Kadir Kayserilioğlu, Cennetin Duvarları [The Walls of Heaven] adlı filminin ilk dakikalarında bize, izleyicisine sunmak üzere olduğu şeyin bir belgesel mi, video-deneme mi yoksa (bunu söylerken ince bir hiciv sezilmekte) çağdaş sanat mı olduğundan emin olmadığını söyler. B şıkkının en olası seçenek olduğunu söyleyebilirim. Üreticisi kamera önüne geçip izleyiciye bir konuyu anlatırken bir yandan araya konuyla ilgili kesik kesik serpiştirilmiş görüntüler ve çok sayıda dipnotun geçtiği bu format YouTube’da çok yaygın, ancak Cennetin Duvarları’ndaki araştırmanın derinliği ve öz farkındalık, Kadir’in bu türü bir eşik form olarak yorumladığını düşündürüyor. Kadir’in deneysel film ve video art’a odaklanan pratiği genellikle kişisel tarihini daha evrensel anlatılar, hikâyelerle harmanlar ve kendi deyişiyle “üst kültür ile popüler kültür biçimleri arasındaki geleneksel hiyerarşiye karşı hürmetsizce bir yaklaşımla, yüksek prodüksiyon ile ev yapımı ve kendin yap estetiğini bir arada kullanır”. Cennetin Duvarları’nda bu tanım kendisini en çok webcam aracılığıyla yapılan samimi itirafın bir çeşit tarihi keşfe evrilen anlatısında ve düşük çözünürlüklü ev yapımı görüntülerin tarihi, spekülatif ve alternatif gerçekliklerle kurgulanışında belli ediyor.
YouTuber’lar sık sık “Benimle tavşan deliğine inmeye hazır mısınız?” gibi şeyler söylüyor ama içerikler çoğunlukla çağrışım zenginliği açısından insanın (yani benim) “tavşan deliği” beklentisini pek karşılayamadığı gibi, sözü edilen tavşan deliği kadar metodolojik de olmuyor. Cennetin Duvarları’nı ilk kez geçtiğimiz ekim ayında Unkapanı İMÇ’deki sanatçı inisiyatifi Non.Sight’ta ay boyunca süren gösterimi sırasında, sonra da bir arkadaşımla beraber evde tekrar izledim. Arkadaşım, otuz üç yıllık yaşamında süresi boyunca hiç kıpırdanmadan ya da durdurup yerinden kalkmadan bir hareketli medyanın tamamını ilk kez izleyebildiğini söyledi. Velhasıl Kadir’in bu formatı seçme sebebini anlamak zor değil: Yerinde duramayan ya da podcast dinleyemeyenler için biçilmiş kaftan olan bu format muhtemelen üreticisi için de en doğru araç. Girişte, filmin çıkış noktası olan “yeni hobisine”, yani İzmir’de bir ormanda arkadaşlarıyla yürüyüş yaparken hayata geçirdiği teraryuma kafayı aşırı takmasını anlatır; her şey, biraz yosun ve bitkinin tutunmuş olduğu bir avuç toprağı biraz çalı çırpı ve taşla beraber bir torbaya doldurup eve getirip, hepsini bir kâseye koyup biraz su serpiştirerek “cuk oturan” bir tencere kapağıyla kendi örtük ekosistemine kapatmasıyla başlar.
Hayat verdiği dünya Kadir’i o kadar heyecanlandırır ki her sabah ilk iş koşup “akvaryum izleyen kediler gibi” saatlerce onu seyreder (Kısa süre içinde bu özel yaşam küresi içindeki baskın tür olduğunu düşündüğü bir çıyan tespit eder). Bununla da kalmayıp sürekli teraryumunu nasıl canlı tutacağına dair ders videoları izlemeye başlar. Çünkü bu o kadar da kolay bir iş değildir; “Bu dünyayı gözetlemeniz gerekiyor” diye vurgular Kadir. Tüm bunları bize videonun giriş kısmında evinin aydınlık oturma odasında otururken webcam aracılığıyla, arka planda kısmen görünür sanat eserleri ve yerinden mutlu gözüken irice bir deve tabanıyla sohbet eder gibi bir tonda aktarır. Videonun birçok noktasında geri dönecek olduğumuz bir konumdur bu. İzleyicilerle sohbet eder gibi olduğu kadar, yer yer dışından düşünür gibi de bir hâli vardır; arada sigara içer ve kendi kendine gülümser. Burada doğal olarak bir performans unsuru olsa da kafayı belli konulara takmaya, beyaz tavşan peşine düşmeye meyilli olanlarımız için bir o kadar da doğal ve tanıdık bir hâldir bu.
Sonrasında ise neredeyse takip edilemeyecek kadar çeşitli tali yola saparız, ancak ortada, aslında incelikle planlanmış bir yol haritası vardır. Cennetin Duvarları yedi bölümden oluşur. İlk bölüm, az önce bahsi geçen yeni hobisi ve bir şekilde sentetik gerçeklikler, kapalı dünyalar yaratmakla bağlantılı olan önceki çalışmalarıyla ilgilidir. Bunu takiben kurduğu çağrışım ağı bizi deniz maymunlarının (bir tür karides, yani yaşayan bir hayvanın) Naziler ve KKK ile bağları olan bir beyaz üstünlükçü tarafından çocuklara oyuncak olarak pazarlanış hikâyesini, simyacılar ve homunculus’ları, bir homunculus örneği olarak kendi kendini doğuran mitolojik Hay Bin Yakzan’ı (Kadir’in onu kambur, biçimsiz bir insansı olarak modellemesine rağmen her nasılsa ürkütücü olmaktan çok insanın kanının ısındığı, sevimli bir varlık olarak çıkar karşımıza), popüler bilgisayar oyunu The Sims’i (“bence onları homunculus kelimesi daha iyi anlatıyor”), Kadir’in evinin yakınındaki parkta köpeğiyle yaptığı yürüyüşleri, geçen yılki Burning Man’in iklim değişikliği sebebiyle bir fiyaskoyla sonuçlanmasını ve karmaşanın ortasında su birikintilerinde beliren küçük zıpçıktı “dinozor karides”i, 7 Ekim sonrası plaja giderken plaj havluları ve yoga matları ile AK-47’lerini de yedeğine alan İsraillileri, gözetleme amaçlı drone teknolojisini (yol haritamız buralarda belirginleşmeye başlar) ve sonunda da Batı Avrupa’nın kendi etrafına ördüğü duvarları içeren (ancak bunlarla da sınırlı kalmayan) bir keşif gezisine çıkarır. Yükseliş kademelidir, ancak AB Dış Politika Şefi Josep Borell’in Avrupa’yı bir bahçeye benzettiği 2022 tarihli inanılmaz konuşmasıyla zirvesine ulaşır...
Avrupa bir bahçedir. Biz bir bahçe inşa ettik. Her şey çalışıyor. İnsanoğlunun inşa edebildiği en iyi şeyler siyasi özgürlük, ekonomik refah ve sosyal uyum kombinasyonu; bu üç şey bir arada…
Dünyanın geri kalanına, senin de çok iyi bildiğin gibi Federica tam olarak bir bahçe denemez. Dünyanın geri kalanının çoğu bir cangıldır ve cangıl bahçeyi istila edebilir. Bahçıvanlar bu durumla ilgilenmelidir...
Bu demeci ilk izleyişimde “vahşiler” kelimesi dudaklarından geçmemiş olsa da havada asılı kaldığını düşündüğümü hatırlıyorum. Borell ilginç neokolonyalist açıklamalarını Avrupa’nın dünyanın geri kalanıyla daha fazla ilişki kurması gerektiğini söyleyerek bitirmişti. İzleyici bu noktada, tüm bunlarla nereye varılmak istendiğini bu çarpıcı ifşayla duyumsar; günlük hayatlarımızda ne yapıyorsak biz oyuz, bu olaylar zincirinin bir uzantısı olarak tarihin hangi noktasında durduğumuzdan ayrışamayız. En baskın yırtıcılar olduğumuzu iddia etsek de aynı zamanda av da olan çok daha küçük yırtıcılar gibi biz de nevrotik, aşırı sahiplenici ve hem kendimizin hem de sadece eğlenmek için ya da sadece yapabildiğimiz için diğer küçük varlıkların etraflarına duvarlar örmeye meraklıyız.
Bu noktada Avrupa’nın şu anki ibretlik hâli bir yana, insan duvarlarla çevrili cennetlerin başka örneklerini düşünmekten de alıkoyamıyor kendini, videonun çağrışım zinciri aynı zamanda yeni halkaların eklenmesi için bir çağrı gibi. Babil’in Asma Bahçeleri ve buna bağlı olarak kendi medeniyetimizin ilk bahçelerini (daha doğrusu bostanlarını), muhtemelen ilk sürülmüş tarlaların yanı sıra ortaya çıkan, etrafını çevirdiğimiz ilk açık alanları düşünüyorum. Daha yakın tarihli bir örnek olarak ise Jonathan Glazer’ın sarsıcı 2024 yapımı The Zone of Interest’teki Nazi komutanı ve ailesinin Auschwitz’de hiç görünmeyen ancak her daim duyulan, toplama kampıyla arasında tek bir duvar olan rengârenk bahçesi ve yazlık evi zihnimde canlanıyor... Ama konudan sapıyorum (malum). Bunlardan yola çıkınca, politik belirleyicilere ve/veya devlet adamlarına kıyasla biz halk mensuplarının güç istencini ve ondan köklenen korkumuzu ya da korkumuzdan köklenen güç istencini The Sims ve sandbox oyunları gibi küçük dünyaların manipülasyonu yoluyla dışavurduğumuz önermesi ilk bakışta mantıklı gelebilir. Görünüşe bakılırsa ne zaman bir dünya yaratsak, tehditleri dışarıda tutacak koruyucu önlemler de gerekiyor. Fakat bu gerçekten doğru mu? Aslen tek yuvamız olan dünyanın atmosferi “koruyucu” mu (içindeki tüm yabancı cisimleri yakıp kül etmiyor neticede), yoksa daha doğrusu nazikçe sarıp sarmalayan ve damıtan bir zar mı?
Cennetin Duvarları boyunca periyodik aralıklarla sentetik bir dünya çıkar karşımıza. Bu, Kadir’in 3D programıyla modelleyerek hayata geçirdiği dünyalardan biri; yabancı görünen ama bizimkinden çok da farklı olmayan bir gezegendir. Üç birey, gölcükler, kayalıklar, rüzgârda nazikçe sallanan bitkiler, kızılca dereler ve bataklıklar içeren bu cennette, spor ayakkabılarının çoğu kez suyun ya da çamurların içinde olmasını umursamaz edalarla sakince takılıyor (Manzara aynı zamanda Bosch'un Bölüm II: Homunculus'ta da kısaca sözü geçen Dünyevi Zevkler Bahçesi'ni çağrıştırır). Bunlar izleyicinin avatarlarıdır; otururlar, ayaklarını sallarlar, boşluğa bakarlar ve bazen de Kadir tarafından oraya buraya çekiştirilerek kıyafetleri ve pozisyonları değiştirilir. Cennetlerinin mavi gökyüzünün yavaş yavaş işgalciler ve drone’lar tarafından ele geçirilmesini fütursuzca seyrederler. Ve netice olarak Kadir gerçek teraryumunun akıbetini de bize aktarır: Bir sabah uyandığında tüm yay kuyruklarının ölmüş olduğunu görür. Yerlerini bir süre sonra yeni böcekler alır, bir tanesi Kadir’in oraya bizzat bıraktığı bir örümcektir (O da avlayacak bir şey bulamayıp ölür). Ne olursa olsun, tamamen kapalı, öz idameye sahip bir habitat kaç defa daha tekerrür edebilir?
Karamsar bir sonuca varılmış gibi gözükse de uygarlığımızın yaklaşan sonu ve türümüzün güç istenci hakkındaki kaderci görüşleri indirgeyici bulduğumu söylemem lazım, Kadir’in de filmiyle varmak istediği yer bu değil. İklim değişikliği, savaşlar, kitlesel göçler, faşizmin direnci ve yükselişi gibi meselelerin üstüne gerili bir ipteyken bu felaket tellallıklarına kapılmamak zor olsa da Cennetin Duvarları, AB’nin bir cennet bahçesi, bizim de insan olmak için ne kadar çabalarsak çabalayalım deniz maymunu olduğumuza veya içerisinde bulunduğumuz sürdürülemez düzeni besleyenlere değil, tüm bunların birer idea olmanın ötesine geçemediğini ve bu idea’lardan bir de küçük ideolojik canavarlar, birtakım kavramsal hilkat garibeleri türetmiş olduğumuzu Lovecraftvari bir ışımayla yüzümüze vurmasına karşın, her şeye inat hayatta kalan ve evrilen türlere odaklanır. Korkularımızın kuvvetini ve tüm koruyucu önlemlere rağmen dayanıklı küçük yaşam formlarının görünür bir kaynak olmadan teşviksizce yeşermesinin önüne geçilemediğini bize defalarca hatırlatır. Peki kendimizi söz konusu dayanıklı yaşam formlarından biri olan, filmin yıldızı küçük homunculus Hay Bin Yakzan olarak konumlandırsak ne olur? Etrafımızdaki hayvanların seslerini taklit ederek, geceleri gökyüzünü izleyerek ve bizi doğuran –ve kendi özünden yaratan– adalarımızın sularında yıkanarak, kendi inanç sistemlerimizi yaratarak bir gün gerçek insanlığa erişeceğimizi hayal etmek, içkin yıkıcılığımıza dair felaket senaryolarına kapılmaktan daha umutlu ve gerekli bir eylemdir sanki.
Cennetin Duvarları’nı izledikten kısa bir süre sonra ben de kendi bonsai ağacımı filizlendirmeye başladım. Yıllar önce bir müze dükkânında edindiğim kutu ladin tohumları, ufak bir saksı, bir torf peleti, küçük ağacımı budayarak büyümesine ket vurabileceğim ufak bir makas ve talimat kitapçığı içeriyor, arkasında da “Kendi masaüstü bonsai ağacınızla işyerinize ve evinize huzuru davet edin” yazıyordu. Bu yazıyı yazma sürecindeyken bir gün uzun zamandır duran kiti artık açıp başlatmaya karar verdim. Daha önce bir kez de bir bonsai ağacını öldürmüşlüğüm var. IKEA’da 2015 civarı bulunabilen, benim de o dönem bir adet edindiğim bu ufak bonsai’ler gün boyunca üzerine sürekli su püskürtülmesi gereken, nem isteyen tropik bir ağaçtan türemeydi. Bu bakımı bir süre devam ettirebilsem de dışarıda olduğum için atladığım tek bir günün sabahında küçücük kuru yapraklarla çevrili kurumuş kalmış bir çırpı karşılamıştı beni. Acaba İzmir IKEA o dönem neden bir otomatik su fıskiyesinin altında özel bir stantta belirli aralıklarla spreylenmeyi gerektirecek derecede iklimimize uygunsuz bu bonsai’leri topluca satmaya karar vermişti? Tomurcuklanmaya başlayan bir fidanı açık seçik sakatlamayı, kendi felsefesine sahip olacak kadar kadim ve köklü bir sanat hâline getirilebilecek kadar “sakinleştirici” veya estetik yapan şey ne olabilir?
Ben IKEA bonsai’mi öldürdüğümde, geriye kalan kuru çırpıyı atmaya kıyamayıp bir yıldan fazla bir süre boyunca masamın üstünde saklamıştım. Cennetin Duvarları'nın ekim ayı boyunca haftada iki kez gösteriminin yapıldığı Non.Sight’ta, filmin esin kaynağı teraryum da bir kaidenin üzerinde, tencere kapağı ve içindeki küçük habitatla beraber sergilenmekteydi. Videoda belgelenen yeşil tonlarından ziyade kahveler ve kızıllara dönmüş olsa da şüphesiz hâlâ çok güzeldi. İçinde hâlâ yaşam olup olmadığını Kadir’e sorduğumda bilmediğini söyledi. Baktığımız şey tamamen ölü arazi gibi görünse de içinde hâlâ bazı yay kuyruklar olabilirmiş. Gerçekten de biraz su serpilse yeniden canlanabilecek gibiydi.
{fold ve metin içerisindeki tüm görseller: Kadir Kayserilioğlu, Cennetin Duvarları}