ve İyi ki Söylemedik!
Canavar1 hakkında çokça yazıldı çizildi; kitaptaki denemelerin ele aldığı konularda da herkes en azından bir kere görüş beyan etmiştir yaşadığımız çağda (genellemeler olmadan olmaz, sonra deşeriz hepsini), ancak en cesuru ve aldığı yerden en farklı yere bırakanı Canavar olmuş diyebilirim. Amiyane tabiriyle taze bir soluk.
Şöyle, yazarın kitabın başındaki denemelerdeki bocalamalarından, emeklemelerinden çok keyif aldım ama beni tam tatmin etmedi, çünkü canavarca davranışlarda bulunan insanlarla ilgili düşüncelerimizin duygusal tepkilerimizle şekillendiğini, yani öznel deneyimlerimizle şekillenen duygularımıza bağlı tepkiler verdiğimizi matematiksel olarak ispatlaması çok etkileyici değildi benim için. Aman ne var bunda tadında değil de daha da derine inebilir miyiz hevesinde. Yoksa hepimiz tek tek idollerimizi öldürdük. Arkadaşlarımla zaman zaman sohbet çevirdiğimiz bir WhatsApp grubunda “pis herif”leri paylaştık: Öldürmeye kıyamadığımız canavar sanatçılar. Herkes isimler attı ortaya. Herkes bir canavarı evlat edindi. (Ayrıca herkesin evlat edindiği canavarların hepsinin adı bu kitapta geçiyor, ifalar işe yarıyor.)
Devam etmem gerekirse aynı yerden, şu açıdan etkileyici değil: Hepimiz (umuyorum) Micheal Jackson veya Woody Allen hakkında ne yapacağımızı düşündük. Bunun bizi inanılmaz güçlü bir yere oturttuğunun farkındayım, bununla ilgili duruma sonra geleceğim. Güçlüden kastım benim tavrımın bir etki yaratacağına ilişkin sarsılmaz inancım. Kimimiz kendi “pis herif”inin vazgeçebileceği sanatsal üretimlerinden vazgeçti, vazgeçemediğini bulup çıkartıp yastığının altına koydu. Garip ama benim ilk ve en derin yediğim vurgun Bill Cosby’ydi, dolayısıyla işim hem kolay hem zordu: Kolay olan, gündelik hayattan tamamen düşmüş, Hollywood fazı bitmiş bir aktör olduğundan karşıma çıkmıyor ve sürekli ikilemlere düşmem gerekmiyordu. Zor olan, ocağıma incir ağacı dikildi: Çocukluğumdaki anılar lekelendi.
Dederer, canavarlar hakkındaki duruşumuzun duygularımızın ürünü olduğunu ve derin bir biçimde kişisel olduğunu saptadıktan sonraki leke teorisini, yani canavarca hareketlerin sanatçıların sanatını algılayış biçimimizi lekelediğini; gördüğümüzü duyduğumuzu görmemiş ve duymamış olamayacağımız fikrini oturttu. (Bu bana hep Amerikan filmlerindeki jüriye sunulan delillerin mahkeme tarafından reddedilmesinden sonra “Lütfen jüri değerlendirmesinde bu delili dikkate almasın” denmesini hatırlatıyor; nasıl olur da fikrimin oluşumundan bir öğeyi eksiltebilirim ki?) Bu tarafsız ve soyut düşünce zemininden hoşlandım.
Canavarların erkek olmasına, erkeklerin erkeklerin tarihini yazmış, okuyor ve okutuyor olmasına dair saptamalarda yazarın düşünce rampasına girdim. Dâhi erkek imajını lime lime etmeye dünden hazırım. (Kim değil ki?) Evet, dâhiler erkek, dâhi erkekler pislik. Erkeklerin pislik gibi davranma özgürlüğü var ve bunu dâhiyane davranışlarıyla telafi edebiliyorlar. Telafi etmeyenleri de var ama biz canavarca davranışlar sergilemiş erkek sanatçılardan bahsediyoruz. Denemelerde en sevdiğim yerlerden biri tam bir ters köşe: “Dâhinin özgürlüğü bakım vermeyi, plan program yapmayı ya da başkalarının hislerini kapsamaz. Dâhinin sonsuz bir özgürlüğü vardır. Dâhi her istediğini yapabilir. Ben böyle yaşamayı deneyince içkiyle sorun yaşadım ve bir sürü arkadaşımın sinirini bozdum.”2
Tam elimdeki denemelerin nereye varacağını anladığımı düşünürken, yani hep beraber canavarca davranan erkekleri çarmıha gereceğiz ama eserlerini lekeli de olsa sevmeye devam etmek istiyoruz çerçevesinde ilerlerken, bomba gibi 9. bölüm geldi: Ben bir canavar mıyım? Bu bölüm zurnanın zırt dediği yer. Pastanın kreması “Çocuklarını Terk Eden Anneler” başlıklı 10. bölüm, üzerindeki çilek ise 12. bölüm “İçkiciler”. Bu bölümler bende derin bir kuyunun kapağını kaldırdı.
İptal kültürünü hukuksal açıdan biraz eğri büğrü buluyordum: Demek istediğim, tam olarak işime yaramadığı, beni tam tatmin etmediği, aradığım kendim için istediğim davranışı bulmada çözüm olmadığı. Eksik bir boyut kalıyordu. Kastım bu gibi durumlarda okur/izleyici ve dinleyicinin tavrından öte, ortada bir suç varsa hukukun harekete geçmesi gerekliliği. Durum suç olarak tanımlanınca/tanımlanırsa zaten bunun cezası var. Ama bir durumun suç oluşturup oluşturmadığına (büyük ihtimalle haklı) birkaç beyanı özetleyen birkaç (veya bir sürü) haber üzerinden ben karar veremem. Suç olup olmadığı belli olmayan bir davranışa tabii ki bir tepki verebilirim; ben de bir hiç değilim, bu toplumun bir parçasıyım. Ancak muhtemelen suç olan bu davranışın benim verdiğim tepkiden (filmini izlememek, kitabını okumamak vs.) daha etkili bir sonucunun olması gerekmez mi? Benim bilinemezci/yapılamazcı tavrım bir pasiflik kamuflajı mı?
Hepimiz hukukun dünyanın her yerinde tam anlamıyla adaleti sağlayamadığını biliyoruz elbette ama adaleti yerine getirmekte kendimi sorumlu hissetmek de çocuksu bir süper kahraman ikamesi gibi durmuyor mu? Koskoca örüntünün eksik kaldığı yeri benim tamamlayabileceğimi düşünmemin ve bununla ilgili bir kimlik oluşturmanın benimle alakalı bir yanı olsa gerek. Ben de kendime bunları sora sora ve düşüne düşüne bu denemeleri okumaya devam ettim.
10, 11 ve 12. denemeler yukarıdaki duygu ve düşüncelerime sevgiyle masaj yaptı, onların gerginliklerini aldı. Bir canavara canavar diyen, kendi canavarlığını tanımayandır. Bu bölümlerde öğrendik ki Dederer tövbekâr bir alkolikmiş; kendi canavarlığıyla tanışmış. Kötülüğün kendisinin yapabileceği (veya benim yapabileceğim) kadar sıradan olduğunu anlamış.
Kötülüğün sıradan ve benim de canavar olduğum dünyada soru da sorun da şekil değiştiriyor: Canavarların eserleriyle ne yapacağımı bırak, dünyanın bu hâlini nasıl hazmedeceğim? Dederer bildiriyor: Kendi hâlini hazmederek. Ancak bundan sonra kitabın cevabını aradığı ilk sorunun cevabı ortaya çıkacak ki oldukça sakin, bireysel bir cevap olup dünyanın gidişatına daha çok hizmet edecek. Dederer sanat eserlerinin tu kaka olarak kenara koyulması veya bir vicdan azabıyla “tüketilmesi”nin asıl sorunu ıskaladığını ve insanı sorumluluk almaktan alıkoyduğunu söylemeye varıyor. İşte bu bana hizmet eden, şahane bir tatmin duygusu veren bir düşünce silsilesi. Ha bir de diyor ki, ne diyor Dederer, zarar gören adalet duygusunun telafisinin canavar sanatçıların kitaplarını okumama ve filmlerini izlememe vs. olması liberalizmin sizi/bizi oturttuğu sanat tüketicisi pozisyonuyla da ne güzel de örtüşüyor. Şak (daha çok şrrrak) diye bağlıyor bu bölümü.
“İçkiciler” başlıklı 12. bölüm kişisel favorim. Bu bölüm diğerlerinden farklı; Dederer’in soru soran, anlamaya çalışan hâlinin yerini daha parmak sallayan bir hâl alıyor yer yer. Bana göre hava hoş, çünkü onunla hemfikirim. Megafonla bağırmasını tercih ederim. Hepimize “Sanatı tüketme biçiminiz sizi iyi ya da kötü bir insan yapmıyor. İyi ya da kötü insan olmanın başka yollarını bulmalısınız”3 diyor.
Matruşka gibi açılan soru aslında burada cevabını buldu bile. Düşünce treni istasyona vardı. Fakat bir iki boyut daha var Dederer’in aklında, megafonu bıraktı. Peki, insanın güzelliğe olan düşkünlüğü veya Liebe zur Kunst? Sorudan başka sorular türetmek istiyor ki denemelerin en sevdiğim yanı bu oldu. Düşünce bir hamur, oynaya oynaya dur.
1. Claire Dederer, Canavar: Hayranların İkilemi, çev. Berrak Göçer (İstanbul: Medusa Yayınları), 2024.
2. Age, 105.
3. Age, 238.