Bir Devri Yeniden Yaratmak

Bir dönem dizisini yapanların izleyiciye gerçeklik borcu var mıdır? Tarihi kim yeniden yazabilir ya da izleyici kime bir dönemi sil baştan yaratma hakkını verir? İlla kazananın mı eğip büktüğü bir şeydir tarih, yoksa kaybedenler geçmişi yeniden düşündüğünde ortaya yeni bir ders çıkar mı? Netflix’te geçen haftalarda/aylarda yayımlanan Hollywood ve Aşk 101 dikkatli izleyicilerini bu soruların içine apansızca atıyor, sonra da onların bu kavramsal sorular içerisinde boğulmadan yüzmesini bekliyor.

Hollywood ve Aşk 101’in hikâyeleri de geçmişi yeniden yazma şekilleri de birbirinden çok farklı. Hollywood, Altın Çağ olarak anılmasına rağmen 1940’lı yıllarda sürüden ayrılanların film endüstrisinde yaşadığı zorlukları seyirciye göstererek başlasa da hikâye hızlıca kendileri oldukları için parlayamayan yıldızların hikâyesinin anlatıldığı alternatif, iyimser bir tarihi yeniden yazma hâline evriliyor. Yaratıcısı Ryan Murphy’ye göre Hollywood’un amacı, kimlik politikaları ve endüstrinin işleyişi konusunda o günlerde kenara alınan bilince bir fırsat verilseydi ne olurdu sorusuna bir cevap önermek. Aşk 101 ise 1998 senesinde İstanbul’da bir Anadolu Lisesi’ndeki haşarı öğrencilerin okuldan kovulmamak için kurdukları aşk tuzağına kendilerinin düşüşünü anlatıyor. Dizinin çerçeve hikâyesinde de bu gençlerin şimdiki hâllerine dair ipuçları var. Aşk 101 bir nasıl olurdu sorgulaması değil de daha kişisel bir hatırlama hikâyesi.

Hollywood’un hedef kitlesi Altın Çağ’ı belgesel ve kitaplardan öğrenmişti. Aşk 101’in hedef kitlesinin bir kısmı ise 1990’ları kanlı canlı yaşamış olan millennial kuşağı. Bir bakıma Hollywood, öğrenileni tepetaklak ederek gösterirken, Aşk 101 o günlerde genç olmuş izleyicisine lise yıllarını yeniden yaşatıyor. Hollywood yazdığı alternatif tarih nedeniyle yerden yere vurulsa da, Aşk 101 geçmişe veya bugüne dair stilden öteye giden bir söz söylemediği için bu tip bir incelemeden kendini kurtardı. Ancak iki dizinin geçmişi bir beyin fırtınası veya sadece bir prodüksiyon süsü olarak kullanması dönem filmi ve dizisi yapanların izleyiciye tarihsel sadakat borcunu sorgulatıyor. Alternatif bir tarihi eğlence ürünleri üzerinden düşünmek bize günümüz hakkında bir şeyler anlatabilir mi, gelin bunu irdeleyelim.

Olaylar ve Fotoğraf

Fotoğrafın insana ve olaylara yönelik gerçeği tamamen yansıtamayacağının anlaşılması insanlık tarihinde uzun bir zaman aldı. Tarihçi John Tagg, Burden of Representation: Essays on Photographies and Histories isimli kitabında fotoğrafın bir teknoloji olarak modern hayata girişini inceler. Tagg’e göre fotoğraf icat edilince Batı Avrupa ve Amerikan bürokrasileri ilk iş olarak fotoğrafı bireyi ve olayları yüzde yüz yansıtan bir araç olarak görür ve bu bürokraside kolaylık getirse de gerçeğin fotoğraf aracılığıyla muktedirin lehine eğilip bükülmesine engel olamaz. Fotoğraflar yargılananı veya yargının konusu olan olayı tamamen yansıtamasa da mahkemeler uzun süre fotoğrafa gerçekliği ‘doğru’ yansıtma görevini verir. Fransız filozof Roland Barthes ise fotoğrafın gerçeği yansıtma özelliğini reddeder ve fotoğrafın yarattığı zamansal ve mekânsal kırılımın yeni bir anlam yarattığını söyler. Barthes’a göre bir görsel eserin anlamı gösterdiği gerçeklik öğeleri kadar, çerçeveye gir(e)meyenlerle de anlaşılabilir. Fotoğrafta gerçeği tamamen yansıtmak imkânsızdır, ama fotoğrafı çekerek yaratılan yeni anlam bize yansıtılmaya çalışılandan daha çok şey anlatabilir.

Bu çerçeveden bakınca gerçekçi fotoğrafların, filmlerin ve dizilerin yaratım sürecinde neyin çerçevenin içine alınıp neyin alınmadığının tarihe sadakati ölçülemez. Zira bir belgesel dahi tarihte olana kaçınılmaz olarak ihanet eder. Hollywood ve Aşk 101 gibi kurgu dizilerin esas amacı tarihi yeniden yaratarak izleyicilere yaşanmışlıkları öğretmek olmayabilir. Aksine bu tip dönem dizileri esasen bugün hakkında konuşur. Bunun en güzel örneği belki de II. Abdülhamid döneminin yaratıcı bir şekilde anlatıldığı Payitaht: Abdülhamid’dir, ki tarihçi Emre Can Dağlıoğlu bu dizide anlatılan tarihin ne ölçüde dizinin yayımlandığı döneme ait olduğunu ve ne ölçüde bugüne anlatılan bir masal olduğunu defalarca göstermiştir. Dönem dizileri tarihe ödenen bir borç değil, bugünün güncel tartışmalarına yapılan bir katkıdır.

Bir Dönemi Süs Diye Tasarlamak

Aşk 101, 2020, Mert Yazicioglu,
Alina Boz, Kubilay Aka,
Selahattin Pasali ve Ipek Filiz Yazici, kaynak: IMDb

Ancak her dönem dizisinin böyle bir amacı olmayabiliyor. Mesela Aşk 101’in yaratıcılarının güncel bir derdi yok; verdikleri röportajlara bakınca kendi gençlik hikâyelerini bugün yaptıkları projeye kanalize ettiklerini görüyoruz. Hikâyenin 90’larda anlatılmasının sebebi sadece biçimsel, zira dört haşarı öğrencinin neden sürekli sorun çıkardığına dair her dönemde görebileceğiniz anlatılar var. Eda orta sınıf ailesinin başarı baskısından mustarip, Kerem ise mafyozo babasına karşı durma çabasında. Sinan lise çağında annesi ve babasının terk edişi nedeniyle alkolik olmuş bir gencimiz, Osman ise fakir olduğu için öğrencilik yaptığı okulda dahi para kazanmaya çalışan bir delikanlı. Yanlarına kaderin bir cilvesiyle eklenen Işık’ın hayatla pek derdi yok, hatta 17. yaş gününü maaile kutlamayı kabul edecek seviyede ailesine bağlı. Dizinin lise kısmındaki hikâyeyi yapımcılar dileseler tamamen günümüzde de anlatabilirlerdi. Dizi arada sırada Işık’ın günümüzde arkadaşlarını bir araya getirme amacına odaklansa da, bu ayrıntı hikâyeyi ikinci sezona taşımak için izleyiciye atılmış bir çengel. Bu ayrıntı dışında hikâyenin anlatıldığı zamanın 90’lar olarak seçilmesi aslında bir süs.

Yapımcılar 90’ları baştan yaratırken kostüm, dekor ve müzik gibi ayrıntılara dikkat etseler de, aynı zamanda 90’lardan sonra doğmuş gençleri diziye yabancılaştırmamak için bu dönemi bir his olarak bırakmışlar, o zamanın ayrıntılarına boğulmamışlar. Ancak yine de çoğu iç ve dış mekâna, kostümlere ve aksesuarlara büyük özen gösterilmiş. Mesela Eda, şimdi 90’lar aksesuarı olarak ‘retro’ bir noktada geri dönen choker’lardan takıyor. Veya Işık’ın kutlamayı önce kabul edip sonra haylazlık nedeniyle kaçırdığı doğum günü partisindeki pasta aynı o zamanlardaki kimi pastalar gibi bembeyaz ve iki katlı. Türkiye orta sınıfı daha üzerinde şekerden figürler olan pastalara, flamalı, party-favor’lı doğum günlerine başlamamış. Gençler 50’lik kutularda gazoz içiyor, ama ne kadar haşarı olsalar da aralarında sigara içen yok. Arada tekila shot atsalar da esas içtikleri içki bira. Aşk 101’de karakterlerin dinlediği her şarkı 90’lardan, ancak onların başına bir şeyler gelirken fonda çalan bir şarkı 2013’te kurulmuş Adamlar’dan girebiliyor.

Hikâye 90’larda geçti diye kendimize ve bugüne dair yeni bir şey öğrenmiyoruz, ama bu nostaljik yan pek çok izleyiciyi kendine çekiyor. “Aynı bizim zamanımızdaki gibi” diyecek olan Anadolu lisesi mezunları artık ya büyük şehirlerde ya da yurtdışında bir Netflix üyesi. Diziyi birbirlerine önermek istediklerinde kendilerini “Hatırlar mısın, biz de Duman konserine böyle giderdik” derken bulma ihtimalleri yüksek. Ancak bu nostaljik hissiyatın izleyiciye kazandırdığı bir şey yok. Geçmişi yeniden yaratmak burada sadece bir pazarlama stratejisi.

Bir Dönemi Günümüz İçin Tasarlamak

Hollywood, 2020, Darren Criss,
Laura Harrier ve Jeremy Pope,
kaynak: IMDb

Hollywood’un zamansal yeniden yaratımı böyle değil. Hatta Hollywood hem ‘gerçek’ hayatta, hem de dizinin evrenindeki hikâyelerin yeniden anlatılması, anlatanın çıkarına göre eğilip bükülmesine dair bir hikâye. Tarihe ihanet etmenin amaçları üzerine kuruyor çatışmasını. 2. Dünya Savaşı gazisi Jack Costello’nun hiçbir oyunculuk deneyimi olmamasına rağmen Hollywood’a gelip film yıldızı olmaya çalışmasını anlatacakmış gibi başlayan dizi, birçok Hollywood efsanesinin alternatif bir harmanı olarak devam ediyor: Yakın zamanlarda belgeseli yapılan Scotty Bowers’ın Hollywood’daki queer yıldızlarla seks işçilerini buluşturuşu, Rock Hudson’ın yıldızının Henry Wilson’ın zalimliklerine boyun eğmek pahasına yükselmesi, Anna May Wong ve Hattie McDaniel’ın yaşadığı haksızlıklar ve daha bir sürü başka irili ufaklı efsane-hikâye diziyi adeta bir hazine avına dönüştürüyor. Hollywood evrenindeki karakterlerin neredeyse hepsi kimlikleri nedeniyle Altın Çağ’da kariyeri uğruna acı çekmiş bireyler: Siyah bir senarist yazdığı senaryoya kendi adını koyamıyor; Asya kökenli aktörlere egzotik roller, Siyah aktörlere hizmetçi rolleri dışında rol önerilmiyor. Eşcinsel bir aktör menajerinin tacizlerine, seks işçisi bir diğer aktör geçmişini ahlakçı bir dille yüzüne vuranlara dur diyemiyor. Ancak dizinin hikâyesi tarihte yaşananları en çok Peg veya Meg isimli filmin yapılması etrafında büküyor.

Bu film, eğlence endüstrisinde istediği başarıyı yakalayamayan genç İngiliz oyuncu Peg Entwistle’ın kendini Hollywoodland yazı anıtından atışının hazin hikâyesinin uyarlamasıyken, cesur stüdyo yapımcıları ve geri adım atmayan oyuncu ve senaristleri sayesinde her şeye rağmen hayatını sonlandırmayan Siyah oyuncu Meg’in yüreklendirici hikâyesi hâline dönüşüyor. Gerçek, büyük bir trajedi, ama ekrana uyarlandığında verdiği mesaj Hollywood’un zalimliği yerine başarısızlığa rağmen devam etmenin önemi hâline geliyor. Dizideki film, gerçeği çarpıttığı oranda etkisini artırıyor, 1948 yılı Oscar’larını adeta süpürüyor. Başarı ve takdir, film gerçekten uzaklaştıkça geliyor.

Dizi bittiğinde 1940’ların sonundaki Hollywood’un tek bir filmle 2010’lardaki hâline yaklaştığını söyleyebiliriz. 70 senelik atılım 70 dakikadan az bir zamanda gerçekleşirken, kuşkusuz dizinin yapımcıları izleyicilere bir tarih dersi vermek yerine şu soruyu soruyor: Şimdi alkış tuttuğumuz gelişmeler bundan çok önce yaşansaydı hem film endüstrisi hem de toplum olarak hangi noktada olurduk? Böyle bir farklı tarihin hem yaratılan eserleri izleyenlerin hem de bu eserleri yaratanların üzerindeki etkisi elbette büyük olurdu. Belki Hatti McDaniel’ın yardımcı kadın oyuncu Oscar’ını kazanmasından sonra Siyah bir başrol oyuncusunun en iyi kadın oyuncu Oscar’ını alması için 62 sene beklemezdik. Veya Rock Hudson ünlü olmadan önce erkek sevgilisinin elini bir ödül gecesinde tutsaydı belki daha mutlu bir hayat yaşayabilirdi. Hollywood bu ihtimallere tarihin yaşanmamışlıklarıyla cevaplar ararken, aslında günümüze dair önemli başka bir soruyu akla getiriyor.

Eğer tarih bu kadar kırılgan bir olaylar zinciriyse, şimdiye kadar hak edilen kazanımların elimizden gitmesi bunların erken gelmesini hayal edişimizdeki gibi kolay olabilir mi? Hollywood’dakilerin başka bir hayata yelken açması için tek bir film yapmaları yeterliyken, bizim kendimizi bir anda olduğumuzdan daha geri bir noktada bulmamız için küçücük bir olay yeter de artar belki de. Dünyanın COVID-19 salgınıyla sarsıldığı günlerde belki de Hollywood’un bize anlattığı iyimser bir tarih düşlemesi değil, bizi uykumuzdan uyandıracak bir kâbus. Uykunuz kaçarsa Aşk 101’i açabilirsiniz, hele millennial’sanız şanslısınız: Anlatılan hikâye aynı bizim lise zamanlarındaki hikâyeler gibi.

{Fold içindeki imge: Samara Weaving, Hollywood}

Aşk 101, dizi, dönem filmi, gerçeklik, Hollywood (dizi), İlker Hepkaner, Netflix, tarihyazımı