Joseph Stalin’in Yeraltı Basımevi, Tiflis, 2017, fotoğraf: Hélène Veilleux (CC BY 2.0)
Bir Sakil Işıma:
Stalin’in
Yeraltı Basımevi Müzesi

Şehrin albenili yerlerinin bitip sonradan bir zamanlar Ermenilerce meskûn olduğunu öğrendiğim derme çatma gecekondu mahallelerinin başladığı sınırı yaklaşık kırk dakikalık bir yürüyüş sonrasında geride bırakarak varıyorum müzeye. Sınır geride kaldı, fakat yer yer karşıma çıkan inşaat halindeki rezidansları saymazsak mahallelerin derme çatma vaziyeti berdevam: Her an kopup bir felakete yol açabilecekmiş gibi duran sünmüş elektrik ve telefon kabloları, yıllanmış binaların önlerinde kurulmuş manav tezgâhları, denizi olmayan bir şehirde şişme yatak ve hayvan satan durgun kadın ve yoğunlaşan egzoz dumanıyla, müze olmasa pek az turistin uğrayacağı bir mahalle burası. Gerçi müzenin ziyaretçisi de sayıca fazla sayılmaz; o yüzden kapıdan girdiğimde düşük yoğunluklu bir coşkuyla karşılanıyorum. Üzerinde orak çekiç bulunan, tek kanadı açık iki kanatlı kapıdan girdiğimde, sol taraftaki küçük pencereden bana baktığını gördüğüm, yaşlı ve tıknaz bedenine bol gelen pantolonu ve bir ya da iki düğmesini iliklediği çizgili gömleğinin ardından görünen beyaz atletiyle bir adam yaklaşıyor; yüzünde kocaman ve nedense biraz mahcup bir gülücük. Kulağıma birtakım mırıltılar gibi gelen seslere “Hello” diyerek yanıt veriyorum. Yaşlı ve tıknaz adam bir koşu geldiği yere dönerek elinde bir A4 kâğıtla geri geliyor. Müze ziyaretçisini yönlendirmesi beklenen, İngilizce yazılmış birtakım bilgilerin yer aldığı kâğıdı bana uzatırken nereli olduğumu soruyor. Verdiğim yanıt üzerine çelimsiz kollarını iki yanından havaya uzatıp, “O! Kemal Atatürk!” diyerek coşkusunu belli ediyor ve devam ediyor: “Nasyonal kültür, gut!” diyor, “Emperyalizm, kaput!” Başta elime sıkıştırdığı kâğıtla beni baş başa bırakacak sansam da kendisini takip etmem gerektiğini belli eden jestine karşılık veriyorum ve sağa seğirterek müze gezimize başlıyoruz.

Joseph Stalin’in Yeraltı Basımevi Müzesi, Tiflis, 2021, fotoğraf: Handan Demir
Joseph Stalin’in Yeraltı Basımevi Müzesi, Tiflis, 2021, fotoğraf: Handan Demir

Burası, Tiflis’te yer alan Yeraltı Basımevi Müzesi. İsmi müze olsa da alabildiğine sakil, alabildiğine sası bir harabe. 1903-1906 yılları arasında, başta Stalin olmak üzere genç Bolşeviklerin Çarlık Hükümeti aleyhine propaganda kitapçıkları ve broşürleri basarak tüm Kafkas ülkelerine dağıttığı bir üs olarak görev görmüş. 1906’da polis tarafından yapılan baskında havaya uçurulan ve baskı makinesine inen 15 metrelik kuyusu ağzına kadar toprakla doldurulan basımevi, Stalin’in iktidara gelmesini takiben restore edilerek 1937 yılında müze olarak hayata dönmüş. Sovyetlerin çökmesiyle birlikte kaderine terk edilse de mülkiyeti Gürcistan Komünist Partisi’nde kalmış ve 2001’de müze özelliğini yeniden kazanarak yaşamına kaldığı yerden devam etmiş. Bugün ise 2003’te son Sovyet başbakan Eduard Şevardnadze’nin istifasıyla sonuçlanan Gül Devrimi’nin [Vardebis Revolutsia] başlattığı Sovyetsizleştirme [de-Sovietization] sürecinden nasibini alan müzeye hükümetten herhangi bir maddi yardım gelmiyor. Gürcistan Komünist Partisi, müze girişinde talep ettiği 10 Lari (30 Lira) ve bağışlarla ayakta tutmaya çalışıyor bu yapıyı. 2018’de hükümetle davalık olan parti, 2019’da müzeyi Ulusal Kütüphane’ye devretmiş ve bugün burası ulusal kültürel miras niteliği edinmiş olsa da durum böyle.

Sovyetlerin çöküşüyle birlikte özellikle Orta Avrupa ülkelerinde başlayan komünizm hafızasını yok etme girişimleri, komünizmin her türlü düşünsel içeriğinden yoksun bırakılarak Nazizmle eşdeğer tutulması ve tiranlık ve totalitarizm tarihine indirgenmesiyle sonuçlandı. Orta Avrupa ülkeleri, bir daha benzeri dehşetlerin beşiği olmak istemeyen ve çareyi kapitalizm ve liberalizmde bulan Batı’ya uyum sağladı. Tek çözüm olarak sunulan bu küresel ideolojiye uyum sürecinin bir parçası da “zorbalar çağı”nın hafızasını diri tutacak “utanç müzeleri” kurmaktı. Ukrayna, Romanya, Moldova, Gürcistan gibi pek çok ülkede Sovyet işgalinin yarattığı “terörü” sergileyen ve komünizm karşıtı mücadelenin “kahramanlarını” saygıyla anan müzeler kuruldu. Bunların en kayda değer örneklerinden biri, Nazi ve Sovyet hafızasının meşum bir müzik ve ışık oyunları eşliğinde iç içe sergilendiği, Macaristan’ın başkenti Budapeşte’deki Terör Evi’dir [Terror Háza]. Bütün bu ülkelerde çoğun şehrin en işlek caddesinde kurulan parıltılı müzelerin yanı sıra, “hatırlayarak unutma”1 politikasının bir parçası niteliğinde gözlerden ırak inşa edilen merdümgiriz mekânlar da “terör tarihini” teşhir ederken, Sovyet iktidarıyla özdeşleştirilen komünizmin etkileri siyasal ve kültürel alanlardan kararlı ve hesaplı adımlarla silindi.

Bahis konusu Sovyetsizleştirme süreci Gül Devrimi’nden bu yana Gürcistan’da da devam ediyor ve Tiflis’in meşhur Rustaveli bulvarının ortasında bir Sovyet işgali müzesi [Sabch'ot'a okupats'iis muzeumi] yer alıyor olsa da ülkenin genelinde hâlâ bir Stalin kültü mevcut, zira Stalin’in Gürcistan doğumlu olması bugün ülke ekonomisine katkıda bulunan avantajlı bir olgu. Stalin’in doğum yeri Gori’de yer alan Stalin Müzesi, “karanlık turizm” denen habis arzular yığınını doyuran başlıca örneklerden biri. 1957’de “Stalin’e saygı duruşu” minvalinde açılan müzede ziyaretçilere gezi sırasında aktarılanlar, örneğin Stalin’in sesinin güzel olduğu veyahut şiir yazdığı bilgisinden öteye gitmiyor; işlediği suçlara dair müzedeki tek emare, ancak 2010’a gelindiğinde müzenin alt katına inşa edilen bir gulag hücresi simülasyonu. Ne ki müze görevlileri, hususi taleplerle gelen haberdar ziyaretçiler olmadıkça bu odayı es geçmeyi tercih ediyor. Hükümet burayı Stalin iktidarının kurbanları için bir anıta dönüştürme isteğini ve niyetini pek çok kez dile getirmiş olsa da son on senede sözü edilen simülasyondan ve son Stalin heykelinin indirilmesinden başka bir girişimde bulunulmadı. Şiddet, hem hükümet tarafından süreğen biçimde hem de onun uzantıları olan müze görevlileri tarafından kasten ve aktif bir şekilde görünmez kılınmaya devam ediyor. Mitleştirme sürecinde şiddetin hasır altı edilmesi gibi, Stalin de burada suçsuz günahsız bir tanrıya dönüştürülmüş durumda. Elbette “hiç olmamış gibi” yapılamıyor fakat Stalin’in işlediği suçların daima bir gerekçesi var: “Zor zamanlardı”, “Kremlin’e Gürcü mutfağını tanıttı”, “Aslında komünist değil Gürcü milliyetçisiydi.” Komünistmiş gibi yapan milliyetçi: Mitleştirme ve yüceltme öyle kuvvetli işliyor ki, Stalin neredeyse bir trickster, bir şakacı, neticede şakaları ve basit hileleriyle yol açtığı kargaşayı durdurmak için yaptığı müdahaleler daima haklı görünecek iyi bir tanrı olarak çıkıyor karşımıza. Gotik mimarisi ve diktatörün ölü çehresinden alınan maskeyle burası, Stalin’e ibadet edilen bir tapınak olmayı sürdürüyor. Ve elbette para getiren bir tapınak. 2013’te Ulusal Turizm İdaresi başkanı Giorgi Sigua bir konuşmasında Stalin’i “Çin piyasasına” bir “turistik ürün” olarak pazarlayabileceklerini söylemiş: “Tıpkı İsrail’in İsa’yı pazarlaması gibi.”2

Sigua 2014 yılında görevden alınmış olsa da yaşlı ve tıknaz rehberimin elime tutuşturduğu A4 kâğıt pazarlama tekniklerinin işe yaradığını belli ediyor. Yeraltı Basımevi Müzesi’ni de özellikle “Stalin’e saygı duruşunda bulunmak” isteyen Çinli turistler ziyaret etmiş şimdiye dek. Yanı sıra yaklaşık 100 ülkeden lider tarafından ziyaret edilmiş; örneğin İndira Gandi, Gürcistan’a iki kez gelmiş ve ikisinde de müzeyi ziyaret etmiş. Bir sayfayı doldurabilsin diye büyük puntolarla ve geniş aralıklarla yazılmış bu metinde yer alan tüm bilgileri aslında rehberim bana cümlelerle olmasa da tek tük bozuk kelimeler ve beden diliyle aktarabiliyor. Baskı makinesinin Alman yapımı ve “orijinal” olduğunu, Augsburg’dan getirildiğini rehberimden öğreniyorum. Bütün bunlar önemli bilgiler olarak elimdeki kâğıtta da yer alıyor fakat örneğin 1937’den 1991’e dek geçen 54 sene boyunca burası neye benziyordu, Sovyet zamanında nasıl işliyordu, Stalin dışında hangi genç Bolşevikler vardı; bu ve sair bilgilerin esamesi okunmuyor. İndira Gandi ziyareti, isimsiz devrimcilerin Augsburg’dan koca bir makineyi parçalar halinde getirip 15 metrelik kuyudan indirerek soğuk ve nemli odada birleştirmesi ya da basımevi tarihinin Çin’de okullarda öğretiliyor olması daha önemli bir bilgi. Gori’de sürdürülen görünmez kılma pratiklerinin çok daha az şaşaalısı sürdürülüyor: Payendesi görkemli mimari ve “küresel kültür” olan bir ideolojik mekândan ziyade, mihnet veren bir istimlak alanı burası. Stalin Müzesi’nde iş gören mitleştirme ise burada daha mahrem fakat daha zalim bir anlam kazanıyor: Tanrısal figür “bizim büyük işler başarmış kasabalı oğlan”a dönüşüyor. Bir açıdan, sunulan temsilin yirmili yaşlarının ortasındaki Stalin’e dair olduğu düşünüldüğünde, Gori’deki müzenin sessiz yeraltı payendesi olabilir pekâlâ burası: Tanrısal Stalin figürünü kötülüklerinden iyiden iyiye arındıracak ideallerin yansıtıldığı, onca sakilliğine rağmen ışıltılı bir köken.

Baskı makinesinin parçalar hâlinde indirildiği kuyu, 2021, fotoğraf: Handan Demir

Pantolonunu çekiştirip duran yaşlı rehberimi takip ederek, adeta seke seke geziyorum müzeyi. İlk bakışta rastgele parmak sallamalar gibi görünen her işaret edişin ucunda bir Stalin portresi beliriyor; “Yang Stalin” diye takdim ediyor rehberim. Geç dönem Stalin’in ve başka genç devrimcilerin de portreleri bulunsa da Stalin’in gençlik fotoğraflarına ve resimlerine bilhassa dikkatimi çekiyor. Her köşe başında birkaç fotoğrafımı çekiyor ve nihayet, yalnızca Türkiye’den, Çin’den ve eski Sovyet ülkelerinden gelenlere bahşedildiğini söylediği bir ayrıcalıkla genç Stalin’in bir zamanlar üzerinde uyuduğu yatağa oturtuluyorum. Fotoğrafımı çektikten sonra telefonu bana uzatıyor ve “Avropa, kaput!” diyor. Müzenin en önemli, Stalin’in varlığının en yakinen duyulduğu bu odayı da gezdikten sonra bahçeye çıkıyoruz. “Vater!” diye gösteriyor yaşlı rehberim ve bahçedeki su kuyusuna yönlenerek çantamdan şişemi çıkarmam için sinyal veriyor. Tazyikli suyun soğumasını sağ eliyle kontrol ederek beklerken, sol eliyle belirsiz bir yerlere işaret ediyor ve çaresizce ekşittiği suratıyla daha fazla bir şeyler söylemek istediğini belli ederek “Kapitalizm, niet!” diyor, “Kapitalizm, kaput!” Elleri çok uzağa gidemese de önce mahalleden çıkarak bütün ülkeye, daha sonra yaşamın bütününe işaret ettiğini yüz ifadesinden anlıyorum. Serin sudan içip şişemi de doldurduktan sonra alışverişimiz bitiyor ve yaşlı rehberim, müzeyi gezdiğimiz yarım saat boyunca hiç tökezlemeyen coşkusuyla beni kapıya kadar geçirirken ikinci ve son sorusunu yöneltiyor: “Van dolar, hav maç lira?”

Joseph Stalin’in odası, Tiflis, 2019, fotoğraf: Ann Priestley (CC BY 2.0)
Joseph Stalin’in ofisi, Tiflis, 2018, fotoğraf: Angelo Zinna, kaynak: Matadornetwork
Vladimir Lenin ve Joseph Stalin, Tiflis, 2021, fotoğraf: Handan Demir

1. Derviş Aydın Akkoç'un “Memento Park: Hatırlayarak Unutmak, Komünizm ‘Kalıntıları’” başlıklı metnine Birikim dergisinden erişilebilir.

2. David Segal, “A Monster to History, Stalin Is a Tourist Magnet in His Hometown”, The New York Times (30.06.2019).

{Fold içindeki fotoğraf: Joseph Stalin’in Yeraltı Basımevi, Tiflis, 2017, Hélène Veilleux (CC BY 2.0)}

basımevi, Handan Demir, Joseph Stalin, müze, Tiflis