“Yazmaya o kadar geç başladım ki, hâlâ çok erkendi” diye başlar Kırmızı Kazak isimli kitabına Meltem Gürle. Sonrasında kendisinin de söylediği gibi, kitap okumayı çok seven, tabiri caizse “kitabi” insanlar için yazmanın ne kadar büyük bir yük olduğunu ima eder aslında bu sözleriyle. İmgeler yoruma daha açıktır, fotoğrafçı ne kadar uğraşırsa uğraşsın herkesin kendi görmek istediğini görmesi olasıdır. Hele ki konu kent gibi karmaşık, katmanlı bir olguysa fotoğrafçının elinde olan tek şey ışığa ve gerçekliği nasıl çerçeveleyeceğine karar vermesidir. Buna benzer kaygılarla ben de ilk başta elimdeki Antakya fotoğraflarıyla ne yapacağımı bilemedim ve hatta yazmaktan kendimi alıkoydum. O kadar hassas bir konuydu ki ne zaman söylersem söyleyeyim ya geç kalmışım ya da erken söylemişim hissine kapılacaktım. Dahası zihnimde Donna Haraway1 ve Susan Sontag yan yana gelmiş, bana “Neden bu konuda yazmak istiyorsun?” diyorlardı. “Neden kendini bu konuda fikir belirtmek için yetkili gördün?” Sanırım depremden sonra karşılaştıklarımdan, gördüklerimden etkilenmiş sıradan biri olarak yalnızca bunu paylaşmak istiyor olabilirim. Belki kırılganlık, deprem, çevresel ve kentsel adalet gibi kavramlara olan kişisel ilgim de beni yazmaya itmiş olabilir, ancak bahsettiğim sorulardan dolayı yazıya kişisel motivasyonumu ve pozisyonumu belirterek başlamak istedim. Yani Antakyalı olmayışımı, hatta Antakya’yı ilk defa depremden sonra gördüğümü, şehirle tek bağımın da “Deprem sonrası mimarlık bilgimizi kullanarak nasıl birlikte iyileşebiliriz” kaygısıyla yola çıktığımız bir tasarım stüdyosunun2 paydaşı olmak olduğunu belirtmeliyim.
Yazının başlığına da ilham veren Susan Sontag’ın kitabı Başkalarının Acısına Bakmak3 temelde fotoğraflar ve ona eşlik eden düşünceler aracılığıyla asıl sorgulamak istediğim meseleye değiniyor. Çünkü Sontag nasıl savaş fotoğraflarının başlı başına bir retorik kurduğunu, olguyu tekrarlayarak çoğalttığını, dolayısıyla da basitleştirdiğini söylüyorsa aynısı depremden sonra yıkılan kentleri anlatan fotoğraflar için de geçerli olabilir. İlk başta çarpıcı olan birçok imge görüldükçe basitleşir. Van Gogh resimlerinin çoraplarda ya da nevresimlerde basıldığını gördükçe sıra dışı olanın gündelik hâle gelmesinden rahatsızlık duyarım; çekincem belki biraz da bu yüzdendir. Depremle ilgili aylardır gördüğümüz imgelere geri dönersek, evet Sontag’ın söz ettiği anlamıyla belki savaş fotoğrafları kadar politik anlamları yoktur, ama kesinlikle arkasındaki siyaseti de tartışmamız gerekir. Bu yıkım imgeleri de en az Robert Capa’nın sayısız savaştan raporladığı fotoğraf kadar çarpıcıdır. Çünkü Sontag’ın da dediği gibi “Elbette bir kent alanı etten kemikten yapılmaz. Hatta eğilip bükülmüş binalar, neredeyse sokaklarda yatan bedenler kadar dikkat çekicidir.”4 Başka bir deyişle, bizlere kendi kurduğumuz dünyaların ne kadar kırılgan olduğunu hatırlatan bu imgeler de “gösterilmeye değer sayılan acılar”dandır. Bunlar da diğerleri kadar yoruma açıktır, kimisi için insan bilincinden azade bir “doğal” afeti5 ifade ederken, bazıları için derin toplumsal ve mekânsal sorunların başka bir tezahürü olabilir. Çünkü kentleri “biz” kurduk, tabii “biz”in kim olduğu da bir o kadar politiktir. Arkasında birçok sınıfsal, etnik, politik çelişki gizlidir. Yine de belirtmek gerekir ki fotoğraflar “biz”e belirli bir mesafeden başkalarının acısına bakma olanağı sunarak bu felaketleri hatırlamamızı sağlar, bizim için felaketi gerçek kılar. Fotoğrafların arkasındaki düşünceleri, çekilme koşullarını ve fotoğrafı çekenin pozisyonunu tanımlamak işte bu yüzden önemlidir.
Antakya ziyaretimiz öncesi öğrencilerle depremin yalnızca mimarlık ve şehircilikle ilgili değil, psikolojik, ekolojik, politik, ekonomik birçok katmanı olan zor bir konu olduğunu sık sık tartıştık, Antakya ile ilgili yazılan bazı raporları6 okuduk, iyimserlikle önerilerde bulunmaya çalıştık. Ancak biri haziran diğeri temmuz ayında gerçekleşen iki ziyaretimiz boyunca karşılaştığımız manzaralar tüm ön çalışmalarımıza rağmen şok ediciydi. Bir zamanlar içerisinde hayatın normal akışında devam ettiğini hatırlatan tabelalarla süslü çarşıların ve içerisinde artık sakinleri yaşamayan apartmanların yanından geçerken yıkımın akla gelmedik hâlleriyle karşı karşıya geldik. Arsuz, İskenderun gibi ilçelerde sosyal hayat canlanmaya başlamış diye düşünürken birdenbire molozların temizlenmiş olduğu bir apartman boşluğuyla karşılaşmak bizi kendimize getirdi. Molozlardan ya da kontrollü yıkımlardan toplanmış inşaat demirlerinin yüklendiği kamyonlar, pencereleri ve kapıları sökülmüş evler, dağılmış kaldırımlar, kültür varlığı olduğu tabelalar aracılığıyla hatırlatılan molozlara baktıkça normalleşti. Antakya kent merkezinde ise konteynerlerin konumlandığı bölgeler ve şehir merkezindeki bir pazar haricinde güvenlik görevlileri dışında neredeyse kimseyle karşılaşmadık. Pazarda ve konteyner kentlerde geçirdiğimiz vakitlerde ise imkânı olan birçok kişinin başka şehirlere göç ettiğine, çoğunlukla en kırılgan grupların burada kalmak durumunda kaldığına şahit olduk. Yani depremin coğrafi bir yerinden edilmeyle sonuçlandığının ve bu yerinden edilmenin herkes için aynı şekilde gerçekleşmediğinin altını çizmek önemli olacaktır. Fotoğraflar da bu mecburi yer değiştirmenin bir sonucu olarak çoğunlukla insansızdır; yalnızca çadırkentte aileleri çevre ilçelere çalışmaya gittiğinde mekânı sahiplenen çocuklar, yeni yerleşimler için gerekli altyapıyı kurmakla görevli işçiler ve hayvanlar göze çarpar. Sontag’ın açtığı tartışmaya geri dönersek, bu acılarla fotoğraflar aracılığıyla hakiki bir bağ kurabileceğimize ben kişisel olarak inanmıyorum. Ancak zaman zaman karşımıza çıkmalarının bizi depremden zarar gören kentlerin “nasıl ve kim tarafından”7 yeniden kurulacağıyla ilgili daha çok düşündüreceğine ve konumun önemini temsil edeceğine inanmak istiyorum. Yani başkalarının acısından bakmak ne kadar zor olsa da kentleri yıllar içerisinde üretilmiş toplumsal değeriyle birlikte görmek ve sahip çıkmak da bir o kadar elimizde.
{fotoğraflar: Özge Süvari, Antakya, 2023}1. Burada paylaşmaya çalıştığım fikirlerin kendi konumlanışımla ilişkili olduğunu hatırlatmakta fayda gördüm. Donna Haraway, “Situated Knowledges: The Science Question in Feminism and the Privilege of Partial Perspective” Space, Gender, Knowledge: Feminist Readings içinde (Routledge, 2016), s. 53-72.
2. TOBB ETÜ Mimarlık dönemi yaz döneminde Ramazan Avcı ile yürütücüsü olduğum tasarım stüdyosundan bahsediyorum. Ayrıca ziyaretimizde bize kendisi de Hataylı olan Seden Cinasal Avcı da eşlik etmiştir. Başta bu konuyu çalışma fikrini ortaya attıkları için ikisine ve stüdyo gezisi/süreci boyunca gösterdikleri hassasiyet için öğrencilerimize teşekkür etmek gerekir.
3. Kitap ilk olarak Regarding the Pain of Others ismiyle 2003’te yayımlanmış, Türkçe çevirisini Osman Akınhay Başkalarının Acısına Bakmak olarak yapmış ancak ben yazıya “Başkalarının Acısından Bakmak” başlığını uygun gördüm. Susan Sontag, Başkalarının Acısına Bakmak (İstanbul: Agora kitaplığı, 2014).
4. Sontag, age, s. 6.
5. Eray Çaylı, İklimin Estetiği: Antroposen Sanatı ve Mimarlığı Üzerine Denemeler (İstanbul: Everest Yayınları, 2020).
6. Bunlardan biri olan ODTÜ TAÇDAM’ın hazırladığı “Antakya’nın Çok Katmanlı Kültürel Mirasının Deprem Sonrası Belgelenmesi, Hasar Tespiti ve Değerlendirmesi” başlıklı rapordur. Diğerleri de “Hatay Mimarlar Odası tarafından hazırlanmış “6 ve 20 Şubat 2023 Depremleri Değerlendirme Raporu” ve TC Strateji ve Bütçe Bakanlığı’nın hazırladığı “2023 Kahramanmaraş ve Hatay Depremleri Raporu”dur.
7. İlgilenenler yakın zamanda Hatay’ın yeniden inşası için Sivil Alan ve Arkitera’da çıkan haberleri inceleyebilir.