AKM Ek Binası
Mimari ürünün aynı ülke topraklarında yaşayan farklı etnik kökenlere sahip insanların sosyolojik, kültürel, ekonomik, politik ve psikolojik çıkarımlarının yapılabileceği harika bir yansıtıcı olduğunu düşünüyorum. Zira yazı boyunca alt metin olarak eleştireceğim noktalar yeni AKM ek binası üzerinden günlük hayat dinamikleriyle günümüz düşünme pratikleri ve çalışma şartları; bu şartların sebebi ve sonucu hâline gelen taşeron sistemi, işverenin tasarım ve inşa süreçlerine (“işin” en kısa zamanda en ucuza bitirilmesi konusunda) sürekli dahil olma çabası ve bitmeyen müdahalesi ile yaratıcı zihinlerin arzu edilende özgürce dolaşamaması ancak kısa yoldan zaten denenmiş ve yapılmış olanın “yeniden yapılması” olacaktır. Sistem eleştirisi ve davranış biçimi hâline gelmiş toplumsal dinamiklere ek olarak, yaranılmak ve hatta (daha da acısı) ters düşülmemek adına feragat edilmek zorunda kalınan siyasi dinamikler, ideolojiler, dönemler ve siyasetçiler olacaktır... Bu noktada bu yazı mimari bir eleştiri yazısı olmaktan çıkıyor ve kamu yararına inşa edilmiş kültürel bir yapının kültür tüketicisi bir mimar zihninden ve gözünden toplumsal dinamikler çerçevesinde okunması ve eleştirilmesi hâlini alıyor. Kent ölçeğinde, ortak kullanım alanlarına yapılan her türlü müdahale –ölçekten bağımsız fiziksel bir obje ya da mimari bir ürün gibi– özgürleştirici veya kısıtlayıcı olabiliyor.
AKM hafta içi saat 11:00 ile 17:00 arasında ziyarete açık. Bunun yanında ek bina, sergi alanları, kütüphane, kafeler, çocuklar için atölyeler barındıran ve bir tarafı Taksim Meydanı’na diğer tarafı Kütüphane Çıkmazı ile Miralay Şefik Bey Sokağı’nın birleşimine açılan belirli işlevleri saat 17:00’de kapanan bir yapı, geçit, galeri, dehliz, tünel ve kübik hacimler topluluğu.
Taksim Meydanı’ndan yeni AKM ve ek bina kütlelerinin birbiriyle ilişkisini izlemek yapının “nostaljik” cephe tasarımına aşina olanlar için gayet tanıdık ve keyifli. Aynı kütleler topluluğuna ikinci kez bakıldığında dikkat dış cephe malzemelerinin renk seçimlerindeki kontrasta takılıyor. Yeni AKM’nin Cumhuriyet dönemi modern mimarlık öğelerini taşıması, yani cephenin orijinalinin kopyası olmasının yanında, ek binanın yalnızca dış cephe materyal renk seçimiyle değil de form ve yöntem yönünden de kültür merkezinin ana binasıyla kontrast oluşturacak şekilde düşünülmesi, mimari ürüne üzerine konuşulacak ve tartışılacak katmanlar kazandırabilirdi.
Zemin alanı 14 bin metrekare olan bu “müdahale”, mimari dil, yöntem, malzeme ve işçilik açısından (bu yapı özelinde) bütünleşememiş, birbiri içinde kaybolamamış ve kaynaşamamış, özetle daha kendi içinde ilişkilenememiş durumda. Bu tercihlerin tek bir mimara veya mimari stüdyoya ait olduğunu düşünmüyorum. Yukarıda da yazdığım gibi seçimlerin çoğu, kararların tutarsızlığı ve işçiliğin özensizliği gibi durumlar, köşeli zihinlerimizin ve ortak kültürümüzün hem nedeni hem de bugünkü sonucu. Burada tüm suçu ortak kültüre atıp bireysel imtiyaz ve sorumluluktan kaçan konformist bir yorumda bulunmadığımın da altını çizmek istiyorum.
Yola paralel ve yol kotuna referanslarla katmanlara ayrılmış olan yapının her katmanına çocuk atölyesi, sergi alanı, kütüphane, vb. fonksiyonlardan biri tanımlanmış durumda. Bir kültür merkezinden bekleneni veren, yani şaşırtmayan, kot farklarına rağmen sakin (dinamizmi olmayan), boşlukları ve verandaları olan bir geometriler topluluğu bu ek bina.
Sokak kotuna yerleşme ve sokakla kademelenme, yani araziye en az müdahaleyle yapıyı yerleştirme mimariye ve inşaya dair çağdaş bir yaklaşım. Ek bina özelinde, sokak kotuna yerleştirilen yapıyı tekrar eden geometriler, tesadüfi olduğunu düşündüren irili ufaklı hacimler oluşturmuş. Yapının araziye bu şekilde oturmasından ve kütle-hacim ilişkisinden detay ölçeğindeki malzeme seçimine ve uygulama çözümüne bakan ya da bunları okuyan çoğu insan verilen birbirinden tutarsız ve ilişkisiz mimari kararı rahatlıkla ve acıyla görebilir. Zira birbiri içinde eriyemeyen, bütünlük sağlayamayan tüm mimari kararların sonucu olarak bu yapı da ne kendi içinde, ne kendisiyle, ne bulunduğu bağlam (şehir, ülke, zaman...), ne de izleyicisi (ziyaretçisi) ile ilişki kurabiliyor.
İnsanı ölçeğinden koparan, gri ve tesadüfi hacimler topluluğu olarak tasvir ettiğim yapı (kültür merkezi ek binası) iki sokak kotunu birbirine bağlıyor, bir geçit tanımlıyor, ancak yatay katmanlara yerleşmiş belirli fonksiyonlar dışında kullanıcısına toplaşma hakkı tanımıyor. Örneğin zeminin bir parçası olarak düşünülebilecek, ziyaretçinin kullanımıyla (ihtiyaca göre) her kullanımda yeniden işlevlenebilecek formlar mekânla daha rahat ilişki kurulmasını sağlayabilirdi. Burada günlük pratiklerin yapısal olarak hayatlarımızı nasıl manipüle edilebileceğine dikkat çekmek isterim: Ziyaretçilerin toplanıp sosyalleşme ihtiyaçlarını fonksiyonu önceden tanımlı iç mekânlara sıkıştırarak, insan ölçeğine uygun obje, bank, masa, betonarme blok, vb. tefriş elemanları yerine birtakım “tekinsiz” boşluklar tasarlanması uygun görülmüş.*
Yapının bazı noktaları tasarım kararlarının tesadüfi ilerleyişini desteklercesine ziyaretçinin kendisini “küçük” hissetmesine ve nerede olduğunu anlayamamasına yol açan, belirsiz, boş ve gri hacimlerden oluşuyor. Bu noktada kişisel görüşüm, mekânın ilk tecrübe edildiğinde verdiği keyifli hevesin dışında hiç de davetkâr olmadığı, hatta hacimsel olarak yapının ve tanımlanan mekânın (galeri) bedenle (insan ölçeği) ilişkisi yönünden modern dönem (faşist) Avrupa mimarisinin eksikliklerini taşıdığı yönünde.
Şehrin merkezinde bir kültür merkezinin ek binası iç mekân fonksiyonlarının (kütüphane dahil) saat 17:00’de kapanması çok anlamsız. Bu tür günlük pratiklere ait dinamiklerin mimarla ve mimarlıkla, tasarım süreci ve tasarım kararlarıyla ne gibi bir ilişkisinin olduğunu sorabilirsiniz ki tasarım, inşa ve işletme (yürütme) gibi konularda verilen tüm kararların birbirini tanımlayan, tamamlayan ve destekleyen kararlar olduğunu, mimarlık disiplininin günlük hayat pratiklerinden ayrı olmadığını ve ayrıştırılmaması gerektiğini söylerim. Yoksa ortaya böyle kurallar silsilesi, köşeli ve eril mekânlar çıkıyor.
Saat 17:00’den sonraya kalan ziyaretimin meyvesi, iç mekânda tecrübe edebildiğim tek yer olan “tuvaletler”. Tuvalet için birtakım kapılardan girdim, etrafı inceledim; bu büyüklükte bir kompleks için yetersiz olduklarını düşünüyorum. İşi yetiştirmenin telaşlı vurdumduymazlığıyla çalışılmış alelade bir ince işçilik söz konusu. Bu birimlerde gözüme çarpan ve beni heyecanlandıran tek karar –kötü işçilik esiri– süpürgelik detayı oldu.
Konu işçiliğe gelmişken, mimari üretim ve/veya tüketim açısından eğitimsiz ve/veya tecrübesiz her gözün kolaylıkla görebileceği özensizlik okunuyor irili ufaklı detaylardan. Mimarın, mimarların, mimari dilin ve tercihlerin bu özensizlikle herhangi bir ilişkisi var mı bilemiyorum ancak heves kıran bir baştan savmacılık okunuyor yapının ince detaylarından. Bu arada ek binada kullanıma açılan mekânlarda inşaat devam etmekte.
Bitirmeye yaklaşırken yine ayni özensizlikle düşünülmüş (!) talihsiz birtakım görüntüler paylaşmak istiyorum: Kapı doğramasıyla cephe malzemesinin ilişkisini çözmemek veya kapının kapı olduğunu saklamak için cephe malzemesi kapı boyunca döşenmiş. Mimaride verilen her karar, yani kurulacak veya kaçılacak her yeni ilişki, üzerine düşünülmesi gereken başka durumlar (problemler) doğurur; bağlantı olarak kullanılan köprünün duvara toslaması veya daha da dikkatli bakılınca görülen acil çıkış kapısı kolu tesadüfi, talihsiz ve gülünç ilişkiler olarak kalıyor.
Galerinin içinden, Kütüphane Çıkmazı ile Miralay Şefik Bey Sokağı’nın birleşimine açılan cephesine doğru bakıldığında tanımlanan ekranın (çerçevenin) bize neyi sunduğunu düşündüm, zaman içinde güvercin pisliğine bulanacak siyah yatay strüktürden başka…
Herhangi bir ürünü, özellikle mimari bir yapıtı eleştirmek çok kolay olabiliyor. Burada yapılan tüm “eleştirilerin” kişisel görüş olduğunu belirtmek isterim. Şehrin merkezinde, politik geçmişi olan bir meydanda, politik ve kültürel tarihe sahip bir kültür merkezi imhasının ve inşasının pek kolay olmadığını yalnızca tahmin edebilirim.
Ancak yeni AKM binası da dahil (özellikle) ek binanın buraya ait olmadığını; verilen kararların her ölçek için ilişkisiz olduğunu; binanın tasarım dili, tekniği, materyal ve sunduğu mekânsal olasılıklar bağlamında hiçbir şekilde risk almadığını, bu yüzden de ulusal ve uluslararası mimari rezervimize bir katkısının bulunmadığını; kültürel, sosyal ve toplumsal yaşam dinamiklerimiz nezdinde de bugünün önem ve ihtiyaçlarından bağımsız tasarlandığını üzülerek belirtmek istiyorum.
{tüm fotoğraflar: Ecenur Yeşildağ}