Birbirimize Her Şeyi Söyleyebilirdik
ve İyi ki Söylemedik!

Judith Hermann 2022 yılında Goethe Üniversitesi Frankfurt tarafından düzenlenen ve edebiyat kuramıyla ilgilenen öğrenciler başta olmak üzere her çeşit katılımcıya açık olan Frankfurt Dersleri’ne1 davet edildi. Yaptığı konuşmaların başlığı, burada bahsedeceğim kitabınınkiyle aynıydı: “Birbirimize Her Şeyi Söyleyebilirdik-Yazıda Susmak ve Gizlemeye Dair” Hermann’ın Sia Kitap’tan çıkan ve Türkçeleştirilmiş dördüncü kitabı olan bu yayın, Frankfurt Edebiyat Dersleri’nde konuşulmak istenenlerin, konuşulanların (veya bu durumda konuşulmayanların) ürünü. 

Birbirimize Her Şeyi Söyleyebilirdik, Hermann’ın diğer kitaplarıyla beraber okunması gereken, hatta daha öncekileri tekrar okuma isteği uyandıran bir kitap. Çünkü Hermann bize kendi yazma sürecindeki elini gösteriyor ve soruyor: Yazarken aslında ne hakkında yazıyoruz? Konuşurken aslında ne hakkında konuşuyoruz? Otobiyografik bağlamlar üzerinden yazmamak mümkün mü? Hermann bu sorulara cevap bulmak için ilk olarak etkilendiğini düşündüğü yerlere bakıyor: İlham perilerinden biri olan arkadaşı Ada, ailesi ve tabii ki psikanaliz süreci.

Judith Hermann, Birbirimize Her Şeyi Söyleyebilirdik, çev. İlknur Özdemir (İstanbul: Sia Kitap), 2025, 54,
kaynak: Sia Kitap Instagram sayfası

Kitap, psikanaliz süreci bittikten sonra Hermann’ın (Ben anlatısına rağmen hikâyenin ana karakterinin Hermann olup olmadığından emin değilim; artık Judith Hermann’ı yeterince okuduğumu düşünüyorum ve yine de buna emin olamıyorum) bir akşam yolda psikanalisti Dr. Dreehüs ile karşılaşmasıyla başlıyor. Hermann yeni öykü kitabını yayımlamış ve psikanalistinin muayenehanesinin posta kutusuna bırakmış, psikanalistinin kitabını okuyup okumadığını merak ediyor. Dr. Dreehüs kitabın kendisine hiç ulaşmadığını söylüyor ama satın alıp okuyacağına söz veriyor. Birkaç hafta sonra da Hermann’a şöyle yazıyor: “Nasıl da zahmetli, ayrıntılı bir çalışma, her şey ustalıkla ötekileştirilmiş ve olduğundan farklı gösterilmiş, öyle ki sonunda hiçbir şey doğru değil ama her şey gerçek.”2

Bu kadar sembolik ve fakat bir o kadar da düz, süslü kelimeleri kullanarak sihirbazlık yapmayan, net anlatım bana göre nadir bulunuyor. Karşılaşma hikâyesini anlatırken kurguyu kuruşunu, bildiği bir duygu veya olayı başka bir şeyin altına saklayışını, sonra saklayayım derken sırf saklayışıyla bile ortaya koyuşunu (öykünün merkezi şudur: meydana gelmeyen, eksik olan, ihmal edilen3) anlatıyor. Analiz ile yazma arasındaki bağlantıya dair Hermann hep tetikte, ikisinin aynı yerden beslenmesini seviyor. 

Kitapta yakın arkadaşı Ada’dan sıklıkla bahsediyor; onu nasıl ve nereden etkilediğini anlatıyor. Ada ile psikanaliz anlatısı iç içe ilerliyor. Ada, ana karakterin hayatına (Hermann demeye dilim bazen varıyor, bazen varmıyor) psikanalizi sokuyor ve ana karakter bu uğurda Ada’yı terk ediyor.

Kurgunun çıkış noktası hatta ilk söküğü Ada. Hermann parmağını soktuğu yerden söküğü büyütüyor; hikâyeye kendisini, psikanaliz sürecini, psikanalistini, psikanalistiyle muayenehanesini ortaklaşa kullanan kadını, Ada’nın ve kendisinin arkadaşı Marco’yu, Berlin’i, büyükannesini ve deniz kenarındaki yaz evini de dahil ediyor (Acaba Yaz Evi, Daha Sonra mı?). Bu öğeleri yoğun, dramatik bir duygusal etki bırakacak şekilde ve ağırbaşlılıkla örüyor. Yine anlatmaktan ve saklamaktan bahsediyor. Hermann’ın kitabının kumaşı, bu ikiliğin tezat olmaktan öte eşanlamlı olması. Şöyle ki, anlatılan her şey anlatılmayanı dışarıda bırakıyor. Anlatmak için tanımlanıyor, tanımlanınca sınırlanıyor; sınır dışında kalan her şey saklanıyor. Kitaptaki kukla tiyatrosu alegorisi gibi: Kuklaları oynatan oyuncunun diğer kukla oyuncularının aksine, bir tahta dekorun arkasına saklanmak yerine, siyah kıyafetlerle siyah bir dekorun önünde hikâye ile dünya arasında durması.4 Hermann’ın edebiyatının en büyülü yanı da bu: Saklanmak, görünmek gibi kavramlarla ustaca oynaması.

Ada, ortak arkadaş grupları ve psikanalistle ilgili bölümleri çok sevdim. Öte yandan anne-baba-anneanne-amca üzerinden anlatılan kişisel tarih bölümlerini okumak bir o kadar yorucu geldi. Babanın Doğu Berlin annenin Batı Berlin (sembolik olarak) olduğu Hermann’ın çocukluk hayatını, önceki bölümlerde bohemken bu bölümde fakir, kirli, yaralı ve akıl hastası olan Berlin’i okurken mutsuz oldum. Hermann da bu anlatılarda çocukluğunun mutsuz bölümünü anlatıyor diye düşündüm. Oysa babaannesiyle gittikleri yaz evi ayrı bir yerde. O evde Hermann nefes aldığı gibi okur olarak ben de nefes aldım. O ev, geçmiş zamanın saklandığı bir sandık gibi tasarlanmış.

Kitap baştan sona, Hermann’ın dikkatle yerleştirdiği “bakınız” okları sayesinde gözden kaçması imkânsız çelişkilerle dolu. Ve okuma keyfi tam da buradan doğuyor. Onun düşünceleri, hikâye anlatımının tüm kurallarını takip eden ama kendi içinde bağımsız bir şekilde kurgulanmış anlatılar.

Son bölümde pandemi ve yalnızlık başrolde. Kitaba adını veren cümle burada geçiyor: “Birbirimize her şeyi söyleyebilirdik.” Pandemiyle birlikte, önceki bölümlerde rüya hissi yaratan muğlaklık, yerini dünyevi bir netliğe bırakıyor. Artık basit bir hikâye anlatımı hâkim: Pandemi var, Hermann’ın arkadaşı Jon var. Beraber çıktıkları iş seyahatlerinde uyguladıkları bir ritüel var ve Hermann bunu gizlice bozuyor, sonra da yakalanıyor. Merhaba bilinçdışı! Jon onun bu gizli kapaklı tavrının kendisini kızdırdığını söylüyor ve Hermann sırrını açıklıyor: “Gizli kapaklı tavrım bir travma.”5 Ve sırrını açıklamasının kendisi, Jon ve arkadaşlıkları üzerindeki etkisine kafa yoruyor. Jon daha fazla detay istemiyor, Hermann ilişkilerinde bir değişiklik hissetmiyor. Sadece sırrından ve onun etkisiyle yazacaklarından olmuşa benziyor. 

Kitaptaki irdeleme, ifşa, sakla(n)ma ve gösterme pratiği şöyle son buluyor: “Neyi anlatacağıma, neyi gizlememin daha iyi olacağına karar verdim. Kendimi ve asıl hikâyelerimi güvence altına aldım.” Buradan da kitabın temel önermesine bağlanıyoruz: “Birbirimize her şeyi söyleyebilirdik ve iyi ki söylemedik, onun yerine yazdık!”

1. “Frankfurt Dersleri”, savaş sonrası Alman dili edebiyatında bir mit haline gelmiş, Avusturyalı yazar ve şair Ingeborg Bachmann derslere 1959 yılında başlamıştır. Buraya çağrılan konuklar önemli yazar, şair ya da edebiyat eleştirmenleridir. Frankfurt Dersleri’ne katılım hakkını elde edenler, kendi yazım süreçlerini veya kendilerine sorun edindikleri edebi konuları sunma özgürlüğüne sahiptir. Bu derslerde konuşulanlardan kesitler veya derslere hazırlık amacıyla yazılan metinler zaman zaman kitap olarak basılabilmektedir. 

2. Judith Hermann, Birbirimize Her Şeyi Söyleyebilirdik, çev. İlknur Özdemir (İstanbul: Sia Kitap), 2025, 54.

3. Age, 55.

4. Age, 85.

5. Age, 120.

Judith Hermann, kitap, okumak, Selin Özkırım, yazmak