Yufkacı Hezarfen

O yaz mahalleye bomba gibi bir haber düşmüştü: Yufkacı Susuz Dede’den uçacaktı. Kanatları yapmaya başlamıştı bile. Doğrusu uçacağını öğrendiğim güne kadar bizim mahallede bir yufkacı olduğunu bile bilmiyordum. Haberi duyar duymaz bütün çocuklar bizden birkaç sokak ötedeki dükkâna koşmuştuk. Kanatları dükkânının önünde, sokağın ortasında yapıyordu. Aslında uçmak için kanatlara ihtiyacı yok gibiydi, öyle çelimsiz, öyle ufak tefekti.

Çocukken yaz tatillerini İzmir’de, babaannemlerin yanında geçirirdim. Yaz boyunca Güzelyalı’nın sarı sıcak sokaklarında oynanabilecek bütün oyunları oynar, akla gelebilecek bütün haylazlıkları yapardık. Sabahtan sokağa fırlanır, İzmir’in o meşhur öğle sıcağı basınca evlere dağılınır, büyükanneye sırt kaşıtılır, öğle uykusu, sonra tekrar sokak, akşam yemekten sonra ya yazlık sinema ya sokak –genellikle ikisi birden– ta ki “Babaanne biraz daha” yalvarmaları artık para etmeyene kadar...

Yufkacının uçacağı haberi tekdüze hayatımıza heyecan getirmişti. Artık her sabah sokağa çıkar çıkmaz ilk iş dükkâna gidiyor, sonra gün içinde, oyun aralarında, yapacak daha ilginç bir şey bulamadığımızda mutlaka yine ona bir uğruyorduk. Yapımın her aşamasına şahit olmamız çok önemliydi.

Mahallede uçacak birine rastlamak her zaman mümkün olmadığı için yufkacının başı genellikle kalabalık oluyordu. Alışverişe çıkmış teyzeler, gelip geçenler, meraklı mahalleli, dikilip öylece seyrediyordu. O ise herhalde çalışırken rahat olduğu için altında çizgili pijama altı, üstünde fanila, ciddi bir çekirge gibi, yere yatırdığı kanat iskeletinin bir o yanına bir bu yanına sıçrıyor, mahalle marangozuna önceden kestirip yanına yığdığı çıtaların arasından gözüne kestirdiğini seçiyor, yerine çakıyor, geri çekilip çılgın mucit edasıyla eserini süzüyor, bir yandan ivecen hareketlerle kanadı yaparken bir yandan millete laf yetiştiriyordu. Orasına şunu çaksa daha iyi olmaz mıydı? Burasını inceltse taşır mıydı? Ya fırtına çıkarsaydı? Paraşüt takacak mıydı? Bunlar gibi meselenin özüne ilişkin, aklı başında soruları cevapsız bırakmıyordu. Herkesin bir fikri vardı, kimine göre tabii ki uçamazdı kimine göreyse tabii ki de uçardı, Hezarfen nasıl uçmuştu, hem de beş yüz yıl önce...

Öte yandan yufkacı uçacak diye mahalleli börek yapmaya ara verecek değildi! Yapım çalışmaları sık sık yufka satışı için bölünüyordu.

Proje çok basitti: Düz bir kalasın bir ucunda, ahşaptan dar uzun dikdörtgen bir kanat, diğer ucunda kanadın minyatürü gibi kuyruk kanatları ve üstünde dikine üçgen şeklinde bir kuyruk. Kanat düz ve köşeliydi; hiçbir yerinde bir kavis, bir eğri, bir yuvarlaklık yoktu. İskeletin üstü önce brandayla kaplanmış, sonra ağır olduğu için branda naylonla değiştirilmişti. Pilot kendini gövde kalasının kanadın alt tarafına denk gelen kısmına çaktığı 10-15 tane pantolon kemeriyle kanatlara bağlıyordu.

Sonunda büyük gün geldi çattı. Uçuş, o saatlerde denizden karaya esen imbat elzem olduğu için akşamüstü yapılacaktı. Susuz Dede’ye vardığımızda epey bir kalabalık birikmişti. Gazeteciler bile gelmişti.

İnsanlar caddenin üst tarafındaki bayırın İzmir Körfezi’ne hâkim tepelerine doğru toplanmış bekleşiyordu. Kanatlar çimenlerin üstünde duruyor, Yufkacı, eserinin yanında, mütevazı ama mağrur ve vakur etrafını saran kalabalığın sorularını cevaplıyor, gazetecilere kısa röportajlar veriyor, hatıra fotoğrafları çektiriyordu.

Uçuş rotasını açıkladı: Bulunduğumuz tepeden bayır aşağı koşarak caddeye varmadan Karşıyaka istikametinde havalanacak, Karşıyaka üzerinden Devlet Hastanesi yönüne dönüp iniş için tekrar Susuz Dede’ye intikal edecekti. Uçuş süresini, “Burdan Karşıyaka on beş dakka sürse, iskelenin üstünden dönsem, devlet hastanesi taş çatlasın on dakka, ordan burası da on, işte otuz beş-kırk dakka filan sürer” şeklinde tahmin etmişti.

Kalabalık sabırsızlanmaya başlıyordu. Yardımcıları, kanadı sırtına yükledi. Yufkacı ince bacakları üzerinde şöyle bir yaylandı. Onca kemerin bağlanması biraz zaman aldı. Yardımcılar çekildi, çelimsiz gövdeye kanatlar sanki biraz ağır geliyordu. Seyirciler kenara açıldı, pist boşaltıldı, yufkacı kanatların izin verdiği ölçüde şöyle bir ufka bakmaya çalıştı ve yanında hiçbir uyarıya kulak asmayan çocuklarla bayır aşağı koşmaya başladı.

Hafifçe engebeli arazide koşuşu, kanatların ağırlığı ve havalesinden olsa gerek biraz sarsakçaydı. Koşuyor ama bir türlü havalanamıyordu, arada havalanacakmış gibi zıplıyor, yere düşünce kanatların ağırlığıyla hafif esniyor, çöküyor, arada tökezliyor ama koşmaya devam ediyordu. Uçacakmış gibi değil de ağır bir yükü bir yere yetiştiriyormuş gibiydi.

Caddeye ulaştığında hâlâ uçamamıştı. Güçlükle durabildi.

Şaşırmış görünüyordu, sanki uçamayacağını hiç hesaba katmamıştı. Yufkacının duygularını anlamak zordu belki ama kalabalıktaki hayal kırıklığı ortadaydı. Kimse eğlencenin bu kadar kısa sürmesini beklememişti. Ama alanı terk de etmemişler, yufkacıya ikinci bir şans verdiklerini göstermişlerdi. O tekrar denemek için çarmıhı sırtında yokuş yukarı tırmanmaya başladı. Tepeye ulaşınca, kuyruk oturmasına izin vermediği için mecburen ayakta biraz soluklandı. Arkadaşları ilk denemenin başarısızlığından doğal olarak etkilenmiş, mütereddit bir tezahüratla moral vermeye çalışıyordu.

İkinci deneme de başarısızlıkla sonuçlandıktan sonra, bir üçüncüsü için Sisifos gibi tekrar yukarı tırmanışı yürek paralayıcıydı. Bitap düşmüş, nefes nefese, kan ter içinde, üçüncü deneme için güç toplamaya çalışıyordu. Aslında uçamayacağını bizim gibi o da anlamıştı ama uçmaya olan sarsılmaz inancını ve inadını bize göstermek için sanki bir kere daha deneyecekti. Kalabalık yavaş yavaş dağılıyordu. Biz kaldık.

Üçüncü koşu uçmaktan ziyade yere yapışmamak üzere yapıldı, başarılı da oldu. Yufkacı yıkılmadı, ayaktaydı ama bir daha yukarı gelmedi.

Ertesi sabah meraktan dükkâna uğradığımızda hiç üzgün görünmüyor, öyle ya da böyle şöhreti yakalamış, etrafındakilerle durum değerlendirmesi yapıyordu. Kim bilir belki bir gün yufka açmaktan kurtulmanın uçmaktan daha kolay yollarını bulacaktı.

Susuz Dede, Göztepe, İzmir, 1977,
kaynak: İzmir Tarih

İzmir, Kağan Önal