fotoğraf: Broo_am (Andy B) (CC BY-ND 2.0)
El Sallamalar
Sabahın Sislerine
Battığında

Hatıra dediğiniz her parçası geçmişin bir kırıntısını yansıtan kırık bir ayna. Geçmiş ise kaybolmayı reddeden bir gölge gibi her zaman geri döner. Geri döndüğünde sonsuz pişmanlıklar fısıldar, yaralarınızı açıp tuz basar.

Veda günü gelip çatmıştı. Çalışmak için uzak bir ülkeye gidiyordu babam. Bizi sözde sonra yanına aldıracaktı.

El sallamalar sabahın sisinde görünmez olduğunda bindiği gemi dalgada dinlenen yorgun bir balinayı andırıyordu. Dünyanın durduğunu sandım. Belki de durmuştu. O anda sadece ben ve deniz vardık.

Aradan yıllar geçti, seyrekleşti mektuplar. Dağ doruklarından eriyen buzlar gibi yokluğa aktı her şey.

Bastığımız toprak, soluduğumuz hava, içtiğimiz su, bizi yakan ateşti babam. O gittikten sonra hayatımız bekleyiş, belirsizlik, yoksunluk ve korkuyla dolu bir okyanusta yalpalayan gemicikleri andırıyordu.

Kaderine boyun eğmenin nasıl bir his olduğunu belki bilirsiniz; neredeyse rahatlatıcı bir duygudur. Artık acı yoktur, korku ve bekleyiş yoktur. Umudun ölümü en büyük rahatlamayı beraberinde getirir.

Kusurlarını bana aktardığı için ve en çok unutuşla bizi mahvettiği için garip bir bağ oluşmuştu babamla aramda. Her yıkıntımda onun izini arıyorum.

Kendimden intikam alıyorum; kendime doğrulttuğum kılıç susanların sesi, ölenlerin gölgesi. Bir kılıç gibiyim; keskin, yalnız ve soğuk. Kendime bir yara gibiyim baba.

Babamın izini sürmüş, Meksika’da olduğunu öğrenmiştim. Ve işte Mexico City: Başınızı azıcık bu tarafa çevirirseniz, ağzından ateş püsküren ejderhayı görebilirsiniz; içinde bilmem kaç huzursuz ateşin titrediği, geceye batan şehri kastediyorum.

Mexico City dik yamaçlara tırmanan maymun sürüleri gibi yüksek binaları, tavşanlar gibi çoğalan insanlarıyla bataklıklı bir cangılı andırıyor; geniş nehir ağızlarına homurtular çıkararak sürüklenen, taş ve metalden dev bir iş makinesine benziyor. Babamın bu şehri seçmiş olmasına inanamıyorum. Çünkü hayatında tutamaklar arayan biri için zor zanaattır, yokuş aşağı kayan bir şeyin parçası olmak.

Babamı buralarda aradığım günler boyunca, kasırgaların katil haydutlar gibi kudurduğu vakitlerde, “Bu eziyet ne zaman sona erecek” diye en derin uykularımdan uyanıp kara kara düşünürdüm. Bu lanetli şehrin deniz tarafından ne zaman yutulacağını, toprağın, mücrimlerinin giderek artan ağırlığı altında çöküp kendi içine ne zaman göçeceğini düşünürdüm.

Burada gerçek ile yanılsama arasındaki sınır her an kopmaya hazır ipek bir iplik kadar ince. Bu şehirde öğrendim ben, gerçeğin çoğu zaman algılarımızın incecik perdesiyle örtülü olduğunu.

Yüksek sesle Cumbia çalıyor bindiğim taksinin radyosunda. Sarı sıvaları dökülmüş apartmanlar, paslı antenler, çatılardaki plastik su tankları ve bir gecede bitiveren katlar İzmir’in Roman mahallesi Kuruçay’ı çağrıştırıyor. Tüm bunlar cinnet geçirmekte olan bir şehre çok yakışıyor aslında.

Şehir kaotik ve uykusuz. Arabalar sabahın köründe Popocatépetl’den akan bir magma gibi caddelerde. Başka bir tanrının adlarını unuttuğu insanlar tahta tezgâhlarda haşlanmış mısırın, kavrulmuş çilinin buğusuna karışıp akıyor metro ağızlarından. Belki de tanrı belki de sevgi, ama bu insanların içlerinde bir şeyin ölmüş olduğu kesin.

Mexico City asfalt ile “kurban” kanının birbirine karıştığı o kadim zemin üzerinde duruyor hâlâ; Teotihuacán’ın külleri ile Zócalo’nun kalabalığı arasında, kâhinlerin sustuğu ama minibüs muavinlerinin bağıra çağıra marifetlerini gösterdiği bir ritimde atıyor kalbi.

Mexico City yalnızca bir başkent değil, yokluk ile varlık arasına sıkışmış dev bir araf sanki. Burada yaşamın varlık yükü ipek gibi ince, toz kadar hafif; burada hayat değersiz. Ve sıcakta eriyen asfaltın altında hâlâ nutuklar çeken şiddetin köhne tanrıları…

Burada avuç içi kadar bir gölgeyle başlıyor gün. Bir taksinin arka koltuğunda unutulmuş bir cesedin haberi yerel radyoda mısır fiyatlarıyla birlikte anılabiliyor. Burada ölüm büyük bir olay değil. İnsanlar güpegündüz öldürülüyor, sonra gün batımında çabucak unutuluveriyor.

Sokakta tepinen Ares’in ayaklarının dibinde bir gece önce kurumuş kan lekesi başıboş bir “perro”nun sidiğine karışıyor.

Genç erkekler çetelerin emrine girmeden önce çalıntı telefonlar satıyor, sonra bir gün ansızın gözden kayboluyor; şehir sanki onları yutup bir daha da dışarı kusmuyor.

Sonra tıka basa dolu valizleriyle yeni yabancılar geldi. Karınca sürüsü gibi dizilmişlerdi ufkun önüne. Göğüslerini tiril tiril ince kumaşların örttüğü alımlı kadınlar bu şehre niye gelirler bilmem.

Neyle yaşadıklarını ve geceyi nerede geçirdiklerini kimsenin bilmediği, üstlerinde katil çölün tozu, petrolün zifti bu insanların, bilinmeyen bir uzaktan koparak sınıra doğru yürüyüşe geçtiklerini gördüm. “Gringo”nun ördüğü duvar görünmeyen bir dağ gibi yükseliyor zihinlerinde. Ayakkabıları yırtık, ceplerinde bir yakının numarası ya da bir Meryem Ana muskası, sabahın alacasında otobüs garlarından yola çıkarken, kumun içinde uyuklayan geceden kalma serin bir nefesin umudunu da taşıyorlar sırtlarında. Ancak çölün acımasız olduğunu, ölüyü tanıyıp yasını tutmadığını bilmiyorlar.

Babamı bulduğumda boğucu ve nemli bir geceydi. Gök yakamoz sürüsü kuyruklu yıldızlardan kalabalık. Herkes kaydıklarını sanırken parıltılı kuyruklarıyla aslında gönül saraylarının en yüksek yerine, zirveye koşuşturuyorlardı.

Güneş kavruğu kırmızı kilden bir damın boşluğa bakan kenarında durmuş, dünyanın sonunu bekliyordu babam. Karanlık yüzlüydü zaman ve boruyu üflemek üzereydi İsrafil.

Denizin tabanına değecek kadar derine batmış bir adamın rahatlığı vardı üstünde. Çünkü dip ve dipsizlik oradaydı, daha ötesi yoktu; daha fazla boğulamaz, daha fazla batamazdı insan.

Güneş sarısı saçları, iri bedeniyle sakallı bir ormancının yaralayıp avluya sürüklediği bir vahşiye benziyordu. Elbiseleri sanki kendi benliğinden bir kaçış sırasında paralanmış, lime lime olmuştu. Ateşlenmiş ve kirliydi avuçları.

Ağzı bir şey anlatmak istercesine aralıksız titriyordu. Anlatmak istediği muhtemelen benim dışımda hiç kimsenin duymaya hazır olmadığı bir hikâyeydi. Şu karşıdaki denizden dalga dalga saldıran musonlar dışında bir dinleyici bulması zordu hikâyesi için. Burada musonlar, bunaltıcı ve uzun günah çıkarma merasimlerini bile sabırla dinleyen rahiplere benziyordu.

Velhasıl kendine emek vermemişti babam. Oysa “Kendine emek vermek, insanın kendisiyle yaptığı en kişisel en yaratıcı iştir” derdi.

Öldüğü anı unutamıyorum: Uyuyan bir bebeği uyandırmak korkusuyla, parmak uçlarına basarak göğüs kafesinden ayrılan ruhunu, iplikleri birbirine dolanmış bir balıkçı ağından kendini kurtarmaya çalışırken umarsızca çırpınan o mavi pullu balığı bir türlü unutamıyorum.

Ölümü aslında sıradan bir günün içine sızmıştı babamın: Küllük, kahve fincanları ve tekila şişesi çatıya kurduğu masadaydı hâlâ. Annemin hediyesi saat aynı ritmiyle sürdürüyordu koşusunu.

O gün, ölüme açılan bir kapı gibi esniyordu zaman. O gün kendini bırakmıştı babam; dünya adeta kâğıttan bir perde gibi yırtılmıştı önünde. Kimse duymadı sessiz düşüşünü, çöküşünü; ardında ne bir çığlık bıraktı ne de bir iz. Varlığın en tenha köşesine çekilmiş, sonsuzluğun isimsiz kalabalığına karışmıştı. Evler, ağaçlar ve Chihuahuan büyük bir kayıtsızlık içinde izliyordu olup biteni. “Yüz”süz ve isimsizdi ölüm; hiçbir kelimenin erişemediği o derin boşluğa usulca inmişti.

Odasında biriken sesler ölümünden sonra bile sonsuzluğa seğiren gölgeler gibi dolaştı. Özellikle son sekiz günün seslerini ve iniltilerini kaydetmişti zaman.

Gökten ölüm düştü baba. O gün bugündür yerdeyiz. Ve dünya artık almıyor bizi içine.

Annem babamın öylece kaybolmasına bir izahat aradı durdu. Gerçeğin ustaca örülmüş yalanların ardına saklandığı, doğruyu yanlıştan ayırt etmenin zorlaştığı bir dünyada kendine cevaplar arayıp durdu.

Babamın önce gidişinin sonra ölümünün darbesinden iyileşemedi annem. Bir kayanın içine sızıp donan ve kayayı çatlatan buzlu bir su olup çıkmıştı.

Decrescendo bir blues’un son notasının yankısının yavaşça sönümlenmesi gibi, varlığı sessizce geri çekilmişti annemin. Hızla yaşlanmaya başlamıştı ve onunla birlikte çiçekler de… En çok da çiçekler yaşlanmaya başlamıştı. Çünkü babamın ölümüyle birlikte, yaşadığına, hatta var olduğuna dair son tanık da ayrılmıştı yeryüzünden.

O gün dalgıç polisler getirilmişti nehrin sazlıklar ve hayıtlarla kaplı kıyısına. Önünde ne varsa deli akıntısına katarak sürükleyen nehirde bir ceset belirmişti. Anlaşılan çaresizlik yakışmıştı zamana, anneme ise karanlık nehrin suları… Hâlbuki “Her şey etrafında çökerken bile bir şeye inanmayı sürdürmelisin oğlum” derdi.

Belki bilirsiniz, ruh bazen suların üstünde yükselip görünmez dünyalara ulaşmaya çalışır. O gün nehrin buğulu akışından çığlıklar yükseldi göğe ve o sesleri sonsuza kadar kaydetti Tanrı.

Deli bir çağrının peşinden gitmişti annem; ruhunun ellerini babamın yüreğinin içine uzatmaya gitmişti sanki. Giderken yanında iyicil bir mesaj da götürdü. İyicil bir mesaj taşımak, ruhlar arasında narin bir bağ olmaktır ne de olsa.

Annemin ölümü bir bitiş değil, sessizleşerek başka bir kipte var olma hâliydi; hiçliğin eşiğinde doğacak olanın sezgiselliğiydi.

Kömür karası saçlarıyla annemi her fani varlığın onun koynunda dinlendiği geceye benzetirdim. Geceyle gelen sükûnet bana onu hatırlatırdı. Çünkü tanrılar ve melekler sadece gece uğrardı. Gecenin sessizliği o vakit bir dost olup usulca ruhuma dokunur, düşünce de artık gürültüden arınmış bir sessizlikte “varlık”ı dinlemeye başlardı.

O gün bugündür annem ve babam rüyalarımda beni ziyaret edip dünyanın sınırlarının ötesine götürür.

Şimdi kıyı boyunca yürüyüp sonsuzluğu düşünüyorum. Kederin etrafında daralan odalar, daralan dünya. Zamanda bir umut yorgunluğu ve her gün yeniden başlıyor sürgünlük; adeta sessizliğin ve yokluğun dokusunda çözülüyor her şey.

Kaybolmak, yitmek istiyorum; artık kimsenin beni adlandıramadığı yerde huzur bulmak… Ve anlıyorum ki bir eksiklikten değil fazlalıktanmış benim yalnızlığım.

Zaman her şeyi alıp götürüyor; en güzel düşleri bile. Kırılganlık bu zamanın ruhu, ama müşterek bir hayatta kalış için bir başlangıç noktası da. Sesin ve jestin dağınık tınılarında titreşen eşzamanlılıklar arıyorum. Her şey ötekinin derdiyle hemhâl olmakla, bir “bulaşı”yla başlar çünkü. Bana kalırsa değerli tek sözcük sevmek; bunun dışındaki her şey sadece gürültü. Sevmek ediminin bir uçuculuğu da var ama.

Özgür olmak belki her şeyi kaybetmeyi göze almaktır; sevdiklerinizi, geçmişinizi, hatta kendinizi bile.

Ben artık rüzgârın çocuğuyum baba; yönüm yok, zincirim yok.

anne, baba, Josef Kılçıksız, öykü, sevgi, zaman