beklemeye tenezzül etmeyecek bir
insan olduğumu ve eğer bekliyorsam bunun karşılığında ödüllendirilmem
gerektiğini düşünüyordum.
Ama demek ki artık öyle değil. »
“İşte bu böcekler toprağın sıcaklığına göre mevsimlerin değiştiğini anlar. Biyolojik saatleri geçen yılları mevsimsel döngüler üzerinden sayar. Yüzeye çıkmaları için uygun olan vaktin geldiğini de böyle tayin ederler ve 17 döngü bitince, hepsi neredeyse aynı anda, bir iki gün içinde yer yüzüne çıkmış olur.”
Ya biri geç kalsaydı? Mesela o armut ağacının altındaki ağustosböceklerinden biri uyuyakalsaydı. Veya diyelim ki bir şey takıldı kafasına, öyle bir şey takıldı ki, çiçeklerin açtığını ve kuruduğunu, yazın geldiğini ve hatta geçmek üzere olduğunu fark etmedi. Ya diğer tüm ağustosböcekleri onu bırakıp giderse? O hayaller âlemine dalıp gitmişken, dengi olan tüm ağustosböceklerinin toprak üzerinde geçireceği vakti dolarsa, havalar da soğuyunca hepsi çoktan ölüp giderse ve bu koca dünyada yapayalnız kalırsa?
Bu yüzden ben, her zaman erken kalkmaya ve bütün randevularıma zamanında gitmeye çalışırım. Kimse beni beklesin istemem. Bunun karşılığında bekleyen ben olacaksam buna razı olurum; çünkü geç kalırsam benden önce varmış olanların çekip gitmesinden ve bir şeyleri kaçırıp bir daha asla yakalayamayacak olmaktan korkarım. Eskiden en çok övündüğüm şey erken kalkmak ve hiçbir yere geç kalmamış olmaktı. Artık değil.
Bir iki sene önce bir gece, konuşmama kararı aldığım konular hakkında konuşmaya başladım. O gece anlatabileceğim her şeyi anlatıp bitirdiğimde sabah olmuştu ve ben sarhoştum. Birkaç saat sonra uyandığımda katılmam gereken toplantı çoktan başlamıştı. Uzun bir çalışma günü olacaktı ve Cemal’den başka dört kişi daha vardı beraber çalıştığım. Beklememişlerdi tabii ki gelmemi. Dahası, içimde kalanları anlatmanın getirdiği yorgunluk ve sarhoşlukla çalıp duran telefonumu duymadan uyurken Cemal onunla beraber bekleyen diğerlerine demişti ki:
“Ne olduysa oldu, yapacak bir şey yok, biz işimize bakalım.”
Ben öğleden sonra utanç içinde geldim. Açıklama yapamadım, çünkü bilmiyordum ne diyeceğimi, genelde böyle şeyler başıma gelmezdi. Kendimi affettirmek için herkese kadayıflı muhallebi aldım. Yediler mi hatırlamıyorum.
Yani ben isterim ki onlar beni beklemesin ve varsayarım ki zaten beklemezler de. Onlar planlarını yapar, ben onları bulurum veya bulamam ama bulamamak da bu hikâyenin razı geldiğim bir parçası olur. Ağustosböceği olsaydım mesela, o geç kalan ağustosböceği olma ihtimalini de düşünüp belki bir not bırakırdım beklemesinler diye.
“Toprak üstüne çıkınca durumum ne olur bilemiyorum; planlarınızı bana göre yapmayın.”
Ama öyle olmadı. Olmamış. Ömer’le kendimi bildim bileli ikimizin de galip gelemeyeceği bir rekabet içindeyiz. Tartışmalarımız gergin ve dramatik deneyimlerdi eskiden. Altı ay önce görüştüğümüzde pek tartışmamıştık, artık ikimiz de çok sakindik aksine. Geçmişte birbirimize kırıldığımız zamanlardan bile bahsetmiştik ama bunlar çözümsüz sinir krizlerine dönüşmemişti. Eve dönerken ikimiz de şaşkındık ama özgüvenimize diyecek yoktu. Büyüdük, olgunlaştık vesaire. Bu görüşmeden altı ay sonra yani geçenlerde bir akşam yemeği için tekrar buluştuk. Ömer yemekten sonra pencere kenarında sigara içerken çocukluğumuzdan beri onunla yeterince gurur duymadığımı söyledi. “Acaba yeterince göstermiyor muyum?” diye sorunca da yeterli olmadığını söyledi. Bunu söylerken dünyanın yuvarlak olduğunu söyler gibi kendisinden emindi. Ben bunları geçtiğimizi düşünüp çok şaşırdım; hani artık sakindik, hani ortak beklentilerimiz vardı? Aynı hafta Nazlı bir öğlen yemeğinde onu yeterince takdir etmediğimi söyledi. Halbuki takdir ediyordum, keşke daha fazla vakit geçirebilseydik hatta ya da daha kaliteli. “Fark etmez” dedi, “Ben hissetmiyorum.” Tarif etmesi zor bir yorgunluk gelip üzerime çöktü. Ben yetişemedim. Onlar nereye gittilerse benden önce gittiler, benim de geleceğimi farz ettiler, gelmemi beklediler, bense hiç orada değildim.
Aron Aji bir ödül konuşmasında İngilizcede Türkçedekine göre çok fazla kelime olduğunu söylüyordu. Türkçede kelimeler birçok farklı anlama gelebiliyordu; bu yüzden Bilge Karasu’nun metinlerini İngilizceye çevirmek zorlu bir süreçti. İngilizce karşılıklar sınırlı geliyor, yetmiyordu.
Kimsenin kollarını kavuşturup beni beklediği yok tabii ki ama belli ki bir süredir bekledikleri bir şeyler var. Benim tahmin etmediğim şeyler. Ben de yapıyorum bunu. Yakın bir zamanda ben de beraber çalıştığım birisine, kendimden beklemediğim bir utanmazlıkla “Senden bir açıklama bekliyorum” demiştim. Bu talep, beklediğim açıklamayı almama yardımcı olmadı ama birbirimizden bir şeyler beklediğimiz için mutlu olduğumu fark ettim. Toprak altında uyuyakalsaydım Aslı bana bir not bırakırdı ve gittiği yerde beni de beklerdi. Yolda birilerinin peşine düşmememi ve yalnız kaldım diye düşünmememi de beklerdi eminim.
Sabahları evden çıkmadan kedime nereye gideceğimi ve ne zaman döneceğimi söylüyorum. Bazen geç kaldığım oluyor, birilerine ya da bir şeylere takılıp. O zaman kedime haber veremiyorum çünkü telefonu yok ve olsa da açmazdı muhtemelen. Ama eve döndüğümde koşarak geliyor yattığı yerden. Vazgeçmedi. Geç kalsam da kedim bekliyor. Düşündükçe inanılmaz geliyor.
Editörün Notu: Fatma Belkıs’ın Brood X isimli otobiyografik deneme dizisi iki ayda bir yeni metinlerle devam edecek.