SPoD, DEMOS, Havle Kadın Derneği, Politikada İyilik Hali, Pozitif Dayanışma, KuirGaming ve Van Star Kadın Derneği işbirliğiyle gerçekleştirilen Anlatı Gücü İttifakı sergisinde Trans Hafıza Kolektifi, Belit Sağ, Cansu Yıldıran, Fatma Belkıs, Furkan Öztekin (Ceyhan Fırat ile), Kiki GgNash, Nejbir Erkol, Serdar Soydan, Gregg Bordowitz, Marina Papazyan, Jilet Sebahat, Üzüm Derin Solak ve Zeyno Pekünlü'nün üretimleri bulunuyor. 9 Ocak-9 Şubat 2025 tarihleri arasında Barın Han’da gerçekleşen serginin küratörlüğünü Onur Karaoğlu ve Alper Turan, koordinatörlüğünü Berfin Atlı (SPoD) üstlendi.
Küratör-yazar Derya Bayraktaroğlu’nun Anlatı Gücü İttifakı sergisinin küratörleri Onur Karaoğlu ve Alper Turan ile Barın Han’da gerçekleştirdiği söyleşide ittifakın sanatsal eylemlerine, ortaya çıkmasına vesile olan kolektif sürece ve izleyiciyle buluşmasına dair sergi küratörlerinin izlenimlerini dinliyoruz.
Derya Bayraktaroğlu: Serginin konularından biri kamusal alan. Alan çoktandır eleştirel düşünceye ve protestoya kapalı. Kadınlar, lubunyalar ve kış saati uygulamasındaki işçiler ve çocuklar sokakta tedirgin, moralsiz. Gençler dışarı çıkamıyor çünkü sosyalleşme maliyetli. İçerdiği tartışmaları ve açılış atmosferini bu koşullarda düşündüğümde sergi genişliyor. Bir alan kuruyor diyebilir miyiz?
Onur Karaoğlu: Böyle zamanlarda bir araya gelmenin alternatif yollarını aramamız gerektiğini düşünüyorum. Açılışa gelen çoğu insan “Bizim buna ihtiyacımız var” diyordu. Bu sergide toplumsal cinsiyet karşıtı söylemlerle mücadele için sivil toplum kuruluşları ve sanatçılar tarafından oluşturulmuş bir alan var. Herkesi oraya davet ediyoruz. Sergi, bir araya gelmek isteyip gelemeyen insanların ortaklaşacağı bir zemine dönüştü. Bu açılardan bana uzun zamandır sahip olmadığımız yeni bir kamusal alan gibi geliyor. Bunun bir değeri var. Bu sürdürülebilir mi, başka şekillerde tekrarı olabilir mi bunu da görmek istiyorum.
Alper Turan: Bir süredir çeşitli mecraların kamusallığı üzerine düşünüyorum. Bir şiir okuması kamusal alan mıdır, tiyatro ya da sinema salonu kamusal alan mıdır? Sergi format gereği sanki hep kamusal. Belirli bir süreye dayanan sanat izleme mantığından farklı biçimde, istediğinde kapıdan girip çıkabildiğin gerçek bir alan olması sebebiyle özel ile kamusal alan arasındaki ayrımı kırıyor. Bu alana ihtiyacımız var. Kuir sergiler yapan biriyim. İki yıl önce Poşe'de yaptığım sergiden veya daha önce Amerikan Hastanesi’nde yaptığım Pozitif Alan sergisinden bu yana, her geçen yıl alanın daha da daraldığını görüyorum. Sanat ortamlarında daha rahat hareket edilebilirken işin içinde hak savunuculuğu yürüten yapılar olduğunda, sergi daha büyük bir bakışın altında. Dernekler o bakışın altında yön bulmak zorunda. Geçtiğimiz günlerde sergiyi İsviçreli sanat tarihçi bir kadın ziyaret etti. Açılışta da buradaymış ve gördüğü beraberlikten etkilendiği için sergi hakkında yazma fikriyle yeniden geldi. Şehre yeni gelmiş, kimseyi tanımıyor, bağlamı bilmiyor. Bana ülke gündemleriyle ilgili sorular sordu. “Gey barlar da yasaklanacak mı?” diye sordu. Muhtemelen hayır, yasaklanmayacak. Varolmamızla ilgili bir sorun olduğu açık ama asıl sorun bu oluşun politik bir alana dönüşmesi. Sadece bir arada olmak değil, birlikte söz söylemek.
Derya Bayraktaroğlu: Sergi yayınındaki yazılarınızda serginin bir misyondan ortaya çıktığına değiniyorsunuz. Küratörler olarak aciliyet mi duydunuz yoksa davet mi aldınız?
Onur Karaoğlu: Alan kurmayı bir sergi yapma fikrine doğru genişleten SPoD (Sosyal Politika, Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği) oldu. Anlatı konusunda sanatsal bir proje üretme isteğiyle geldiler. Bunun nasıl olabileceğiyle ilgili başlangıçta fikirleri yoktu. Sivil toplum kuruluşlarının ortak alan inşa etme olasılığıyla ilgilenmesini önemli buluyorum, yaptıkları işlere inanıyorum fakat bizi birleştiren bir şey yoktu. Birleşmek önemli olan kısım gibi geliyor bana. Sergi, savunuculuğunu üstlendikleri şeye buradan da bir kanal açılabileceğini, ortak iş yapma yoluyla alan yaratılabileceğini gösterdi.
Derya Bayraktaroğlu: Bir eşitlik söylemi inşa olurken diğeri geriye atılabiliyor, kimlik siyasetinin açmazlarından biri bu. İttifakın üyesi platformların çok çeşitli diğer toplumsal hareketlerle dayanışma çabası ise malum. Bu doğrultuda süreçle ilgili izlenimlerinizi duymak isterim. İttifak üyelerinin beklentileri nelerdi? Dolanıklıklar tasarlayan bu sergi kimlik ya da görünürlükle nasıl ilişkileniyor?
Alper Turan: Kimlik siyaseti bir kapan, işe de yarıyor, içine de kapatıyor. İttifakı nasıl kurguladığımızdan ve nasıl işlediğinden bahsederek yanıtlayabilirim soruyu. Dernekler bir ittifak oluşturdu ve bize bir ittifak olarak yaklaştı. İlk görevimiz ittifakın temel misyonuna cevap vermekti. Hem bu misyonla hem de derneklerle bire bir ilişki kurabilecek sanatçıları düşündük ve sürece davet ettik. İlerleyen zamanda toplantılar yürüttük. İttifak üyesi derneklerin bulunduğu ve sanatçıların da pratiklerini sunduğu bir karşılaşma anı yaratmaya çalıştık. İlk toplantıda herkese taleplerini sorduk. Havle'nin (Havle Kadın Derneği) görünür olmak isteğini dile getirdiğini hatırlıyorum. Talepleri dinlemek bizim için kolaylaştırıcı oldu. Talep ediliyorsa bunu gerçekleştirmeliyiz diye düşündük. Cansu Yıldıran da Havle ile işbirliğinde buna istekliydi. Şu da var, Havle Müslüman feminist kadın+ üyelerden oluşan bir dernek olarak, feministler, lubunyalar ve Müslümanlarla kesişimde bulunan önemli bir üçgen içinde. Görünürlük taleplerini anlıyorum ve destekliyorum. Kiki (Kiki GgNash) ve Üzüm’ün (Üzüm Derin Solak) işleri, Trans Hafıza Kolektifi’nin üretimleri, Furkan Öztekin’in trans kadın Ceyhan Fırat ile jenerasyonlar ve şehirlerarası kurduğu bağı yansıtan işini düşündüğümde sanat ortamlarında yer edinememe veya gerekli ilgiyi görmemeye karşı burada trans görünürlüğünü belirginleştirmeyi önemli buluyorum.
Onur Karaoğlu: Sivil toplum kuruluşlarına sergiden ne beklediklerini sorduk. Doğrudan üretime dahil olmak isteyip istemediklerini duymak istedik. Sanatçılarla birlikte ittifakın işleyebileceği uygun bir alan yaratma gereği duyduk. Havle’nin talebini sanatçıya (Cansu Yıldıran) iletip “Cansu Havle ile çalışsın” şeklinde bir kurguyla ilerlemedik. Organik bir biçimde oldu. Ruken Ay ile Belit Sağ’ın işbirliği de öyle oldu. Kim kiminle eşleşebilir diye düşünmedik değil ama bir istekli hep kendiliğinden çıktı.
Derya Bayraktaroğlu: Barın Han’ın mimari karakteristiği, serginin önündeki risklerin yanı sıra ittifak üyelerine eşit alan tanıma gibi karmaşık bir set var önünüzde. Bu durum yerleşim kararlarınızı nasıl etkiledi?
Onur Karaoğlu: Serginin güvenliğinden endişemiz Belit'in işinin yerleşimine yansıdı mesela. Açılışta mekânın terasına Belit'in videosunun içinden geçerek çıkılıyordu. Zor verdiğimiz bir karardı. Bu bir sanatçı için ideal durum değil ama daha izole ve güvenli bir yer olan terası kullanmalıydık. Açılış akşamı teras haricinde, bina girişi/sokak tarafında da rahat ettik ama bunun böyle olacağını bilemezdik.
Alper Turan: Tavana asılı işler ile kaideler mekâna yapışmayan, tam da ilişmeyen bir yapı kurma fikrini gerçekleştirmek içindi. Kaçak olma, her an başka bir yere gidebilme hâlini yansıttı. Kapatılma tehdidi baştan beri karabasan gibi tepemizdeydi. Dön-Dün Bak sergisinin deneyimi olduğu için elimizde, enerjimizin büyük kısmı bu sergi kapatırlırsa ne yapacağız diye düşünmeye gitti. Sanatçılara, işlere, izleyici lubunyalara, ittifaka ve içinde olduğumuz koşullarda kendimize bir güven oluşturabilmemiz lazımdı. O durumda ne yapabileceğimiz hakkında düşündük.
Derya Bayraktaroğlu: İttifakın sınırları net ve belirliydi bunu anlıyorum. Peki bu ittifak hayalinizde nasıl büyür?
Alper Turan: Kimsenin sahiplenmediği Filistin konusu mesela. Dahil edemediğimiz hayali ittifak üyeleri var. Yabancıların Global Majority' dediği şeyin içinde kim varsa, tamamı.
Onur Karaoğlu: Örneğin göçmenler eksik. Azınlık dediğimizde şunu da düşünüyorum, azınlıkların hakları sınırlandığı için temsiliyete ihtiyacımız olsa da kadınlar mesela, azınlık mı? Kadınlar azınlık değil, hatta çoğunluk.
Alper Turan: Evet. (Gülüyor.)
Onur Karaoğlu: Mesele şu: Politik olarak çemberin dışında kalanların hayatı sorunla doluyor. O yüzden baskın politikaların dışında kalan herkes aslında bu ittifakın üyesi. Bu bakımdan bu tartışma ya da sergi, azınlıklarla hiç alakalı değil.
Alper Turan: Zeyno Pekünlü’nün ilk toplantılardan birinde öne attığı bir fikri uygulayarak, eğer bizim sergimiz de Dön-Dün Bak gibi kapatılacak olursa sergimizden bir seçkiyi kendi programlarına dahil etmelerini tahahhüt etmek için İstanbul’da aktif kurumlara, mekânlara, aktörlere bir posta gönderip onları bir “sergi ittifakı anlaşması” yapmaya çağırdık. Biz kendi sergimizde bir borç hissiyle Dön-Dün Bak sergisinden seçkilere kendi sergimizde alan yarattık, aynı şeyi başkalarından da talep ettik.
Derya Bayraktaroğlu: Cinsiyet eşitliği talepleri veya toplumsal cinsiyet söylemleri kimi zaman devlet ve iş dünyası tarafından olumlandı, kullanıldı. Kapitalizm bunları pembeye boyama gibi ticari stratejilerle oyuyor, devletler ise gerek gördüğü zamanlarda yok sayma, sansür gibi yöntemlere başvuruyor. Anlatı Gücü İttifakı’nın ne gibi yöntem ve araçları var?
Alper Turan: İşbirliği. Cross-pollunation denen çiftleşme hâli. Toplantılar ve karşılaşma anları yaratmak önemli. Birinin ya da ötekinin deneyiminden bir sanat işi üretmek için değil, sürecin tanığı olmak, süreçten öğrenmek ve ondan anlam çıkarmak için. Bu küratoryal pozisyonumun değerli bulduğum kısmı aynı zamanda. Sergideki işlerin çoğunun iki boyutlu olması da bir ortaklaşmaydı. Zeyno’nun işi tam da böyle bir yerden geliyor; ittifakın toplantı notlarına bakıp, bu toplantı notlarındaki bilinçdışı karalamalara, notlara, madde numaralarına bakıp bunları gösteriyor.
Onur Karaoğlu: İşbirliği. Aşamaları olan, sorgulamalar içeren işbirliği. Kendi pratiğini bir kenara koyup sürece dahil olmak ne demek, bunu sorgulamak. Sonra bunu da geride bırakıp işbirliğine odaklanmak, işbirliği yollarını aramak. Ayrıca işlerin tamamı yeni üretilmiş işler. Yeni üretimlerle ilerleyeceğimize baştan karar vermiştik. Belli bir çerçeve içinde kararlılıkla yeni söz üretmekti bu.
Derya Bayraktaroğlu: Çoğu işin iki boyutlu olması nasıl araçsallaşıyor? Sanatçılar bu geometride tesadüfen mi birikti?
Alper Turan: Süreç bunu söyledi ve getirdi. Anlatı gücü altında toplanan tüm bu insanların ilk toplantılardan itibaren iki boyutlu biçimlere yönelmesi ilginç ama Furkan’ın kâğıt kolajlarını düşünürsek çoğunlukla böyle çalışıyor, biliyorsun. Fatma Belkıs çoğaltılan materyalle zaten uğraşıyor. Nejbir Erkol A4 kâğıtlara basılan gündelik hayatta sürekli karşılaştığımız “ARIZALIDIR” yazısına bakmak istedi. Herkesin yazıya, baskıya yönelmesi bize burada politik bir anlam olduğunu düşündürdü.
Anlatı Gücü İttifakı sergi görüntüsü (Nejbir Erkol, Fatma Belkıs, Serdar Soydan işleri), fotoğraf: Zeynep Fırat
Onur Karaoğlu: Sanatçıların tercihleriydi tamamen. Politik bağlamı yaratan işlerdi. İşler oluştuğunda bütüne bakıp “Bütün nedir”i kuracaktık ama gelen bütün dağınık değildi. Biz de hasat etmeye çalışmadık. İşler iki boyutlu belirdikten sonra onları duvara asmamaya karar verdik. Bu sergi tasarımcılarının (Doruk Çiftçi, Kubilay Ercelep) görüşüydü. Duvara asmama fikriyle geldiler. Hiçbir işi duvara asmamanın da bir sözü var, bunun üzerine düşündük. İşleri nasıl üç boyutlu kılabileceğimizi düşündük. İşlerin havada asılı olması bununla ilişkili. İki boyutlu şeylerin arkasına geçmek isteriz fakat izin vermez. Örneğin film setlerindeki kâğıt dekorların yalnız önü üretilir. Onun bir ilüzyon olduğunu da bilirsin. Bu aynı zamanda anlatının doğasına dair bir şeydir. Anlatılanın ne kadarına temas edebilirsin? İçine veya arkasına geçebilir misin?
Derya Bayraktaroğlu: Sanatta anlatı oluştururken veya arşivle çalışırken kuir hakkaniyetin veya samimiyetin ölçütü sizce nedir?
Alper Turan: Serginin içerdiği pratiklerle yanıtlayayım. Nejbir'in yaşadığı yerin doksan metre uzağına roket düşüyor bir gün. Yapay zekâ çeviri robotu bu deneyimi “Evin yakınına buket düştü” şeklinde algılıyor. Roket yerine buket. Sanatçı da arızalı, glitch’li olanı hatalı hâliyle kullanmaya çalışıyor. Başka bir sergisinde arşiv disklerine bilgisayar virüsü bulaşınca imajları bulanık hâlde gösteriyor. Bu gibi sürçmeleri de dahil ediyor işlerine. Belit'in sergideki işlerinde, sanatçının “yaralanabilir bir gözlemci” olması durumu var. Belit başkalarının (Sevil Tunaboylu ve Ruken Ay) hikâyelerini, sansür hikâyelerini dinlememiz için bir alan yaratıyor. Belit’in işleri sansürleneni, yalnız bırakılanı yalnız bırakmamakla ilgili. Furkan Öztekin 2019’dan beri birlikte türlü işler ürettiği ve bu işbirliklerinin bir noktasında kaybettiğimiz Ceyhan Fırat’tan miras aldığı, Fırat’ın hem kişisel arşivi hem de sanat külliyatından beslendiği, ilham aldığı işlerine bu kez daha eleştirel bakıyor, anlatıcının güvenilirliğini araştırıyor. Bir külliyat ve hayat hikâyesi miras edinmiş biri olarak kendi hikâyesinin Fırat’ın hikâyesine karışmasını inceliyor. Fatma Belkıs’ın işi de anlatıya dair ilginç bir şey yapıyor, iki ayrı kaide üzerinde bir metnin iki ayrı parçasını sunuyor. Birinci metin kurgusal bir hikâye; bir kadının gündelik hayatından bir parça. Bir erkek tehdidiyle karşılaşıyor ve onu öldürüyor. İkinci metin, ilk hikâyenin yazarının iki avukatla yürüttüğü müzakere anını gösteriyor, kadının bu cinayetten hangi şartlarda suçlu tutulabileceğini tartışıyorlar.
Derya Bayraktaroğlu: “Eril sanat muğlaklığa sığınır” diyordu 70'lerde feministler. Sanatın seçkin zümrelere yönelik sofistike bir alan gibi kurulmasını eleştiriyorlardı. Öte yandan, belirlenemezlik kıymetli bir kuir muhasebe ve izlek. Sergide tüm anlatılar erişime açık değil; kesitler, semboller var. Mekândan içeri giren bir izleyici sergi metinlerini okumadan izleme özgürlüğünü kullanıyor diyelim. Serginin konularına dair deneyimi yok. Nasıl ilişkilenecek? Onur, yazında izleyiciden içinden geçtiğimiz döneme ait tutunacak yeni bir karşı dil bulmalarını, sergiye bu gözle bakıp ilerlemelerini istiyorsun. Bu serginin izleyicisi atanmış mı, öngörülebilir mi?
Onur Karaoğlu: Zor bir soru. Evet öngördük demek istiyorum. (Gülüyor.)
Alper Turan: Ne! Öngördük mü? (Gülüyor.)
Onur Karaoğlu: Kendinden ve kendinden referansla ortaya çıkıyorsun ya aslında hep. Birinci izleyici kendin oluyorsun. Buradaki sanatçıların üretimlerine güçlü bir inancım var. Ortaya koydukları anlatı ihtimallerini vaatkâr görüyorum. Değindiğin ihtimalle de ilgileniyorum. Annemi yakın zamanda kaybettim. Benim üretimlerimle zor ilişki kuruyorduysa da anlamaya dair bir uğraşı vardı. Bunu biliyorum çünkü bunu belli ederdi. Bu serginin bu tür bir çabaya açık olduğunu biliyorum. Girişte bulunan Nejbir’in işi on dokuz metre boyunca tekrarlayan şekilde arıza yazan bir şeyin içine girmek bana davetkâr bir oyun, açıklık gibi geliyor. Öngörmedim ama Serdar Soydan’ın işi çok ilgi görüyor. Belki de belgesel bir tarafı olduğu ve gazete küpürlerinden oluştuğu için izleyicinin bu işle yoğun bir ilişki kurma talebi var. Serginin herkesin açıklığına dair ve ona yönelik bir tarafı var.
Alper Turan: Serginin kolay erişilebilir çok anı var. Serdar’ın kuir hafızamızda gölgede kalmış Kudret Şandra, Adnan Pekak, Zenne Necdet’e dair küpürleri sunduğu arşiv çalışmasından Üzüm’ün ikonik bir İstanbul karesine yerleştirdiği bir trans kadın ile non-binary kişiyi gösterdiği fotoğraf karesine, Trans Hafıza Kolektifi’nin cömertçe paylaştığı Dön-Dün Bak sergisinden devralınan trans hareketine dair eylem videoları, sözlü tarih çalışması ve öz-yayınlara ya da Fatma Belkıs’ınki gibi açıp okuduğunda seni içine alacak, doğrudan anlatı kuran diğer işlere değin içine girmesi kolay anlatılar var. Semboller evet var, bazı işlerde anlatı belki daha az görünür, daha muğlak. Fakat genel olarak bu serginin içine girmek çok zor gelmiyor bana. Kafamda hep on sekiz yaşında bir öğrenci var. Sanki sergilere hep on sekiz yaşında biri gelecek, ne alabiliyorsa alacak. Aldığı bir anahtar kelime de olabilir. Belki önündeki on yıl boyunca değil ama bir gün anlayacak, hatırlayacak. Üstenci duyulmasından çekinerek şunu da söylemek isterim, bazen işimizin odadaki en akıllı kişiye konuşmak olması gerektiğini düşünüyorum. Bu da bir alan yaratmaktır. Önemli olan, onun için, bunun için, diğerleri için o alanları dengede tutmak.
Onur Karaoğlu: Açılışta çok sayıda genç arkadaş vardı. Onlara motivasyon olmasını umarım. Yine de serginin izleyiciyi koşullayan bir hâli ve sözü var mı, şüpheliyim. Sergi böyle anlaşılıyor olabilir, bir vaadi var gibi görünebilir ama yaptığı bu değil. Anlatıların küçük kıvılcımlarını barındırıyor.
