Roland Barthes, ana eksenini 1954’e kadar uzanan Brechtçi ve yeni romana ilişkin yazılarının oluşturduğu 1964 tarihli derleme kitabı Eleştirel Denemeler’e 1971 yılında yazdığı önsözde,1 Brecht’in en büyük savunucularından biri olmaktan artık uzaklaşmış bir yazar olarak “avangard sahadan çıkmış gibi görünen Brecht’in henüz son sözünü söylemediğine inandığını” belirterek, Brecht’in zamanının yeniden geleceğini söyler.
Yine aynı kitabın “Brecht Eleştirisinin Görevleri” başlıklı metninde,2 henüz yeteri kadar dikkate alınmadığını düşündüğü Brecht’e (epik tiyatroya) yönelik sağ ve sol kesimden gelen dört tip tepkinin olduğunu belirterek bunları sıralar. İlgilenenler yazıyı okur ancak bugünden baktığımızda bu tepkiler içinden Brecht’in geleneksel tiyatroyla hesaplaşan epik tiyatro olarak isimlendirdiği bütünlüklü anlatıdan çok, biçimle ilgilenen ve bu biçimsel denemeleri bağlamından kopuk bir şekilde ön planda tutan görüşün kazandığını söyleyebiliriz.
Ülkemizde de özellikle 70’li yıllarda üzerine çokça düşünülen Brecht’in önce politik tiyatro çerçevesiyle keskinleştirildiğini, ardından da tüm dünyada olduğu gibi yavaş yavaş bir biçimcilik potasında eritildiğini görebiliriz.
Brecht’in epik tiyatrosunun, özünden ayrı düşünülemeyecek biçimsel formatı, karşı olduğu geleneksel sanat tarafından hemen içselleştirilmiş ve içi yeniden doldurulmaya çalışılarak piyasaya sürülmekte gecikmemiştir. Bu açıdan tiyatrodaki tartışmaları bir yana bırakarak işin sinema ve dizi sektöründeki örneklerinden birkaçını sıralayıp konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayabiliriz.
Amazon’un Fleabag dizisi bir dönem Brechtyen olmakla etiketlenmiş, yabancılaştırma efekti ve daha popüler bir tabirle dördüncü duvarın yıkılması kavramları Brecht’e atıfla övülmüştü. Oysaki karakterin izleyiciyle göz göze gelerek konuştuğu, onu sırdaşı, suç ortağı yaptığı bir estetik anlatım, Brecht’in tam da karşı olduğu karakterle özdeşleşmekten başka bir işe yaramıyordu. Daha yeni bir örnek vermek gerekirse, Nuri Bilge Ceylan’ın Kuru Otlar Üstüne filminde karakterin kendisini birden kameranın arkasında bulduğu sahne, karakterin yaşadığı çelişkinin Brecht’in yabancılaştırma efekti kullanılarak vurgulanıyor oluşu şeklinde yorumlanmış olsa da bana göre kafa karışıklığından başka işe yaramayan biçimsel bir denemeden öteye gidememiştir.
Yukarıda saymış olduğum iki örnek açısından bu biçimsel dokunuşlar hem Fleabag’in hem de Kuru Otlar Üstüne’nin daha iyi ve başarılı olmasını sağlamış olabilir. Ancak tekrardan yazının başına dönersek, bu ve bunun gibi örnekleri Brecht’in geri dönüşünü müjdeleyen ve bu tarihsellik içerisinde değerlendirmemiz gereken işler olarak ele almak daha doğru olacak.
Bu açıdan baktığımızda, mevcut denemelerin Brecht’in ortaya koyduğu şekilde yapılmadığı ve hatta herhangi bir bilinçli tercihle Brecht’in referans alınmadığı gayet açık. Bundan sonra da yapılacak işler açısından, Brecht’in geri dönüşünü müjdeleyecek olanların bazılarının belki hiç Brecht okumamış biri tarafından yapılabileceği bile muhtemel.
Kuvvetli Bir Alkış: Absürt mü, Epik mi?
Tiyatro kökenli Berkun Oya’nın Brecht’i okumadığını belki varsayamayız ancak Netflix’te gösterilen Kuvvetli Bir Alkış dizisinin, bu tür bir okumayla son dönemin en Brechtyen işi olduğunu rahatlıkla söylemek mümkün.
Bir ailenin başından geçenlerin belirli bir olay örgüsü takip edilmeden, zamana yayılmış şekilde anlatıldığı Kuvvetli Bir Alkış’ın belki de en büyük başarısı izleyenleri izledikleri şeye ortak etmesi, onları kendi yaşadıkları şeyi sorgulamaya yöneltmesi diyebiliriz. Eşiyle ilişkisinde, çocuğuyla kurduğu bağda, bir çocuk olarak ailemizle olan derdimizde dizide anlatılardan bir kısmını yaşamayanımız ya da başkasının yaşadığına şahit olmayanımız yoktur herhalde. Bu bakımdan Berkun Oya’nın dizisini izlediğimizde hissettiğimiz duygu çok gerçek.
Geleneksel anlatının izleyenlerin ruhunu temizleyip, onları huzura erdirme amacının tam karşısında bir gerçeklik bahsettiğim. İzleyenleri huzursuz edip yaşananları sorgulamaya iten, büyüleyicilikten uzak, diken üstünde bir gerçeklik.
Bir orta sınıf anlatısı olduğundan, özellikle bu kesimden olanların duyduğu öfkenin de gerçek olduğunu belirtebiliriz. Öyle ki diziyi seküler, Kadıköy/Cihangir’de yaşayanlara karşı açılmış bir savaşmış gibi ele alanların aslında dizinin mesajını son derece net bir şekilde aldığı söylenebilir.
Dizinin başından itibaren yaşananları başlı başına absürt olarak isimlendirmek ise haksızlık olacaktır. Evet, çocuk yapmaya karar veren bir ailenin, mamasından çocuk odasına tüm hazırlıkları yapmasına rağmen ana etkinliği gerçekleştirmediğini, yani çocuk yapmak için sevişmediğini düşünmek absürt gelebilir. Ancak bunlara bir çelişkiyi ortaya çıkarmak için tipik olanın öne çıkartıldığı sahneler olarak bakmak kanaatimce daha mantıklı olacaktır. Brecht’in Kuhle Wampe filminde intihar eden bir işçinin son iş olarak kolundaki saatini çıkarması, az sonra ölecek bir insan düşünüldüğünde absürt gelebilir ancak bir çelişki olarak yoksulluğu anlatmak için daha anlamlı bir sahne bulunabilir miydi, bilmiyorum. O yüzden Berkun Oya’nın dizisi bize bu çelişkileri içeren sahneleri cüretkârca göstermekten kaçınmıyor. Anlattığı orta sınıfın çelişkilerini tipik bir şekilde göstermek dışında, meşhur yabancılaştırma efektini de gerçekten izleyenleri izlediği şeye mesafe alacak, yadırgatacak şekilde kullanmayı başarıyor. Doğum sahnesinin sonunda, yukarıya doğru bakan karakterler, doğrudan gözlerimizin içine bakıyor. Nuri Bilge Ceylan’a bir gönderme var mı bilemem ancak, yaşadıkları evin bir set olduğunu gördüğümüz an ya da hemen ardından kamerayla münakaşaya giren karakter, söz konusu yabancılaştırma efektinin bir denemeden öte olduğunu bize hissettiriyor.
Berkun Oya’nın son filmi Cici’de uzun bir anlatı içerisinde, yine parlak diyaloglara sahip olsa da pek başarılı bir anlatım kuramadığını izlemiştik. Ancak hem Netflix’e yaptığı Bir Başkadır’da hem de Kuvvetli Bir Alkış’ta format gereği olsa da epizotik bir anlatımın benimsenmiş olmasının, Berkun Oya’nın anlatısını kuvvetlendirmeye yaradığını söyleyebiliriz. Tüm duyguyu izlenen şeyin sonuna toplamaktansa anlatının belirli yerlerine yayma fikri, izleyicinin eleştirel tutum almasını kolaylaştırıyor. Popüler tabirle, epizotik anlatımın deforme edilmiş hâli olan, bölümlerin sonunda diğer bölüme çengel atma şeklinde değil Kuvvetli Bir Alkış’ta olduğu gibi epizotik bir anlatım şekli olarak tercihi özdeşleşmeyi ve katarsisi değil, eleştirelliği ön plana çıkarıyor.
Kuvvetli Bir Alkış, Berkun Oya’nın anlatmak istediğini başarıyla anlattığı ve yukarıda bahsetmeye çalıştığım şekilde geleneksel olan anlatım tekniklerinden uzaklaşarak, başka bir estetiğe doğru yöneldiği için bunu daha da başarılı yapan derinlikli bir iş. Özellikle dijital platformun olanakları düşünüldüğünde, bu tür denemelerin başka başarılı işlerin de önünü açacağı aşikâr.
Brechtyen bir okumayla, biraz zorlayarak da olsa, Kuvvetli Bir Alkış’ın Brecht estetiğine ilişkin unsurların son dönemde en doğru şekilde kullanıldığı işlerden biri olduğuna ve bunun anlatımı kuvvetlendirdiğine değinmeye çalıştım. Başta Brecht’in erken dönem ve sürgün yıllarında Hollywood’daki projeleri dahil olmak üzere bu zamana kadar ne sinemada ne de televizyon-dijital platformlarda yüzde yüz Brecht’in kuramına uygun bir film henüz yapılabildi. Zaten Marksizme dayanan bir kuram olduğu için biçimsellik dışında öncelikle işin özünün daha temel ve hayati bir derde değinmesi gerekiyor. Ancak özellikle hem yaşadığımız koşullar hem de dijital platformun sağladığı imkânlar düşünüldüğünde bu tür bir estetiğe daha fazla yönelme imkânının ortada olduğu da açık.
Evet, Brecht henüz geri dönmedi ancak adımlarının daha kuvvetlendiği ve ona her zamankinden daha çok ihtiyaç duyduğumuz dönem geri döndü. Şimdi sıra biraz daha beklemekte.
1. Roland Barthes, Eleştirel Denemeler (İstanbul: YKY, 2018), 9.
2. Age, 89.