“Arrhythmia” Cevdet Erek, Raum der Rhythmen, fotoğraf: rummenigge (CC BY 2.0)
Bir Şehir Akşamında Aritmi ya da Uyumsuzluk

Kalp ritim bozukluğundan mustarip herkes bilir: Genellikle çocuklukta başlayan, sayısız hormon testinden geçip türlü cihazlara girdikten sonra çoğun hiçbir fiziksel sebebine rastlanmayan bir rahatsızlıktır bu. Gündelik yaşamı çok sekteye uğratmasa da en beklenmedik yerlerde tutacağı tuttuğunda kişiye dayattığı şey epey can sıkıcıdır: Birdenbire yapılabilecek ve yapılması gereken tek şey derin, düzenli nefesler alıp vermektir. Kalp ritmi normale dönene dek kişi bütünüyle tek başınadır. Normale döndüğünde ise insan arasına karışmaya heveslendirecek rabıtada ne tat tuz kalmıştır artık ne takat.

Yaz aylarında hiç bilmediğimiz bir şehrin ortasında bir arkadaşımla kalabalık ve gürültülü bir akşam geçirirken yine taşikardi tuttu beni. Elimde bir şişe suyla bulunduğumuz yerin az ilerisindeki nehrin kenarına giderek derin nefes alıp verme işine koyuldum. Arkadaşım birkaç kez bütün iyi niyetiyle yanıma gelerek bir şeye ihtiyacım olup olmadığını sordu; en sonunda tek başıma daha rahat ettiğimi söyleyerek bir daha gelmemesini rica ettim. Kendimi bildim bileli cefasını çektiğim bu rahatsızlığın düzenli nefes uğraşı sırasında uyandırdığı duygulara ilk kez orada kulak kesildim, çünkü ilk kez birini yanımda istememekten rahatsızlık duymuştum. Kulağıma çalınan o gaipten ses: Şu an sadece ben ve “o” varız.

Durması hâlinde bana nalları diktirtecek hayati organımı “ben” dediğim zihnimden bunca ayırmam neye işaret ediyordu? Bunun bir sebebi bedensel acıyı/rahatsızlığı anlatma çabasının getirdiği müşkülat olsa gerek. Acıyı anlatma isteğinin esas hedefi acıyı dindirmek olsa bile, bedensel acının duyumu esnasında böylesi bir girişimin olanağı yoktur. İfade edilebildiğinde ise dinleyende empati yaratabilen bir şey değildir. Aksine, bedensel acı çeken ile bu acıya tanıklık eden, acıyı dinleyen arasında uçsuz mesafeler oluşur. Neticede nefes alınır, verilir; bedenin merhemi dil değil, yine beden olur. Hâl böyleyken, tek başıma nefesime, dolayısıyla hızla çarpan kalbime daha iyi odaklandığımı düşünmüş olmalıyım. Yine de hayati kas kalple kurulan bu yabancılaşmış denebilecek ilişkiyi psikoterapi bağlamında düşünmeden edemedim: Bedenden bunca kopuk bir hayat sürdüren “ben”in birtakım duyguların ifade edilmesiyle, hafızanın dehlizlerine itilmiş kimi olayların hatırlanmasıyla kurulacağına ya da yeniden kurulacağına duyulan kuvvetli inançta ürkütücü bir yan belirdi. Üretim ve yeniden üretim ilişkileri içerisinde yıpranan, dönüşen, sendeleyen beden en sonunda toptan tükenene kadar varlığını idame ettirmeye çabalıyor; bu sırada meçhul topraklara sürülen “ben” ise yaşamın türlü çeşitli, devinim hâlindeki koşul ve olayları içerisinde yeşillenebileceği bir zemin arayışında duyurmaya çalışıyor gibiydi sesini. Şair “ben”den mi bahsediyordu acaba: “O bizim gizli ıssız köprülerden attığımız / Gelmiş kendi. / Yine yanımızda gibi uzaklara / Bırakılmış bir kedi.”1

“Maddi dünya insan bedeninin bir yansımasıdır” diyordu Marx. Bedenlerini ürettikleri dünyaya yansıtan kadınlar ve erkekler böylelikle bedensizleşerek bütünüyle ruhsal varlıklara dönüşür.2 Marx bunu söylerken bugünün insanı için fazlaca yıpranmış ve düşüncenin hareket noktası olarak iş görmez hâle gelmiş beden-zihin ikiliğine göndermede bulunuyordu muhtemelen. Söz konusu ikilik bugün pek iş görmese de terapötik süreçleri de bir tür bedensizleşerek ruhsal varlıklara dönüşme olarak düşünebiliriz sanıyorum. Psikoterapinin yapmaya çalıştığı, basitçe, bireyin kendisiyle ve dış dünyayla uyumlu bir ilişki tesis etmesine engel oluşturan ruhsal mekanizmaları uyumlu bir şekilde işler hâle getirmektir. Çatışmalarından ve ketlenmelerinden azade olan kişinin neticede kendisiyle ve dünyayla daha uyumlu bir ilişki sürdürmesi beklenir. Bir nevi kurtuluş vaadidir bu; vaadin tılsımlı kelimesi ise uyum. Buradaki esas çelişkilerden biri, yaşamının bir döneminde terapiye ihtiyaç duymuş bir kişinin esasında benlik sınırlarını daha kesin bir şekilde belirleyerek bireyliğini tesis etmeyi arzuluyor olmasıdır. Geçmiş yaşantıların ketleyici yansımaları, çocukluğun regresif bir yaşam biçimi miras bırakmış yaşantıları ile birey arasında bir mesafe oluşması ve bu mesafeli pozisyonu tesis eden bireyin yetişkinlik ilişkilerini de hâle yola koyması beklenir. Yani esasında bir evet değil, bir hayır deme isteğidir terapi sürecini başlatan. Uyum sağlama değil, ayrılığı tesis etme çabası. Virginia Woolf’a göre esas mesele: “[K]endini tanıdığına göre, tanıdığın ‘benlik’le dış dünya arasındaki doğru ilişkiyi bulmaktır.” Bütünüyle bireye kaldığı ölçüde zorlu bir çaba. Bu esnada uyumdan yana zar atmak ise büyük kumardır, zira müthiş bir riski, “ayartılma” riskini de beraberinde getirir. 

Uyum sağlama ile ayartılmanın anlamı esasında aynı gibidir. Sözlük tanımına göre ayartma: “[Ş]iddetsiz bir şekilde bir kişiyi aslında yapmak istemediği ya da yapmayı düşünmediği bir şeyi yapmaya yönlendirmek.”3 Bu tanıma bakılacak olursa, ayartma ustaca gizlenmiş ve her nasılsa alımlı hâle getirilmiş bir iktidar uygulama biçimidir. Ayartanın bu sinsi çağrısına uyum göstererek karşılık verildiğinde ise dolambaçlı bir patikaya sapılmıştır artık. Epey müşkül olacaktır buradan çıkış yolunu bulmak, zira ayartılanın işaretleri takip etmesini sağlayacak duyusal ve zihinsel yetileri kesif bir sis altındadır şimdi. Kierkegaard’ın baştan çıkarılanın ruhsal durumuna dair betimlemesi okuyucuda uçurum etkisi yaratır:

Yine de talihsiz kız hislerinin girdabında kıvranıyor olurdu, yakınacak somut bir şey yoktu ortada, ama o bir cadı dansının gürültüsüne kapılmışçasına garip duyguların birinden diğerine sürüklenir dururdu; suçlasa, affetse, dönüp yine suçlasa nafileydi, şüpheler içinde kıvranmaya mahkumdu, yoksa her şey onun bir tahayyülünden mi ibaretti? Sırrını kimseye açamazdı, anlatacak bir şey var mıydı? İnsan rüyalarını başkalarına anlatabilir, fakat onunki rüya değildi ki hakikatti; birine içini dökme, yüreğindeki ağırlığı biraz hafifletme ihtiyacı içinde buna tam karar verdiği an anlatacak hiçbir şey olmadığını görüverirdi. Bunu o da içinde derinlerde bir yerde biliyordu. Kimse anlayamazdı onu kendisi anlamadıktan sonra, ama işte o hiçbir şeyin hazin ağırlığı üzerine çökmüştü.4

Erişilemeyen bir hakikat, puslu tahayyüllerin ardında devinen kuvvetli bir şüphe, ifadenin bir olasılık olarak dahi yok oluşu: Baştan çıkarılmanın bedeli ağır olacaktır. Mahrem alanda olduğu kadar siyasi-kamusal alanda da çokça işleyen ayartma, böylelikle bireylerin yanı sıra toplulukların da psişik aygıtında çatlaklar oluşturur ve uzun dönemlere yayıldığında bu çatlaklardan siyasi fetişler ve fanatizmler sızar. Öyle ki “ben”in kendini kıvranmadan duyurabileceği bereketli zemini haiz bir mahrem ve kamusal hayat için kişinin Bartlebyvari bir edayla “Uyum sağlamamayı tercih ederim” demeyi öğrenmesi yerinde görünür. Daha da önemlisi, uyum çağrılarına itaatkâr yanıtlar beklentisinin olmadığı ilişkiler, umut verici bir olasılık olarak orada dururlar. Kişilerin farklılıkları hatta karşıtlıklarıyla var olmakla kalmayıp arzulananın bu olduğu bir toplum düşü bu topraklardan ve çağdan epey uzakta olsa da, mikro sosyopolitik alanlar olarak ikili ilişkilerde böylesi bir yol çizebilmek neyse ki mümkün. Manastır hayatı sürdüren “akılcı” Narziss’in, göçebe heykeltıraş Goldmund’a söylediği sözler böylesi bir yolun sade tasviridir:

[…] Güneşle ay, denizle kara gibi, biz de birbirimize yaklaşmakla görevlendirilmiş değiliz. Bizler, sevgili dostum, güneş ve ay gibiyiz, deniz ve kara gibi. Amacımız iç içe geçmek, birbirimize dönüşmek değil, birbirimizi tanımak, birbirimizi gerçekte nasılsak öyle görüp buna saygı duymak, yani birimizin ötekinin karşıt ve bütünleyici parçası olduğunu bilmektir.5

Narziss’in yaptığı, esasında, ismiyle müsemma bir şekilde “bir başkasının ruhuna müdahale” etmektir; baştan çıkarır. Bu konuşmanın ardından Goldmund, Kierkegaard’ın betimlediğine benzer bir ruh hâline girer ve bir kriz geçirerek en sonunda bilincini yitirir: “Özlemle beklenmiş bir hiçlikten içeri dalarak kayboldu.” Bu baştan çıkarmanın neticesi, Goldmund’un manastırdan çıkarak kendi yoluna gitmesi, yol boyunca duyularının dirimselliğini tadarak bir heykeltıraşa dönüşmesi ve kısa ömrü boyunca az sayıda yetkin heykeller üretmesidir. Burada baştan çıkarma, karşıtlıklarını teslim etmiş iki insandan birinin diğerinin cevher niteliğinde bir gizini açığa çıkarması hâlinde vuku bulur ve her derin dönüşüm gibi ilkin yıkıcı bir krize yol açarak kişinin kendi ruhsal gerçekliğine dair keskin bir farkındalığın doğumuyla sonuçlanır. Baştan çıkarıcı, ebe rolünü üstlenmiştir.

Baştan çıkarıcının ebe rolünü üstlenemeyeceği bir yer varsa, o da metalar dünyasıdır. Elbette kişiye bedeniyle ve ruhsal dünyasıyla verimsiz ben-o ilişkisi kurduran türden bir uyum gösterme refleksi yalnızca insanın insanla kurduğu ilişkiler sahasında işlemez. Sahte arzular üreterek bu arzulara uyum sağlamış bireyleri her uyum ediminde ve doyum isteğinde daha da perçinlenen bir kıyaslama, imrenme ve eksiklik duygusuna gark eden metalar dünyası, insan ilişkilerini de boydan boya kat eder ve Woolf’un bahsettiği türden bir kendini tanıma sürecinin tesis edeceği doğru ilişkilenme biçimini imkânsız kılar. Peşinden gidilen ve erişildiği düşünülen her sahte arzu metaların oynak gölgesinde devinen dünyayla biraz daha uyumlandırır kişiyi; böylelikle bunlardan azade olan bir dönemin, belki çocukluğun belki ilk gençliğin, duyumsamalarının üzerine bir kürek daha toprak atar. Psikoterapi dedik, aritmi dedik, uyum dedik: Dönüp dolaşıp yine Marx’a mı vardık acaba? Kalbin ya da ellerin sesi gitgide daha az duyulur olduğunda kalp bir şeyleri hatırlatmak istercesine sarsılmaya başlar bazen; “o” denir sonra, ben ve o. Bütün bu cümleleri kurduran çağrışımlar, aritmik kalbin karşılaştığı tüm bu düşünceler “bir şehir akşamında” vuku buldu: İlişkilerini büyük şehirlerde sürdüren bir kalbin dağınık yorumları. Yorumların yolu iyiden iyiye çatallanıp dağıldıkça toparlamaya çalışmamayı tercih ederim; bu tercihten doğacak bir güzel imkân hatırına: “Belki bir kuruntudur yaralayan kalbimi.” Ve usulca çekilerek aradan: “Her insan bir uyumsuzluktur ölü olmadıkça”6

1. Behçet Necatigil, Sevgilerde: Kendi Seçtiği Şiirleri (İstanbul: Can, 2001), 179.

2. Aktaran: Elaine Scarry, The Body in Pain (Oxford: Oxford University Press, 1987), 244.

3. Aktaran: Barbel Wardetzki, Siyasette ve Toplumda Narsisizm, Ayartma ve İktidar, çev. Deniz Cankoçak (İstanbul: İletişim Yayınları, 2018), 38.

4. Søren Kierkegaard, Baştan Çıkarıcının Günlüğü, çev. Nur Beier (İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2013), 7.

5. Herman Hesse, Narziss ve Goldmund, çev. Kâmuran Şipal (İstanbul: YKY, 2021), 43.

6. Turgut Uyar, Büyük Saat: Bütün Şiirleri (İstanbul: YKY, 2013), 328.

aritmi, Handan Demir, kalp, nefes, uyum, uyumsuzluk