Bir Kediye
Açık Mektup

Her mektup bir aşk mektubudur.1

Sevgili Simone,

Tanışmamızın üzerinden geçen beş aydan bu yana ilk mektubum bu sana. O ilk karşılaşmayı hatırlar mısın bilmem. Günlerden 17 Mart Salı’ydı, ancak sana bir şey ifade etmeyecektir bu zaman etiketi. Bir fotoğrafını görmüş ve peşine düşmüştüm. İnsanların bütün aşkları bir imgeye bağlıdır zaten. Kafamızda ne zaman ve nasıl şekillendiği belli olmayan o imgenin hayatta karşımıza çıkacağı zamanı kollarız. Her neyse, tanışmamıza dönelim. Gergin bir heyecanla bekledim seni saatlerce. Sonunda yanıma geldiğinde, bu gerginliğimi sana hissettirmemeye çalıştım. O sıralar daha altı aylıktın. Biraz bakımsız kalmış, biraz da ürkektin. Bense sanki hayatımda hiç kedi görmemiş gibi heyecanlı ve hiç kedi bakmamış gibi tedirgindim. Eve geldiğimizde tüm akşamı saklanarak geçirdin ve hiçbir şey yemedin, ama gece uyumaya gittiğimde usulca yanıma sokuluşundan anladım ki, bugünü geçirebilirsek ikimiz de iyi olacağız. O ilk günkü ürkekliğimiz çok eskide kalmış gibi geliyor şimdi. Seninle beraber yaşamak benim de zaman algımı esnetmiş olabilir pek tabii. Şu an yanımda kıvrılmış uyuyorsun, aslında eğilip kulağına fısıldayabilirim tüm bunları, ama ben içimden geçenleri yazıya dökme arzusundayım. Bir de hiç göndermeyeceğim mektuplar yazmayı pek severim. Bu açık mektupta sırlarımızı ifşa etmeyeceğim merak etme; onlar hep ikimizin arasında kalacak. Hatta bu mektup belki tam olarak sana dair bile değil. Mektuplar alıcıdan çok gönderene dair olmaz mı zaten? Kısaca söylemek gerekirse, seni tanımanın bana hissettirdikleri ve gösterdikleri üzerine, bu cicim aylarımıza düştüğüm bir not sadece bu mektup.

Her aşk bir merakla başlar Simone. Bir şey görürüz ve hayranlıkla karışık bir merak, “başka bir dünyanın zarafetini” uyandırır bizde.2 Onu seyrederken içimizde tarifi zor bir heyecan belirir, onun varoluşuna vâkıf olmak isteriz. Hatta onun varoluşu, ucundan bize de bulaşsın isteriz. Peki ben sana böyle bir hayranlıkla bakmaya başladığımı ne zaman fark etmiştim? Aslında sana olan merakımı gidermek için en başta dolaylı yollara saptım. İyi bir öğrenci olup dersimi çalışarak seni anlamaya heves ettim. Yanlış bir şey yapma kaygısıyla ya da daha iyi anlaşacağımız umuduyla kedilere dair ne varsa araştırmaya başladım; videolar, internet forumları, yazılar, arkadaş deneyimleri… Kedi bakımı ve sağlığı, kedilerle iletişim, peki ya kediler neyi sever, neyi sevmez? İşte kediler üzerine tüm gerçekleri bilirsem seni anlayabilirim, seninle yakınlaşabilirim sandım. Birtakım tüyolar öğrendim bu süreçte elbette ama seni kavramamı sağladığını söyleyemem. Çünkü sadece bir kedi değilsin ki; yani anatomik olarak bir kedi olduğun kadar Simone’sun ve hiçbir yerde tarifi, kılavuzu olmayan bir varoluşun var. Ne zaman ki kedilere dair yazılıp anlatılanlardan çok sana odaklanmaya, senin gözünden bakmaya ve senin anlattıklarını takip etmeye başladım, işte o zaman gerçekten birbirimizi anlamaya ve bağ kurmaya başladık. Kedilerin hareketlerinde zarif yaratıklar olduğu aşikâr, fakat seni tanıdıkça beni esas etkileyen varoluşunuzdaki zarafet oldu. Mesela her gün aynı şeyleri aynı merak ve dikkatle izlemeni izliyorum. Rutini pek sevdiğini biliyorum. Senin için rutinin içindeki farklı en ufak bir koku ya da ses bile keşfe değer. Öyle büyük devrimlere gerek yok günlük hayatta. Seninle beraber ben de yakından bakmaya başladım yaşamımızdaki en gündelik anlara. Benim sana olan merakım, senin etrafına olan merakına ulandı. Senin gözlerinden bakmaya çalışıyorum adeta, sırrına ermek için. Aşk biraz da dünyayı bir ötekinin gözünden görme tutkusu değil mi Simone? Öyle bir merak hâli ki seninki, ötesini berisini hesaba katmadan en yalın hâliyle şimdide olabilmenin, anın getirdiklerine bakabilmenin mahareti saklı içinde. Senin doğalında olan ve tadını çıkarttığın bu durum, bizler için ne kadar çaba ve pratik gerektiren bir hüner bir bilsen… İşte senin merakının peşine düşmek, beni de o ana döndürüyor, anın içindekilere farkındalığımı artırıyor. Dahası, seni ve seni izleyen beni izledikçe sadece kendini değil, tıpkı bir ayna gibi bana kendimi de gösterdiğini fark ediyorum. Herhangi bir varlıkla herhangi bir ilişki kurmaya görsün insan; kendi beklentilerini ve duygularını nasıl da yansıtıyor karşısındakine. Bazen hoşlanmadığım bir şey yaptığında ve sana öfkelenir gibi olduğumda senin gözlerini açarak suskun suskun bakışların bana kendimi oyun üstünde yakalatıyor adeta. Kızgınlığım gerçekten kime ve neye? Karşında saf hâlinde var olan bir canlı varken, onun aynasında çok daha net seyredebiliyor insan kendini. Aramızdaki bu sahneler bazen bana insanlarla ilişkilerimden kesitleri hatırlatıyor ve bazı tepkilerimi daha farklı bir açıdan okumaya başlıyorum. İstikrarlı sükûnetine rağmen bana ne çok şey aktarabildiğini fark ediyorum. Senin dünyanın zarafeti ve bende uyandırdığı merak, işte böyle önceden hiç tahmin etmediğim yollardan beni kendime çıkardı. Zarafetinin bendeki yansımaları ilham oldu bu mektubun başına oturmama ve her sevdalı gibi bu ilhamla yazıyorum sana. 

Her aşk hikâyesi esasen arzuların hikâyesidir. Arzu dediğimiz özünde kendi içine dönüktür ama güçlü bir yansıtıcıdır. Mütemadiyen dış nesnelere yönelir ve kendimiz ile öteki arasında salınan o hassas boşlukta deşifre edilebilir arzular. İşte bu yüzden insanların arzularıyla iletişimi biraz dolambaçlıdır Simone. Temelde çok bariz ve ortak belli arzuların peşindeyiz belki ama bizim için anlaması ve tarifi epey çetrefil olabiliyor. Sana baktığımda ise arzularını ne kadar net kestirebildiğini ve koşullar ne olursa olsun cesaretle peşinden gittiğini görüyorum. Sanki temelde yaşama ve kendini gerçekleştirme arzun o kadar kuvvetli ki, o iştahı kabartan hiçbir şeyi es geçmiyorsun. Sanki varoluşunun anlamını öyle içten ve o kadar berrak hissediyorsun. Ama o anlam bizler için o kadar üstü toz kaplamış, bir o kadar derinlere gömülü. Arzularımız herhangi bir tarafa, herhangi bir nesneye yönelemiyor; anlamını aramaktan yorgun düşmüş belli ki. Neyin ve niçin peşinde olduğumuzu çoğunlukla bilemiyoruz bile. Belki çoğu zaman salt haz peşindeyiz, arzudan ve anlamdan arınmış hazlar. Senin ise hep arzularını ve onların peşindeyken hissettiğin tüm öfkeni, heyecanını, korkunu, mutluluğunu o anda dışavurduğunu görüyorum ve buna imreniyorum. Üstelik herhangi birini memnun etmek için veya kendini sevdirmek için kendinden ödün vermediğini ve hep nasıl hissediyorsan öyle davranacağını da biliyorum. Karşında ister aynı evi paylaştığın, en yakınındaki kişi olarak ben olayım, ister ilk kez gördüğün bir yüz. Hiç bahanesiz, özürsüz kendin olabilmek ve tüm varoluşunu, arzularını, hislerini koşullardan bağımsız, dürüstçe ortaya koyabilmek. Tüm kediliğinle kabul görmeyi talep etmen ve insanların manipülasyonuna yol vermemen bence çok asaletli bir duruş. Bana kendi olmanın hafifliğini ve haysiyetini düşündürüyor bu hâllerin. İnsanların dünyasında uzlaşmalar ve bunun bedeli olan bazı tavizler var. Bir arada yaşamaya mecbur varlıklar olarak bunları tamamen yok sayamayız. Ama insanın nerede duracağını bilmesi ve bazen arzularının peşindeki bir ke(n)di olması gerektiğini bana hatırlatıyorsun. Yoksa insandan geriye ne kalır ki?

Bazıları kedilerin insanları gerçekten sevmediğini, kimseye bağlanmadığını söylüyor. İnsanların her söylediğini dikkate almamız gerekmez elbette. Ama sanki kedilerle ilgili bu yargı siz kedilerden çok biz insanlara dair bir şey anlatıyor. Dur sana bunu bir an(ım) üzerinden anlatayım: Bahçeli bir meyhanede bir rakı sofrasında oturuyorum. Masaların altında ve etrafında biraz ilgi biraz da yiyecek bekleyen arkadaşların dolanıyor. Bir de kısa bacaklı ama irice köpek var. 80’ler Türkçe popundan 90’lar arabeskine doğru kayıyor hoparlörlerden yayılan melodiler. Bu kayışla beraber hoparlörün ses seviyesi artıyor ve masalardan oluşan koronun da sesi yükseliyor. Biz ise yıllardır birbirini tanıyan birkaç dost oturuyoruz ve bizim küçük koromuzda da coşku yükseliyor. Hayatlarımızın hiçbir döneminde sıkı bir arabesk dinleyicisi olmasak da bütün şarkılara eşlik edebilmemize şaşıracak gibi oluyoruz ama aslında pek şaşırmıyoruz. İnsanlar çocukluğunda kulağına çalınan hiçbir şeyi unutmaz çünkü. Hiç tanımadığımız sesler barındıran bu meyhane korosuna dahil olmaktan büyük bir haz alıyorum. Hatta o an derin bir mutluluk hisseder gibi oluyorum. Aşka, sevmeye dair onlarca şarkı arka arkaya, hep bir ağızdan dökülürken, insanın en temel ihtiyacının sevmek, sevilmek ve anlaşılmak kadar basit olduğu gerçeğini düşünüyorum. Ama ortak paydada buluşmanın dayanılmaz hafifliği ile söylediğimiz şarkıların kederli ve isyankâr sözleri birbiriyle çelişiyor sanki. Derdimiz, ihtiyacımız bu kadar ortaksa neden birbirimizde doyuramıyoruz bunu? Hepimiz mustaribiz; peki isyanımız kime? Bunca masada bunca farklı hikâye, ama hepimiz aynı açlıkla kadehleri tokuşturuyoruz. İstediğimiz gibi sevilemedik, umduğumuz gibi anlaşılamadık çünkü. Hep bizden gitti, ama bize hiçbir şey dönmedi. O hep içimizde hissettiğimiz boşluğa selam olsun. Sevda hainleri, nankörleri, vefasızları bu masada hatta bu meyhane sınırları içerisinde yok; onlara da selam olsun. Burada herkes yürekten sevmeyi biliyormuş, buna şüphe yok. Ancak sevmeyi bu kadar iyi becermemize rağmen herkes sevdanın dibini görmüş, en az bir kere. O yüzden şimdi kadehlerin dibini görüyoruz beraberce. İnsanın o en çok arzuladığı veya ihtiyaç duyduğu şeyi önce ötekine verebilmesinin zor bir yanı var galiba Simone. Kendinden verdiğini sanarak karşılık beklediğin ama genelde tatmin olamadığın, hazin bir sarmal. Nankör olan hep kediler, bizi sevmediler…

“Aysu ve Simone’a”,
Elif Özçetin, Aralık 2020

İşin özü, biz insanlar sevilmek için sevmeyi alışkanlık edinmişiz. Sevdiğimiz için yaptıklarımızı, ötekinden alacağımız sevginin teminatı gibi görüyoruz. Sanki sevgi ve anlayış ötekine verdikçe bize kalmayacak bir servet, bizden eksilecek. Temas kurmak belki bizi bu yüzden hassaslaştırıyor. Olur da ötekiyle dengeler bozulursa, borçlu kalmaktan değil alacaklı kalmaktan kaygılıyız. Sevmenin anlamı ise herkesin lügatinde farklı, nitekim herkes kendi bildiği karşılığı bekliyor. O karşılığı alamadıkça da hüsrana uğruyor. Bu yüzden sevgide insana en çok kendisi mi, yoksa öteki mi hüsran yaşatıyor diye soruyorum; çünkü seni anlama çabalarımda zaman zaman ben de hüsrana kapılırdım. Bazen seni okşayan elimi iterdin ya da benden kaçardın. Böyle durduk yerde aramıza mesafe koymanı nasıl okuyacağımı bilemiyordum. Ama anladım ki beni istemediğinden değil, o an okşanmak istemediğin için yapıyorsun bunu. Bir ilişkide kendi sınırlarını çizmeyi çok iyi bilirsin çünkü. Kediler korkmaz; yani sevdiğinin sevgisini kaybetmekten korkmaz. Israrla kendi sınırlarını çizer, çekinmeden kendi varlığını koyar. Sonradan sonraya senin de beni okşamanı beklemeyi bıraktım, senin sevgi göstergelerinin başka kodları olmalıydı. Burroughs’un dediği gibi, “Kediler hizmet sunmazlar. Kendilerini sunarlar.”3 Senin de kendini bana en yalın hâlinle sunduğunu anladığımda sevgini hissetmeye başladım. Mesela yalnız kalmayı pek umursadığını hatta buna bazen ihtiyaç duyduğunu biliyorum ama ben her eve döndüğümde kendini önüme atarak nasıl sevindiğini görebiliyorum. Eve gelen ben değil başka biri olduğunda aynı coşkuyu hissetmediğini, özellikle beni görmeyi tercih ettiğini de biliyorum. Evde beni kuyruğum gibi odadan odaya takip etmenden ötürü hep yanımda takılmaktan memnun olduğunu biliyorum. Üstelik seni kimseyi kendine yaklaştırmayacağın biçimde sevip öpebiliyorum. Kediler içgüdüsel olarak hep savunmaya hazırlıklı olsa da yanımda bazen tamamen savunmasız ama huzurlu olabildiğini hissediyorum. Bunu ancak sevip güvendiğin biriyle yapabilirsin değil mi? Sınır çizmek de sevgiye dahil, sınırların yer değiştirmesi de. Tarafların sınırlarını çizdiği ve karşılıklı bunu tanıdığı, kabul ettiği ölçüde o sınırlar da genişlemeye başlıyor. Seninle tanışmamızdan beri ikimizin de sınırlarını esnettiğini hissediyorum. Bu bana inanılmaz bir keyif vermekle birlikte beni usul usul değiştiriyor. Bir kedinin sevgisini ve sevginin kendini gösterdiği farklı ifade biçimlerini anlayabilmek için belki bizim sevgi dağarcığımızı geliştirmemiz gerekiyordur. Ötekinin sevgisini anlamak ve sevildiğini hissetmek için önce ötekini tanımamız gerekiyordur. Seninle olan ilişkim de bir istisna değil Simone. Herhangi bir canlıyla herhangi bir ilişki kurmanın kırılganlığı üzerine en güzel tespiti Burroughs yine kediler üzerinden yapmış zaten: “Yaşayan, nefes alıp veren canlılar onlar ve insan ne zaman başka bir varlığa temas etse üzülüyor: Çünkü sınırları, acıyı, korkuyu ve nihayetinde de ölümü görüyor. Temasın anlamı budur işte. Bir kediye dokunduğumda bunu görüyor ve gözlerimden yaşlar aktığını fark ediyorum.” Her tür ilişkilenme kırılgandır, çünkü ötekiyle temas bizim kırılgan yanlarımızı açığa çıkartır. Hatta sözlü iletişimin sadece birkaç kelimeye indirgendiği bu ilişkimiz daha da hassas ve zahmetli. Böyle bir ilişki bizden alışkın olduğumuzdan daha fazla çaba, yaratıcılık ve dikkat talep ederken aslında bu yolla ifade repertuarımızı genişletir. Her şeyi en iyi biz insanların ve hatta kendimizin bildiği kibrinden şöyle biraz sıyrılabilirsek tüm canlılardan, onların varoluş ve sevme biçimlerinden öğrenilebilecek bir şeyler var. Seninle yaşamak bana her gün bunu hatırlatıyor. 

Her aşk bir inanç sıçramasıyla mümkündür. Evimi, hayatımı bir kediyle paylaşma kararını almak benim için zor oldu, hatta seneler sürdü Simone. Sizleri hep uzaktan sevmeme rağmen cesaret edemedim işte o adımı atmaya. Tüm diğer bahanelerin ötesinde hazır değildim demek ki böyle bir inanç sıçraması yapmaya. Seni tanıdıktan sonra şimdi bunu söylemek kolay; zamanı başa sarsak ben 17 Mart günü yine orada olup seni karşılardım. Ama bütün mesele hayatına getireceklerini bilmeden o karşılaşmaya kendini açmak. Ben galiba hayatta doğru ya da yanlış zamanlamalara pek inanmıyorum. Güzel ya da talihsiz karşılaşmalar var sadece ve onlar da olması gerektiği zaman oluyor. Seninle karşılaştığım için kendimi o kadar şanslı hissediyorum ki, kedisiz geçen yıllarıma da üzülemiyorum. Bana zarif dünyanı açtığın için bir o kadar mutluyum. Daha neler göreceğim sayende kim bilir? Hep pati izlerini takip ediyor olacağım. Sen benim kuyruğum, ben senin kuyruğun.

{26.08.2020, İstanbul}

1. Chris Kraus, I Love Dick (Londra: Profile Books, 2016).

2. Gilles Deleuze’ün Hareket-İmge kitabında geçen bu sözünü, Ulus Baker “Spinoza ve Aşkın Diyalektiği” metninde aşk bağlamında ele alır.

3. William S. Burroughs, İçerdeki Kedi (İstanbul: Sel Yayıncılık, 2013).

Metnin ilk okumasını yaparak katkıda bulunan Bade Başer’e çok teşekkür ederim.

aşk, Aysu Arıcan, kedi, sevgi