Eritis sicut Deus, scientes bonum et malum.
Bilgelik ağacından yasak meyvenin yenmesiyle insan yanlış ile doğruyu birbirinden ayırma yetisine, usa sahip olur. İnsanın temel niteliği “yaratılmış olan” olmasıdır, oysa iyi ve kötü arasında bir seçim yapabilme ve hatta kötüyü seçebilme olanağıyla insan artık yaratıcı rolüne de bürünür.
Sonra “Âdem iyiyle kötüyü bilmekle bizlerden biri gibi oldu” dedi, “Artık yaşam ağacına uzanıp meyve almasına, yiyip ölümsüz olmasına izin verilmemeli.”1
Bu rolün bedeli cennetten kovulmaktır fakat yeterli değildir bu ceza insanın laneti sürgün edildiği yerde; dünyada, burada da devam eder.
16 RAB Tanrı kadına,
“Çocuk doğururken sana
Çok acı çektireceğim” dedi,
“Ağrı çekerek doğum yapacaksın.
Kocana istek duyacaksın,
Seni o yönetecek.”
17 RAB Tanrı Âdem’e,
“Karının sözünü dinlediğin ve sana,
Meyvesini yeme dediğim ağaçtan yediğin için,
Toprak senin yüzünden lanetlendi” dedi,
“Yaşam boyu emek vermeden yiyecek bulamayacaksın.
18 Toprak sana diken ve çalı verecek,
Yaban otu yiyeceksin.
19 Yaratılmış olduğun toprağa dönünceye dek
Ekmeğini alın teri dökerek kazanacaksın.
Çünkü topraksın, topraktan yaratıldın
Ve yine toprağa döneceksin.”2
İnsanın dünyada oluşunun yegâne sebebinin başlangıçta yasak olanı elde etmesi, usa sahip olması olduğunu söylesek de gerçekte dünya, sürgün edilen yer, usa uygun değildir. Ancak tekrar bilmek ister insan; doğruyu ve yanlışı ve hatta varoluşunu konforlu hale getirmek için mutlak bir doğruya da ihtiyacı vardır, yüreğinde şüphe edilmeyecek bir açıklık bulmak isteği gark olur.
Ya her şey bana açıklansın istiyorum ya da hiç. Ama yüreğin bu çığlığı karşısında us güçsüzdür. Ruh bu gereksinimle arıyor, çelişkilerden, saçmalamalardan başka bir şey bulamıyor. Anlamadığımın dayandığı bir şey yok. Dünya bu usa aykırılıklarla dolu. Bir kez olsun “İşte bu açık” diyebilsek her şey kurtulmuş olur.3
Arayışına girilen “mutlak açıklık” karşılığını dünyada bulamaz, dünyanın bu arayışın cevabını içermediği görülür. Öyle ki insanın varlığından emin olduğu, şüphe etmediği tek şey bu cevapsızlıktır artık. Yüreğinin aradığı, koruyacağı tek gerçeği bulmuştur, sahip olduğu bu temel gerçeği koruması ve ona tutunmasıyla kendi sınırlarını saptar insan. Bu saptama o kadar güçlü bir itkiye sahiptir ki siz büyük bir kayayı bir tepenin zirvesine taşımakla sonsuza dek lanetlenmişken sizi mutlu olarak hayal etmemizi dahi sağlayabilir!
Tüm bu arayışla alınan sonuç, var olanlar arasında şüphe edilmeyecek bir gerçeğin bulunmayışı, insanı var olan her şeyden ayrıştırır tüm evrenin karşısına koyar ve onu evrenden koparır, insanın yersiz oluşu mecazi anlamını yitirmiştir artık. İnsanoğlu hem yaratıldığı yerde hem de sürgününde yüreğinin birlik isteğini karşılayamaz. Var olduğu yerle bir olamaz. Ve fakat var olmaya devam eder tutunacak temel bir gerçek bulmuş olmanın itkisiyle.
Yaşamak bir başkaldırıya dönüşmüştür artık; insan tektir ve karşısında var olan her şey dikilir. Ne yapılmalıdır tutarlı olmak adına, başkaldırarak yaşamak adına? Örgütlenmeli midir insanoğlu yoksa herkes yalnız mıdır kendi başkaldırısında?
Başkaldırarak yaşamak gerektiğini bilmek, daha önemlisi bunu yüreğinde hissetmek fakat buna rağmen neyi nasıl yaşadığını önemsememek, inandığın/hissettiğin ile davranışlarının çelişmesi kısacası kendi yaşamından sıvışarak yaşamak: Bu sıvışma, insan yüreğinin başlangıçtaki çığlığına karşılık vermeden onun birlik olma isteğini dahi duymadan, yaşamını sürdürmekten daha mı zordur, ölümcüldür?
Okuduğum birçok kitapta sorunun tariflendirilmesi her bir yazara özel olsa da yüreğin benzer sayılabilecek çığlığına karşın ne yapmalıyız? Örneğin Tutunamayanlar’da maddelerle anlatır Oğuz Atay ne yapılması gerektiğini, bireyin benzerleriyle oluşturacağı küçük ve hatta gizli sayılabilecek bir topluluğun da kurallarını sıralar devamında. Fakat değişimi kişi kendisinde başlatmalıdır.
“Başkalarına söyleyecek bir sözüm olabilmesi için önce kendime söz geçirmem gerektiğine inanıyorum.”4
Değişimi sözle başlatır Oğuz Atay; “Önce söz, kelime vardı” der, belki de en büyük tutunamayan olarak gördüğü İsa’nın hayatından ve kutsal metninden çok etkilendiğinden söyler bunu. Önce kelime vardı. Ve fakat fark edilir ki öncelik verilen bu büyük kelimelerin etkisiyle tasavvur dahi edilemeyen bir sonuç ortaya çıkar; büyük kelimeler büyük eylemsizliklerin üzerini örter.
Hamlet’i getirin gözünüzün önüne: Oyunu okumaya başladığınız andan itibaren yapılacak eylem bellidir aslında, Hamlet babasının bilhassa annesinin intikamını almalıdır. Fakat Hamlet için de önce kelime vardır, eyleme geçemez ve onun büyüleyici kelimelerinin tesirinde büyük eylemsizliği görmezden gelinir. “Eyleme geçmeyen arzular (kelimeler) ruh bozukluğuna yol açar” diyor William Blake, izleyici de Hamlet’te bu büyük eylemsizliği bir yana bırakıp bu ruh bozukluğunun peşine düşer. Oysa eyleme geçilmelidir tıpkı Faust’un kutsal metni Almancaya çevirirken yaptığı gibi; metnin başlangıcında yer alan “Önce kelime vardı” cümlesi “Önce eylem vardı” ile değiştirilmelidir belki.
Şöyle yazılıydı orada: “Başlangıçta söz vardı!”
Tıkandım kaldım bile burada! Kim yardım edecek şimdi bana?
Söze bu kadar değer vermem mümkün değil
Başka türlü çevirmem lazım,
Doğru aydınlatırsa aklım beni.
Şöyle yazılı orada: Başlangıçta akıl vardı.
İlk satırı iyi düşünmek lazım,
Acele etmesin kalemin!
Anlam mıdır her şeyi oluşturan ve yaratan?
Şöyle yazmalıydı: Başlangıçta güç vardı!
Ama bu kelimeyi de yazarken,
Uyarıyor bir şey beni ve yine değiştiriyorum.
Yardım ediyor aklım bana! Birden çözüyorum sorunu
Ve yazıyorum huzurla: Başlangıçta eylem vardı!5
Büyük eylemsizlikler ile bu büyük eylemsizliklerin üzerini örten kelimelerin karşıtlığı, yaşamı yalnızca kelimelerle idame ettirme alışkanlığı bırakılmalıdır, belki de böylelikle kendi yaşamından sıvışmadan tutarlı bir yaşama ulaşılacaktır. Peki bu eylem nedir? Hamlet şanslıdır onun için belli olan tek eylem vardır; intikamını almak. Peki bizler için bu eylem nedir?
“Boş yere” çalışıp yaratmak, kumdan heykel yapmak, yaratımının geleceği olmadığını bilmek, yüzyıllar için kurmanın da daha fazla önem taşımadığını bilerek yapıtının bir gün içinde yıkıldığını görmek, uyumsuz düşüncenin izin verdiği zor bilgeliktir bu. Bu iki işi bir arada yürütmek, bir yandan yadsıyıp bir yandan göklere çıkarmak, işte uyumsuz yaratıcının önünde açılan yol. Boşluğa renklerini vermelidir.6
1. Eski Ahit, Yaratılış 3 (22).
2. Eski Ahit, Yaratılış 3 (16-19).
3. Albert Camus, Sisifos Söyleni, çev. Tahsin Yücel (İstanbul: Can Yayınları, 1997), 44.
4. Oğuz Atay, Tutunamayanlar (İstanbul: İletişim Yayınları, 2022), 94.
5. Johann Wolfgang von Goethe, Faust, çev. İclal Cankorel (İstanbul: Doğu Batı Yayınları, 2021), 70.
6. Camus, age, 130.
