözünün üstüne söz söylemek ne haddimize. Bizden önce de vardı, sonra da hep var olacak; çünkü Bediz Yılmaz’ın Kültürhane Menü’nün Zeytin sayısında özetlediği gibi ölmez ağaç o:

“Zeytin aslında bir ağaç değil, bir tür çalı. Nice ağaç gibi nazlı olmayışı bundan. Dağda taşta, en uzak, en sarp noktalarda bile bitebiliyor, susuzluğa da besinsizliğe de dayanabiliyor. Ama daha önemlisi, bir zeytin ağacını yok etmek hemen hemen imkânsız. Kökünden kesseniz gövdesinden çepeçevre yeni sürgünler veriyor, sonra her bir sürgün yeni bir ağaç meydana getirebiliyor. Bir dalını kestiğinizde, o dalın kaybını telafi etmek için yüzlerce minik sürgün baş veriyor. Yangınla kavrulsa, ufacık bir yerinden yeniden yeşeriyor, canlanıyor.”*

Kültürhane’nin yayınlarından Menü, kaynak: Kültürhane

“Kültürhane bana benziyor” dedi bizim zeytin ortağımız; “Hep yeşil ve direngen. Zordu geçen sene, biliyorum. Yılın üçte birinden fazlasında dostlarınız gelemez oldu; gördüm. Yağmur yağmadı, ben beslenemedim, misafirleriniz gelemedi, siz mahzunlaştınız. Ama yine de tıpkı benim gibi bir şekilde direnmeyi bildiniz. Yemek yapmaya başladığınızı, sefertasıyla sağa sola yemek götürdüğünüzü gördüm. Evinde yemek yapmaya mecali kalmayanlara ya da yemek alabilecek imkâna sahip olmayan evsizlere, mültecilere yemek yetiştirdiğinizi biliyorum. Hem bu yemekler için mahallenin esnafından bol bol alışveriş yaptığınıza, üstüne üstlük hiç plastik kullanmadığınıza da şahidim. Dahası bu yemekleri hazırlarken ortaya çıkan organik atıkları da toprağa döndürdüğünüzü duydum, çünkü biz ağaçlar aramızda konuşuruz biliyorsunuz. Bana nasip olmadı o atıklar ama onlarla ziyafete dönen topraklardan beslenen dostlar iletti haberlerinizi. Ben de kendimce gururlandım; ne yalan söyleyeyim.

Sefertaşı Afiş / Kültürhane’nin zeytini, kaynak: Kültürhane

Yine de tamamen kimsesiz değildim bu sürede. Vitrinlerde resimler, videolar gördüm. Yarı açık sergi diye bir icat çıkardınız. İnsanların kapalı mekâna girmeden sanatla buluşmasını mümkün kıldınız. O ziyaretçilerin telefonlarını vitrinlere tutup bir şeyleri dinleyişini de izledim. Sonra yaz aylarında kapılar açılınca az da olsa misafirleriniz gelmeye başladı yine. Eskiden olduğu gibi canlı konukları da dinleyebildim, beyaz perdeden konuşan dostlarınızı da. Anladım ki sizin kökleriniz benden daha uzaklardan beslenebiliyor, yüzlerce, binlerce kilometre ötelerdeki dostlarınızın desteğini, katkısını alabiliyor. Bu kurak zamanlarda bu büyük ayrıcalık tabii. Kıymetini bildiniz bu imtiyazın, onu da teslim etmem lazım.

Mekân kapalı kalsa da gelip giden, harıl harıl çalışan, her daim hararetle bir şeyler konuşan, üretmeye çabalayan, ellerinde kamera mikrofon oraya buraya giden, yazılar yazıp dergiler çıkaran bir ekip de eksik olmadı. Birinde benden de bahsettiğiniz kâğıtlar bastınız, dağıttınız. Ben görmesem de yüzlerce konuğu ağırladınız sanal âlemlerde. Bediz yazmış ya, neymiş ben ağaç değilmişim, çalıymışım. O zaman kabul edin, siz de artık bir mekân değil, bir mecrasınız. Toprağınız Dikenliyol’dakilerden, meyveleriniz sadece dört duvarınız içine dökülenlerden ibaret değil.

Ee tabii bunca hengâmede siz de benim gibi yaprak döktünüz, kalanları hep yeşil tutabilmek için. Budanmanız da gerekti tüm ağaçlar gibi. Bazılarınızı göremez oldum; mecranın budaması da böyle oluyor, anladım. Sizin de canınız yandı biliyorum. Ama hayatta kalmak için bazı dallarınızdan ödün vermeniz gerektiğini, anca böyle yola devam edeceğinizi biliyor olmalısınız. Kırılan, kesilen bir dal, yanan bir gövde can yakar elbette. Ama sürgün vermeyi öğrendiniz. Yeni dalları gördüm, yeni meyveler, hep yeşil yapraklar.

Kültürhane’de bir vitrin sergisi,
fotoğraf: Kültürhane

Uzun sözün kısası, kurak zamanlardan geçtik bu son zamanlarda. Ama ben de bildim ayakta kalmayı, siz de az çok becerdiniz bir şekilde meyve vermeyi. Siz de buradasınız, ben de; umarım daha nice mevsimlere…” diye özetledi ahvalimizi bizim zeytin pirimiz. Daha fazlasına aklımız ermez, dilimiz dönmez. Yine de mektubumuzun sonunu Bediz’e bırakalım:

“Kültürhane’nin hikâyesi bir zeytin dalıyla başlıyor. Uzatılan zeytin dalı kırıldı, uzatanların eli kolu kırıldı, en kötüsü de barış hâlâ hükmünü sürmeye başlamadı; ama barış dolu başka bir dünyayı kurma hayalimizden de, onun için var gücümüzle çabalamaktan da, bu uğurda mümkün olduğunca çok sayıda insanla buluşmaktan da, umudumuzu diri tutmaktan da vazgeçmedik, vazgeçmeyeceğiz… Burası bir mekândır, gün gelir kapanabilir, ama dört yıldır ağırladığımız her bir insan, gerçekleştirdiğimiz her bir etkinlik yeni bir sürgün aslında ve hayallerimiz o sürgünlerde can bulacak. Ağacımız da, hayallerimiz de, bu yüzden ölmez, öldürülemez…”

* Bediz Yılmaz, Ölmez Ağaç, Kültürhane Güncel, Kasım 2000 

Hava nasıl oralarda?, Kültürhane, Mersin, sanat inisiyatifi, Ulaş Bayraktar, yeme içme, zeytin