Fotoğraf: Aysu Arıcan, 2020; kartpostal: Patricia Bach, “On the Concept of History / Istanbul II” başlıklı desen dizisi, 2015. (Bu kartpostal, Walter Benjamin’den ilham alarak üreten
Patricia Bach’ın 2018 yılında Depo’da açılan sergisi “Arşiv İşleri”nden alınmıştır.
Sanatçının projeleri ve bu serideki desenlerine kendi web sitesi üzerinden erişilebilir.)
Bugün Günlerden Ne?

Dolayısıyla o güne kadar hayatım... Bir temayül.1

Kendimi tekrar tekrar o masaya oturtabilmek ve ısrarla yazmak. Bütün mesele buydu. Ancak başlasam da paragrafın sonunu getiremediğim birkaç cılız girişimim neticesiz kaldı ve buradaki ilk yazımın dipnotlarında öncelediğim ikinci metin, aradan neredeyse dört sene geçse de yazılamadı. Okurdan çok kendime söz vermek, kendimi yazmaya mecbur etmek istemiş olmalıyım ki şöyle yazmışım: “Benjamin’in tarih kuramı başlı başlına bir sonraki yazının konusu olacak.” Kendime taktığım bu çelmeye rağmen o yazı gelmedi ve COVID-19 salgını nedeniyle gündelik hayatın ritmi yavaşlamasaydı belki şu an okuduğunuz metin de gelmeyecekti. Sözü yine Benjamin’e bağlayacağım ama önce biraz ‘salgın psikolojisi’nin bende nasıl zuhur ettiğinden bahsetmem gerek.*

2020 baharını evden çalışmaya ve sosyalleşmeye çabalayarak geçiriyorum, evde kalabilme ‘lüksü’ olan bir kesim insan gibi. Sanırım izolasyonun üçüncü haftasıydı, bir hatırlama pratiğinin kendiliğinden ortaya çıkmaya başladığını fark ettim. Sürekli aynı yerde, evimde olduğum ve daha çok yalnız kaldığım yani minimum dış uyaranla karşılaştığım bu dönemde, benim için mânâ yüklü eşyalarımın arasında, geçmiş zihnimde toz kaldırmaya başladı. Nostalji kokan, özlem dolu bir yâd etmeden bahsetmiyorum. “Sahi böyle bir şey olmuştu” gibi olgusal bir anımsama hâli daha çok yaşadığım. Epeydir hafızamda uyuklayan bazı geçmiş anlar, günün alelade akışında ve ben bir çaba göstermeden, istemsizce zihnimde canlanmaya başladı. Gittiğim yerler, komik ya da trajik olaylar, yarım kalan planlar, yitik aşklar, dostlarla anılar, bazı sohbetlerden ya da rüyalardan akılda kalanlar, aşınmış hayaller… Sanki flashback ya da bir film karesi gibi aniden belirip kaybolan imgeler. Zaman-mekân algımız ve hafıza gibi birbiriyle ilintili kavramlara meydan okuyan bu olağandışı dönem benim zavallı zihnime de böyle oyunlar oynamaya başladı. Belki salgının seyri tahmin ve kontrol edilebilirlikten öylesine uzaktı ki gelecek her zamankinden daha fazla belirsizliğe gebeydi ve bu yüzden dümenimi geçmişe yöneltmiştim. İlk başta pek önemsemediğim bu yeni hatırlama refleksini yavaş yavaş irdelemeye başladım. Bu esnada istemsizce hatırlama durumu, yerini hatırlama çabasına bırakmaya başladı. Bu çabayı çok uzun zamandır iş, insanlar, günlük telaşlar ve gelecek endişeleriyle çevriliyken gösteremediğimi fark ettim. Artık evimden ve sokağımdan çıkamadığım, dolayısıyla hangi günde olduğumun ve hangi kentte yaşadığımın neredeyse anlamını yitirdiği noktada “içsel kent”te dolaşırken buldum kendimi.

Sıkı bir günlük yazarı olan Anaïs Nin’in kendi günlüklerinden nüveler taşıyan roman dizisi İçsel Kentler’de yaşamları birbiriyle kesişen üç kadının iç dünyasında geziniriz. Bu gezinti esnasında kimi zaman bu üç kadının, yazarın içsel kentinin sokaklarında karşılaştığı kendi suretleri olabileceğini sezinleriz. Sanki yazar kendi içinde maceraya çıkan bir gezgin gibi, yaşamının farklı dönemlerini ve kişiliğinin farklı veçhelerini irdeliyordur. Fakat içsel kente doğru çıkılan bir yolculuk, bildiğimiz anlamda bir seyahatin vaat ettiği hazlardan yoksundur: Yeni bir kültürle karşılaşmanın, bambaşka bir coğrafyaya ayak basmanın hafif sarhoşluğu yerine belli belirsiz tanıdık gelen yüzler ve yerlerin tekinsizliği sizi karşılar. Peki, gezgin kendisine hoşnutsuzluk ve hatta belki daha da olumsuz hisler verebilecek bu yolculuğa neden çıkmalıdır? Gezgini buraya çeken, artık göz ardı edilemeyen bir şeyler olmalıdır veya bir şeyin peşinde gözünü karartmış olması gerekir. Nin’e göre bizi buraya çeken kendimizin hakikatine ulaşma tutkusudur, ancak “gerçeği aramak, bir kâşifin derin denizlere dalması ya da olmayacak yüksekliklere tırmanması gibidir. Her iki durumda da sorun oksijendir; ister çok yukarıya çık ister çok derine in. Bildik, yansız dünyanın dışındaki her dünya soluk alma güçlüğü yaratır.”2 Belki de soluksuz kalmaktan kaçınmak için, içinde yaşadığımız kentler gibi içsel kentlerimiz de artık bir nevi mutenalaştırmaya ya da diğer bir deyişle nezihleştirmeye tabi tutuluyor olabilir mi? Bu analoji üzerinden düşünürsek, içsel kentin de bazı mahalleleri günümüzün popüler eğilimlerinin etkisi altında dönüşürken yıllardır orada bulunan mahalle sakinlerini gittikçe kentin çeperlerine itiyor olabiliriz, bazı mahalleleri ise dışlanmışların mesken tuttuğu, göz ardı edilmiş ve asla girilmemesi gereken tehlikeli bölgeler ilan etmiş olabiliriz. Eğer kişisel belleğimiz tıpkı toplumsal bellek gibi güç dengelerinin sürekli bir çekişme alanıysa, içsel kenti inşa eden ve dönüştüren son noktada nedir ya da kimdir? Gördüklerimiz, yaşantılar veya hayatımıza giren insanlar mı o içsel kentin sokaklarını, mahallelerini düzenler, güvenli ve güvensiz bölgelerini belirler, yoksa kentin tek gerçek yerlisi olarak bireyin kendisi mi? Bu soruların cevabını herkes kendisi için verebilir. Ama içsel kenti ne sıklıkla ziyaret ettiğimiz ve onun sadece alıştığımız nezih sokaklarında değil her aralığında, her köşesinde ne kadar vakit geçirdiğimiz en önemli belirleyicidir. 

İçsel Kentler’in son kitabı Minotor’u Kışkırtmak, kafası boğa, vücudu insan formunda olan ve insan etine doymadığı için özel olarak tasarlanmış bir labirente hapsedilmiş mitolojik figür Minotor’a atıfta bulunur; çünkü içsel kentler de tıpkı yeraltı şehirleri gibi labirent biçiminde uzanır gider ve karanlıktır. Kentin mutenalaştırılmamış bölgelerine adım atmak Minotor’la karşılaşmayı da göze almaktır. Nin’e göre, eğer bu cesareti gösterir ve Minotor ile yüzleşirsek fark edeceğimiz şey aslında onun bizim bir suretimiz olduğudur; yani bizden parçalar taşıyan, buğulu ya da biraz çatlamış bir aynadaki yansımamız kadar tanıyabileceğimiz bir canavardır bu. Hapsolduğu labirent de aslında yıllar içerisinde yaşantılarla, hayallerle ilmek ilmek ördüğümüz motiftedir. Farkında olmadan mimarı olduğumuz bu tasarımı tekrar ederek labirenti genişletiriz. Öyle ki bazen şimdi ile geçmiş aynı kalıptan yapılmış gibi hissettirir. Ancak kentin her köşesini keşfedip, tüm labirentlerinde kaybolup Minotor’la karşılaşırsak bu miti ya da şehir efsanesini çözmüş oluruz. Bundan sonra kentin hiçbir bölgesi bize kendimizi güvensiz hissettirmez; içsel kentin labirentlerinde artık özgürce dolaşabiliriz. Hatta bu labirentler de artık şekil değiştirmeye ve çözülmeye başlar; çünkü gezginin hatırlayarak içsel kente doğru çıktığı yolculuk, o kentin her köşesini keşfettikçe kentin çehresini de değiştirecektir. Kitabın sonsözünde Wayne McEvilly, bunu döngülerden özgürleşme olarak tarif eder: “Anımsamayı anımsamak. İşte yine buradayız, hep olduğumuz yerde, içsel kentlerde; ilk örneklerin, gizlenmiş yüzlerin, sanki yinelemeye yazgılı olduğumuz felaketlerin yaşandığı yerde… Unutkanlık ıstıraptır, dipsiz, sonsuz tekrarlara mahkûm edilmektir. Uyanıklık gerçekliktir; hatta ruh göçünden, ölüm-dirim döngüsünden kurtulmak, azat edilmektir.” Saatler ileri doğru aksa da zaman esasen geçmişe doğru devinir, her şey geri döner. Bu devinime umutsuzca çabalarla direnmek yerine kendimizi bırakabilirsek, uyanma ve özgürleşme için bir şansımız olabilir.

Edward Burne-Jones, “Theseus and the Minotaur in the Labyrinth”
[Theseus ve Minotor Labirentte], 1861, kaynak: Wikimedia Commons

Peki hayatının son yıllarını hastalığı sebebiyle evinde, belleğin labirentlerinde ve sadece yazarak geçiren, anımsayarak “kayıp zaman”ın izlerini takip eden Marcel Proust nereye varmıştı? Kayıp zaman birden çok anlam barındırır. Boşa geçen, harcanan zaman gibi algılanabileceği gibi, geçmiş ve geri getirilemeyen zamanı imliyor da olabilir. Her iki anlamda da Proust’u takip ederek kayıp zamanın izlerini sürmek bizi zamanı yakalamaya yüreklendirir. Deleuze’ün de belirttiği gibi, “Arayış yalnızca bir anımsama çabasından, belleğin bir keşfinden ibaret değildir: Arayış, ‘hakikati arayış’ gibi uç bir anlamda anlaşılmalıdır.”3 Yani Proust’un başyapıtında peşinde olduğu şey, nostalji içinde debelenmek veya geçmişi suni teneffüsle yeniden hayata döndürme çabası değildir. Nin gibi o da gerçeğin peşindedir. Hatta şöyle devam eder Deleuze: “Arayış, geçmişe değil geleceğe yöneliktir.” Bu arayışta bize rehberlik eden, anımsadığımız şeyleri okuma yani göstergeleri, onların dilini anlama yetisi kazanmaktır. Eğer anımsamanın ötesinde göstergeleri deşifre etmeyi seçersek, yaşananlar boşa harcanmış zaman ya da bize musallat olan geçmiş zaman olmaktan çıkar ve hakikat arayışımızda bizi kendimizle ilgili ve hatta toplumsal hakikatlere götüren bir çıraklık dönemi olur. Nihayetinde tüm deneyimler ve insan ilişkileri, hatta yaşantılar biriktirmeye bir nevi maruz kalmak, salt akıl yürüterek varamayacağımız yerlere götürür bizi. Hayal kırıklıkları, arzular, talihsizlikler, yinelenen hazlar ve yeri doldurulamayan kayıplar bunlara duyarlı yaklaşana, yaşantıların ve anıların içine gömülmek yerine bunları gösterge olarak alan ve göstergenin işaret ettiklerine yoğunlaşana başka türlü bilemeyeceği, idrak edemeyeceği şeyler anlatır. Aslında bizi ‘düşünmeye iten ifadeler’, ‘bakmaya zorlayan izlenimler’, ‘yorumlamaya zorlayan karşılaşmalar’, salt düşünceleri aktaran şeylerden mesela kitaplardan daha şiddetli etki edebilir ve daha derin anlamlar sunabilir. İçindeyken, tam da o anı yaşarken henüz bilmediğimiz ama sonradan dönüp bakarsak anlayabileceğimiz bir şeyler gizlidir anımsamada. Bir insanın, bir manzaranın ya da mekânın, bir şarkının, bir kokunun ya da Proust’un madleninin çağrıştırdığı hisler ve anılar birer göstergedir, yorumlanmayı ve çeviriyi bekleyen. Kayıp zamanın üstümüze çöken pişmanlıkları, ancak bu yolla dönüşerek içsel kentteki doğru konumunu bulabilir. İstem dışı hatırlamanın beraberindeki gizli güç de burada yatar; anımsamanın getirdiği hisleri yorumlamaya itilen, hissettiklerini adeta istemsizce düşünmeye başlayan kişi için ‘hakikat arayışı’ başlar. Kendini hatırlatan ve dalga misali bilinç kıyılarına vuran imgeler, tozlu geçmişten gün ışığına çıkmaya çabalayan hakikatlerin habercisidir. 

Hakikat ve zaman ilişkisini belki de en doğrudan ele alan Walter Benjamin’dir. Daima ilerlemeyi ve gelişmeyi vurgulayan bir tarih imgesine karşılık, yerinde sayan ve toz toplayan bir tarih imgesi çizer kuramında. İlerlemeci ve galipleri merkez alan tarih anlayışının tarihsel bir hazine veya miras olarak gördüğü kültür, Benjamin için bir çöküş ve barbarlıklar silsilesinden ibarettir. Dolayısıyla mağluplar ya da ezilenler açısından baktığımızda tarih aslında bir enkazdır; hakikat ise bu enkazda saklı parçacıklarda, yıkıntılarda ve “kültürel artıklarda” aranabilir; çünkü ezilenlerin deneyimleri, kültürü ve geçmişi, egemenlerin tarih beyanlarında kendine yer bulamaz. İnsanlık bu enkazlar arasından tarihin döküntülerini toplamakla, “tarih imgesini, tarihin en silik nesnelerinde, artıklarında bulmak” ve parçaları birleştirmekle yükümlüdür. Benzer biçimde kendi geçmişimizin artıklarını, istemsizce kendini hatırlatan parçaları birleştirmekle yükümlü değil miyiz? Eğer yiten geçmişin bütünlüklü bir imgesine ulaşmak imkânsız ise gerçek onun yıkıntılarının bir anlık yakalanıp kaybolan imgelerinde, bu imgelerin anlık parıltısında aranmalıdır. Çünkü Benjamin, “unutulmak üzere olan şeylerin taşıdığı devrimci güce”4 inanır ve ancak bu tür bir yaklaşımla “geçmişteki umut kıvılcımlarını alevlendirme yetisine” sahip olabileceğimizi vurgular. Tarihe bakışında adeta Proust’un zamanı bükmesinden ilham alır. Hatta “Proust İmgesi” başlıklı metninde der ki, “Proust, tüm dünyanın bir anda bir ömür süresi kadar yaşlanmasını sağlamak gibi akıl almaz bir işi başarmıştır. Ama başka zaman sadece solup giden ya da uyuklayan şeylerin bir anda parlayıp sönmelerini sağlayan bu yoğunlaşma da gençleşmeden başka bir şey değildir. Yitik Zamanın Peşinde, bütün bir ömrü, aslında ancak tek bir an üzerinde toplanabilecek bir dikkat ve bilinçle aydınlatma çabasıdır.” Bu noktada Benjamin’in tarih anlayışında da geçmiş, şimdi ve gelecek arasında hassas dengeler ve daimi gerginlikler gözlemlenir. “Tüm insanlık tarihini muazzam bir kısaltmayla içinde taşıyan şimdi’nin zamanı” der, Benjamin. Basitçe ‘şimdi’ demek yerine kullandığı “şimdi’nin zamanı” [Jetzzeit] ile birlikte, içerisinde bulunduğumuz zamanı çizgisel bir zaman algısıyla konumlandırmanın, geçmişten kopuk ve boş, doldurulmayı bekleyen yepyeni bir dönem ya da yeni bir gün olarak kurgulanmanın ötesinde, içinde geçmişin dağılmış kırıntılarını da geleceğe dair devrimci bir kurtuluş umudunu da barındıran kritik bir zamansal düzleme dönüştürür. “İlerleme fırtınası” bakışlarımızı hep geleceğe çevirmeye çabalasa da yapılması gereken bu fırtınaya direnip şimdi’nin zamanından geçmişe ve orada saklı kalanlara bakmak; onunla yüzleşmek, “ölüleri hayata döndürmek” ve “kırık parçaları yeniden birleştirmek”tir. Çünkü zaten “tarihin sürekliliğini durdurarak” belirli parçaları çekip çıkarmak kendi içerisinde devrimci güç barındıran bir eylemdir. Tam da bu yüzden Benjamin’in incelemelerinde ele almayı seçtiği kültürel öğeler hep unutulmaya yüz tutan, belki bir zamanlar rağbet gören ama artık nesli tükenmenin eşiğinde olan yani kendi deyimiyle kaybolmadan hemen önce son kez ışığını saçanlardır. ‘İlk bakışta aşk’ klişesine karşılık, ‘son bakışta aşk’ı koyar ve onun peşinden koşar, çünkü “miyadını doldurmuş şeylerin etrafını saran halede, bu bir anlık ışımada, hakikatin de belireceğine” inanır. Benjamin için özgürlük ve gelecek, ancak geçmişin enkazlarından bellek inşa etmekle başlayabilir. 

Benjamin’in tarih kuramı, kişisel geçmiş anlatımıza da uyarlanabilir mi? Batı medeniyetinin etkisinde kavrulmuş bireyler olarak, zamanı doğrusal algılama eğilimimiz ağır basar. Yeni yıl yaklaşırken alınan kararlar, yapılacaklar listeleri, kalkınma planları, hep ileriye dönük hedefler yerine bireysel geçmişimizdeki ‘artıklara’ odaklanmak, onların ‘şimdi’nin zamanındaki’ parçacıklarını bulmak kişisel devrimlere zemin hazırlayabilir, özgürleşmemize yol gösterebilir mi? Bu noktada Freud’un psikanaliz kuramıyla benzerlikler kurabileceğimizi düşünüyorum. Özellikle bilinçdışı kavramı ve Freud’dan bu yana farklı teorisyenler tarafından, farklı metotlarla çözümlenmeye çalışılan, o bilmediğimizi bilmediğimiz ve bildiğimizi bilmediğimiz şeylerin evreniyle. Freud için bilinçdışı, kişisel hakikatlerin derinliklerinde gömülü olduğu bir okyanus gibidir ve rüyalarımızla bu okyanusa dalarız. Batık içsel kentleri keşfetmek gibi. Belki rüyaları, istem dışı anımsamanın sansürlü ve dolaylı olarak uykudaki karşılığı şeklinde de tasvir edebiliriz. Arzuların, kayıpların, fantezilerin, hüsranların, korkuların, bastırılanın dışavurumu, gözümüzün önünde aniden belirivermesi… Rüyalar, geçmişimizle tuhaf semboller ve senaryolar üzerinden karşılaşmalarımızdır, sanki geçmişle aramızda tam anlamadığımız bir dilde sürdürmeye çalıştığımız bir diyalogdur ve uyanırken bu diyaloğun tamamını ya da bir kısmını unuturuz. Bazı seferler okyanus dibinden elimizde bir taş parçasıyla çıkarız ama bunu nerede bulduğumuzu hatırlayamayız. Pek üstünde durmadığımız ve gün içerisinde unutulmaya bıraktığımız bu diyalogdan neden kaçarız? Tıpkı Benjamin’in enkazları gibi, rüyadan arta kalanlar da bütünlüklü değildir, elimizde sadece artıklar, parçacıklar vardır ama ışık saçarlar. Tıpkı Proust’un göstergeleri gibi de gösterdiklerinden fazlasını gizlerler. Çoğu zaman gerçeküstü öğelerle dolu olsalar da rüyaların analizi, elimizde uyandığımız bu taşın bizim için ne ifade ettiği ve ne zaman, nerede karşımıza çıktığını sorgulama, onu deşifre etme ve bu esnada da geçmişi çağırma çabasıdır. Psikanaliz de içsel kenti yeniden inşa etmenin (çünkü hatırlamak aslında yeniden inşa etmektir), belki bildiğimizi bilmediğimiz şeylerin farkına varmanın ve hikâyemizi farklı bir anlatıyla yeniden kurmanın yollarından biridir. Adam Philips’e göre, “Freud’un girişiminin temelinde, yaşamın ne olduğunu bilmek ile yaşamın içinde böyle bir bilmeyi imkânsız kılan bir şey barındırdığı anlayışı arasındaki çatışma yatmaktadır.”5 Yani hakikatin hep sisler altında kalacak bir yanı elbette vardır ve yaşam biraz da bu gerçekle yaşamayı öğrenme becerisi gerektirir. Aslında psikanaliz bireye dair bütünlüklü hakikati ortaya çıkarma iddiasından ziyade bilinebilecekler repertuarını biraz daha genişletmek ve bilinemeyenlere de tahammül edebilme yetisini kazanmakla ilgilidir. Fakat okyanusa dalmak ve batık kente inmek çoğu zaman ‘tekinsiz’ ve tedirgin edici olabilir. Buna rağmen, Philips’in dile getirdiği gibi, yüzmeyi öğrenmenin koşulu, ayağının dibe değdiği güvenli bölgeden uzaklaşmak ve suyun kaldırma kuvvetine inanarak kendini suya teslim etmeyi becerebilmektir; bir nevi ‘kontrolsüz bir edilgenlik’ içinde olabilmeyi becerebilmektir. Kendimizi aniden ve savunmasız içinde bulduğumuz bu tekinsiz günler de canlandırdığı tüm hisler ve imgelerle bastırılanın yüzeye çıkma arzusunu tetikleyerek bizden ilgi ve yeni bir anlayış talep eder. Rüyalar gibi bizi ayağımızın yerden kesildiği o bölgeye çağırır, batık kentin derinliklerinde yüzmeye teşvik eder. 

İzolasyon günlerinde irili ufaklı ekranlarımıza ve iletişim araçlarına mecbur kalıyoruz ama evle, kendimizle kalmaktan bir kaçış olarak da onlara daha çok gömülüyoruz. İnternetin telefonlara sızmasıyla beraber telefonlar, zaruri iletişim ihtiyacımızı aşan ve bizi dışarıya bağlarken kendimizden uzaklaştıran ve zaman algımızı çarpıtan cihazlar hâline gelmişti zaten. Evden sosyalleşebilmek veya çalışabilmek, sanal gezilere çıkabilmek, kültürel aktivitelere iştirak edebilmek her ne kadar teknolojinin hoş bir sonucu olsa da bu sözde en ‘izole’ olduğumuz günlerde bile içsel kentlerin ıssız kaldığını hissettiriyor. Sanki hâlâ yolumuzu oraya düşürmemek için elimizden geleni yapıyoruz. Geçmiş ise günahları ve sevaplarıyla labirente hapsettiğimiz, olur da karşılaşırsak bizi yutabilecek Minotor. Onu kışkırtmak şöyle dursun yanına bile yaklaşmıyoruz. Anımsamak #tbt paylaşımlarının ötesinde bir pratik olmalı. Geçmişin ansızın belirmesine, ona bakmaya, birazcık bile şimdiye sızmasına tahammülümüz yok. Bizi tüm olanakları ve sloganlarıyla hep ileriye, hep sonraya güden bir kültürün içerisinde şu ana sıkışmış belleksiz hayaletler gibiyiz, anın içinde bile varla yok arasında. ‘Anı yakalamak’ veya gelecek tahayyülleri, aslında geçmişle ve anımsadıklarımızla kurduğumuz ilişkiden bağımsız değil. Ama bu ilişki giderek yüzeyselleşiyor. Nin, içsel kentlerin en ücra köşelerine kadar uzanan bir yolculuğa çıkarak; Proust, istemdışı anımsanan imgelerin ucuna tutunup onların götürdüğü yere giderek; Benjamin, tarih enkazından hâlâ kurtarılabilecek, ışığını son bir kez saçan parçaları bulup birleştirerek; Freud ise rüyalarda izini sürdüğü bastırılanın kırıntılarını bir analiz malzemesine dönüştürüp geçmişi yeniden inşa ederek, hakikat, özgürlük ve hatta mutluluk arayışında yönümüzü geçmişe çevirmemizi ve onu dikkate almamızı fısıldıyor. Hatırlamayı hatırlamak için bir salgınla evlere kapanmak, alıştığımız günlük ritmin tökezlemesi gerekmiyordu elbette. Yine de bu zorunlu dışarıya kapanma içsel kentlerimize açılmaya, günler umarsızca ilerlerken zamanın sanki yerinde sayması ise ‘şimdi’ algımızı değiştirmeye vesile olabilir. Tabii eğer kendimizi ‘bazı’ çekimlere bırakmayı becerebilirsek: “Hafızanın yerçekimsel bir kuvveti olduğuna inanıyorum. Bizi sürekli kendine çekiyor. Belleği olan insanlar şimdinin kırılgan anında yaşayabiliyorlar. Olmayanlar ise hiçbir yerde yaşamıyorlar.”6

* Metnin ilk okumasını yaparak katkıda bulunan Bade Başer’e çok teşekkür ederim.

1. Marcel Proust, Yakalanan Zaman (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları); aktaran Gilles Deleuze, Proust ve Göstergeler (İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2004).

2. Anaïs Nin, Minotoru Kışkırtmak, İçsel Kentler dizisi (İstanbul: Everest Yayınları, 2007). (Anaïs Nin’le ilgili kısımdaki diğer alıntı da bu kitaptan yapılmıştır.)

3. Gilles Deleuze, Proust ve Göstergeler (İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2004).

4. Nurdan Gürbilek, Son Bakışta Aşk: Walter Benjamin’den Seçme Yazılar (İstanbul: Metis Yayınları, 2008). (Walter Benjamin’le ilgili kısımdaki tüm alıntılar bu kitaptan yapılmıştır.)

5. Adam Philips, Öpüşme, Gıdıklanma ve Sıkılma Üzerine (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2016).

6. Patricio Guzmán, Nostalgia de la luz [Işığa Özlem], 2010. Belgesel, bizleri Şili’nin Atacama Çölü’ne götürür. Yeryüzünün nem oranı en düşük olan ve dolayısıyla gökyüzünün en berrak gözlenebildiği bölgesi olan bu çöl, astronomlar için yıldızların ve gezegenlerin hareketlerini uzun yıllardır cömertçe sergilemektedir. Çölün ortasındaki gözlem evlerinin etrafında ise başka bir tutkuyla kumun derinliklerine doğru kazan ve başka gerçekler arayan kadınlar dikkati çeker. 1973 darbesi ve ardından 17 yıl süren Pinochet rejimi boyunca katledilen ve bedenleri çölün sessizce örten doğasına teslim edilen siyasi mahkûmların eşleri, anneleri ve kardeşleri, bıkmadan çölün bağrından yakınlarının kemiklerini bulmaya ve parçalarını birleştirmeye çabalar. Şili hükümeti tarafından ‘artık unutulması, aşılması gerekeni eşeleyen’ ve bu sebeple toplum nezdinde karalanarak, küçümsenerek toplumun dışına itilmeye çalışılıp baskıya ve dışlanmaya maruz kalmalarına rağmen kayıplarının izini süren ve sorularına ısrarla cevap arayan bu kadınlar, kumun geçmişi örtmesine izin vermez. Çölden bir enkazın içerisinde sevdiklerinin parçalarını arayıp geçmişin üzerini kaplayan kumu üfleyen bu bir grup kadın, tam da Walter Benjamin’in kahramanları olabilecek kadınlardır.

Aysu Arıcan, bellek, geçmiş, gelecek, gerçeklik, hafıza, hatıra, tarih, zaman