Bazı insanlar içinde bir kurtla doğar. Doğduğu, büyüdüğü yerin hüviyetinden bağımsız bir istekle; yola çıkma, başka yerde olma isteğiyle doğar. Galiba içimdeki bir parça beni de onlardan biri yaptı. Seçimlerim daha birer ihtimalken bile hep başka bir şehir, başka bir ülkeyle ilgiliydi: Lisans yıllarımda hem kendime hem başkalarına “Birkaç yıl Avrupa’da yaşamak istiyorum” derdim hep. Bugün, biraz da bu seçimin bir sonucu olarak başka bir ülkedeyim, başka bir şehrin sakini oldum. Peki bu bana kendimi nasıl hissettiriyor?
Bu tip durumlarda sıkça sorulan birkaç soru vardır: “Orası mı daha iyi burası mı?”, “Şusu çok iyi diyorlar, doğru mu?” ve tabii ki “Dönecek misin?” Benim yolculuğum henüz altı aylık, o yüzden büyük büyük atıp tutmayacağım elbette. Sadece şunu söyleyebilirim, hayattan ve taşındığınız yerden beklentinize bağlı olarak değişir bu soruların yanıtları ve her kumaş her elbiseye uymaz. Şu an Almanya’nın neredeyse 300.000 nüfuslu, tarihi ve sevimli bir kentinde yaşıyorum. “Evet, benim olmam gereken yer burası” hissini ilk kez burada tattım ve daha önce Londra gibi dünyanın en güzel şehirlerinden birinde bir yıl yaşamış biri olarak söylüyorum bunu. Londra’daki ilk iki günüm hâlâ tüm detaylarıyla aklımda: Heathrow’dan güç bela çağırdığım Uber’de gözlerim hem etrafı tarıyor hem sürücünün sağ tarafta oturuşuna alışmaya çalışıyor hem de kendini özgürlüğe kavuşturmaya uğraşan gözyaşlarımı hapsetmeye çalışıyordu. Muhammed’in sorularını tek kelimelik cevaplarla geçiştirip kendimi nihayet kalacağım eve attığımda, kalacağım odaya sanki benimle dalga geçmek için koyulmuş o devasa, yağlıboya Boğaz tablosu bardağı taşıran son damla olmuştu ve kalan iki günümü içimden veya dışımdan ağlayarak geçirmiştim. Ne kadar oraya da birkaç gün içinde alışmış olsam da yıl boyunca sürekli Türkiye’ye dönmek istiyordum, her Türkiye dönüşümde de daha bavulumu boşaltmadan tekrar İstanbul bileti alıyordum. Dönmeye yakın bir özlem, bir burukluk oldu tabii ki ama o kadar belli belirsiz ve kısaydı ki. İstanbul’a vardığımda kuş gibi hafif ve aylar süren bir deniz seferinden sonra tekrar karaya ayak basmışım gibi hissetmiştim.
Ama bu durum uzun sürmedi.
İngiltere’ye giderken, zaten kendime yabancı hissetmeye başladığım ve artık bir parçası olmakta zorlandığım ülkemi de mahallemi de evimi de bir yıl aradan sonra daha da yabancılaşmış buldum kendime. O zaman beni onlardan ayıran ne varsa, aramızda neyin uçurumu açılmaya başlamışsa o yarık daha da derinleşmişti. Evimin –en azından tatmin edici bir süre için– başka bir yer olması gerektiğini hissediyordum, böyle de olmasını istiyordum. Gözümün önünden ülkeler geçiyor, birçoğu bana daha yaşanabilir geliyordu. Kendi kendime hep sordum, doğup büyüdüğüm Şirinevler, –bilenler bilir– esnaf lokantaları, çiğköftecileri, dönercileri ve ada devletlerini andıran mimari yapısıyla İstanbul’un en kaotik ve en kalabalık mahallelerinden biridir. Caddeye çıkıp insanlar üstüme üstüme geldiğinde, engelli geçidine park etmiş okul servislerini gördüğümde, bankamatik veya market kasasında nefesini ensemde hissettirecek kadar yakınımda bekleyen insanları her uyardığımda “Acaba?” diyordum. Acaba burada kalsam, daha sakin, daha düzenli, daha temiz bir şehirde ve mahallede yaşasam içimdeki gitme isteği yine bu kadar güçlü olur muydu? Kendimi öyle yerlerde hayal ettim: Mesela Sinop’un ya da Kastamonu’nun sahil kasabalarında. Aynı cevap, her seferinde çok geçmeden belirdi: Hayır.
Hâlihazırda yurtdışında doktora öğrenimi görmek için tüm giderlerimi karşılayacak bir bursum vardı ama ben bu burstan da azat olmak istiyordum, o yüzden Avrupa’daki proje ilanlarına başvurmaya başladım. Neredeyse tek filtrem, gideceğim yerin Avrupa olmasıydı diyebilirim; Norveç’ten İtalya’ya kadar her ülke için, karşıma çıkan her makul projeye başvurdum. Başvurduğum onlarca projeden ve görüştüğüm birkaç ülkeden (İsveç, İspanya, İtalya, Almanya) içlerinde en çok isteyeceğim, bana her açıdan daha uygun olan, sevdiklerime ve konumu itibariyle Avrupa’nın her yerine diğerlerinden daha yakın ve hem maddi açıdan daha doyurucu hem de sağladığı imkânlar açısından daha zengin ve tabii ki bütün bunlara karşılık gerçekleşme ihtimalini en az gördüğüm ülke oldu: Almanya.
Hocanın “Sizi aramızda görmek istiyoruz” temalı e-postasını aldığım gün sevinçten adeta başım döndü. Aynı gün içinde belki yirmi beş kişiye müjdeli haberi verdiğimi hatırlıyorum.
Ve nihayet oradayım, sadece ikinci denememde. Bana ilk işimi, ilk evimi veren bu keyifli Alman şehrinde şimdi başka bir yerde olma isteğini o kadar da şiddetli hissetmiyorum.
Özlediğim şeyler yok mu, tabii ki var. Mesela sokağın başındaki fırının neredeyse her şeyini özlüyorum: Gevrek simidini, ekmeğini, pastalarını, ramazan pidesini. Eve giderken uğradığım dönercileri, çiğköftecileri, börekçileri, tantunicileri, kokoreççileri, esnaf lokantalarını özlüyorum. Vapurla Kadıköy’den Eminönü’ne geçip balık ekmek ve turşu suyu yaptıktan sonra, 82 ile Pertevniyal’in önünden geçerek eve dönmeyi özlüyorum. Şirinevler Güllüoğlu’nda oturup sufle yiyerek yazı yazmayı da özlüyorum, belediyenin kütüphanesinde demli çay eşliğinde sabahlamayı da. Sevdiklerimi çok özlüyorum: Ailemi, arkadaşlarımı, komşularımızı.
Buna karşın özlemediğim şeyler de var.
Yaşadığım yerde yeşil namına pek bir şey olmayışını özlemiyorum. Ne gece ne gündüz, tek başına parkta veya ormanda yürüyüş yapamamayı, hem insan kaynaklı hem hayvan kaynaklı tehditlerin sokakları yaşanmaz hâle getirişini özlemiyorum. Trafikte saatler kaybetmeyi, toplu taşımada insanlarla iç içe yolculuk etmeyi özlemiyorum. Gürültüyü, kaosu özlemiyorum. Parkta, bahçede, hastanede, bankada, markette veya aklınıza gelebilecek başka herhangi bir yerde olan sınır ihlallerini özlemiyorum. İnsanların nezaketsizliğini, kabalığını ve Şark kurnazlığı adı altında yaptıkları küçük, gündelik dolandırıcılıkları özlemiyorum. Yediğim içtiğim ne varsa hemen hepsinin denetimsizlik kurbanı olup envaiçeşit zehir içermesini ve kendi soframda beni ve sevdiklerimi zehirlemesini özlemiyorum. Sürekli sökülüp baştan yapılan kaldırımları özlemiyorum. Bitmek bilmeyen inşaatları özlemiyorum. Hak aramanın, adaletin çoğu zaman kâğıt üstünde kalışını ve yasaların sadece parası –daha çok– olanı koruyuşunu özlemiyorum. Denetimsizliği özlemediğimi söylemiş miydim? İş kazası adı altında resmen cinayete kurban giden madencileri, inşaat işçilerini ve daha kötüsü, çocukları özlemiyorum. Her depremde, yangında, selde, heyelanda yine denetimsizlik ve ihmalin yol açtığı o tarifsiz acıları özlemiyorum. Zenginin daha da zenginleşip fakirin daha da ezildiği o düzeni, saç kurutma makinesinin kablosuyla intihar eden o anneyi özlemiyorum.
Özlemediğim daha o kadar şey var ki. Dönüp bakınca terazinin bu kefesi ağır basıyor, olduğum yerde daha güvende, daha mutlu, daha bütün hissediyorum kendimi.
Tabii ki yazının başında bahsettiğim o kurt başka şehirleri, başka ülkeleri çağırıyor ancak ev dediğin, kendini ait hissettiğin, verdikleri ve veremedikleriyle kabul ettiğin yer duygusunu işte burada tattım. İçimdeki o huzursuzluk her neyse burada sakinleşti ve yerini daha huzurlu, daha mutmain olmuş bir şeye bıraktı. Keşfedilesi daha çok şehir, daha çok sokak, daha çok kafe, daha çok insan var tabii ki. Ben tüm dünyayı dolaşsa da bir yerde evinin olduğunu, anılarını ve yorgunluklarını dinlendirebileceği bir mahreminin bulunduğunu bilmek isteyen biri olarak evimi burada buldum. Pergelin o sabit ucu gibi; bir elimi, bir ayağımı burada tutacak ve bir yandan diğerinin uzaklaşmasına izin verirken, diğer yandan onu tüm sıcaklığıyla, tüm şefkatiyle, tüm yakınlığıyla bekleyecek o yeri buldum.
Umarım herkes bir gün evini bulur.
