fotoğraf: kaveman743 (CC BY-NC 2.0)

Yürünecek Bir Yol Vardır Her Zaman

Doğduğum şehre gittim; her köşe bir duyguyu çağırıyor, her pencere bir utancı. Antakya 2300’lü yaşlarında oldukça güzel, oldukça asil bir kadın. Binlerce yıllık taş yollarında ne çok izler bırakmışlığı var ayaklarımın. O zamanlar Borges henüz yazmamıştı Alçaklığın Evrensel Tarihi’ni. Şehrin duvarlarına “Yaşasın Sandinist devrim, yaşasın FSLN” yazılan zamanlardı ve Daniel Ortega henüz ihanet etmemişti yoldaşlarına.

Yeni inşa edilen çokkatlı apartmanların perdeleri sıkı sıkıya kapalı. Herkes yüksekte yalnız, aşağıda boşluk, yukarıda daha büyük bir boşluk. Yeni binalar insanların daralan yaşam dünyalarının ufunetini dağıtır mı?

Avlularda kuyular olurdu eskiden; bir susuzluğun etrafına inşa edilmiş, herkesin birlikte yaşayıp ayrı ayrı sustuğu bir susuzluğun… Yaşamak yormuş herkesi. Mutluluk mutsuzlukla yer değiştirmiş. İnsanların zihninde, omuzlarında yarım kalmış hikâyelerden devraldıkları kederlerin ağır yükü. Depremden hemen sonra beliren ve yaşamdaki büyüsel güzelliği yok eden, insanların dev bir hamamböceği şeklinde uyanmasının doğal sayıldığı o Kafkaesk atmosfer hâlâ hissediliyor ve adeta bazı insanların doğal habitatına dönüşmüş.

İnsanlar şehrin sokaklarına, evlerine, tapınaklarına ve en çok tarihine haksızlık yapıldığını düşünüyor: Sırtlara kambur gibi yapışmış bu bilincin ağırlığıyla yaşamak zor. İnsan ağırlığını kaybetse şehir de kaybeder ağırlığını. Ve ağırlığını kaybeden insanın, nerede bir boşluk bulsa oraya savrulup gittiği bir sürükleniş… İnsanlar şimdilerde adeta başka bir düzene, başka bir yas hâline ve başka bir tanrıya göre örgütlemişler hayatlarını.

Bir “Terra Nullius”u andırıyor Antakya. Kentsel hafızada yer etmiş mekân adları silinmiş. Bir Latin Amerika şehrinde rastlamıştım: Şehir bir daha lanete uğramasın diye, mekân belleğine hakaret eden, insanlık suçu işlemiş mücrimlerin adlarını silmişlerdi. Tam tersi isim değiştirme seferberliklerine dair örnekler de var; ben en çok Titograd’ın yeniden Podgorica yapılmasına üzülmüştüm. Hayalet kentler var bir de, enkaz kentler, hangi adı verirseniz verin üstlerinde eğreti durduğu… Suriye’de bu enkaz kentlerden birine rastlamıştım: Hama. Rivayete göre adını bir cennet kuşu olan Hüma’dan alan bir kent. Diktatör baba Esad tarafından, Müslüman Kardeşler’i ezmek için 1982’de dümdüz edilmişti: Dehşetin ağır mirası bir yanık yarası gibi sonsuza kadar alnında…

Prag gibi şehirler de var bir de, hiçbir “mücrim”in dokunmaya cesaret edemediği, insanlığa emanet şehirler… Orada kadının biri her 3 Haziran’da veremden ölen yazarın anısına ateşe atar elindeki gülü Charles Köprüsü’nün üzerinden.

Moloz yığınının orada rastladım ona. Yüzü alev almış bir portre gibiydi, benim boğazımdaysa Gordion düğümleri. Tanıdıklık ve yabancılık, gerçek ve hayal bir tekinsizliğe sürüklüyor ve aniden ıssızlaşıyor etrafımızdaki her şey. Kocasının şiddetine maruz kaldı yıllardır.

Deprem gibi her şeyi yerinden oynatan, hayatı alt üst eden bir olay, insanın kendi içinde çözemediği düğümleri çözebilecek bir sarsıntı yaratabiliyor. Çünkü böyle olaylar hayatın geçiciliğini, ölümün yakınlığını, beklenmedik olanın mutlaklığını yüzümüze vuruyor. O zamana dek ertelenen kararlar, bastırılan arzular, göze alınamayan kopuşlar bu büyük sarsıntıyla birlikte birdenbire mümkün hâle geliyor.

Bir musibetin, başka bir musibetin karşısında bir tür “çözülme” yaratması paradoksal görünebilir, ama insan ruhu bazen en derin karanlığında bir çıkış yolu buluyor. Belki de asıl felaket yıllarca süren sessizliğin, bastırmanın kendisidir; onun şiddeti kabullenmesidir. Ve işte doğa ya da kader, tüm bu sessizliği bir anda yerle bir ederek bir “yeniden doğum” imkânı sunuyor. Bu, acının içinden geçen bir özgürleşme hikâyesi anlayacağınız.

Ne yalan söyleyeyim, boşanmış olmasına sevindim, kalabalığın içinde bir damla bilinç olup her şeyi fırlatıp atmış olmasına sevindim.

Taksinin yarı açık camından gelen ılık, karanlık bir esinti yalıyor yüzümü; sanırım bu, kaybolmuş bir şeyin bıraktığı, toplumsalın dokusuna değen boşluk. Ve ansızın Melih Cevdet Anday’ın Raziye adlı romanının hatırlayabildiğim birkaç cümlesi düşüyor aklıma:

“Bunu daha önce bir kâhin bana söyleseydi, kuşkusuz geri dönmeye kalkmazdım, ama bu sevdanın nerede, nasıl karşıma çıkacağını düşünmekten belki de zamanı altüst eder, olayların sırasını bozardım. Geleceğimizi bilmemektir bizi zamanın içine sokan. Yoksa bir gün dizlerine dokunur dokunmaz onun soyunuvereceğini bilip de beklemek, sabrını aşar bir ölümlünün…”

Her şeyi kapsayacak bir hikâye yok, hiçbir hikâyenin hayatın tamamını anlatamayacağını biliyor insanlar; ancak gördüklerini, ellerinin uzanabildiklerini, havsalalarının yettiği kadarını anlatan bir hikâyesi var oradaki insanların. Gizli kahramanları olan bir hikâye. Şehrin ve varlığın dağılmış parçalarını bir araya getirerek bir belleğe kaydeden ve bu belleği bir direniş anlatısıyla diri tutan bir hikâye. Unutmadıklarımızı hatırlamamıza yardımcı olan bir hikâye. Her anlatıldığında felaketi kısmen de olsa unutturan bir hikâye. Hani şu evlerini terk etmek zorunda kalan, yolculukta dönüşen, eve geri döndüğünde artık bir başkası hâline gelmiş olan kahramanların, İthakalı Odysseus’ların hikâyesi… Kahramanı kahraman yapan varmak değil yoldur çünkü. Ve yaşam varsa gidecek bir yol vardır her zaman. Umut varsa bir yol olmalıdır; “hayat” olmalıdır.

Samandağ’a vardığımda güneş batmıştı denizin içine gömülüp. Geriye öylece bir başına bırakmış insanı; dünyadan sürgünlüğün yalnızlığı içinde, sürüklenmenin içinde bir başına… Ve anlıyorum ki hayat dediğiniz şey, işte bu gecede sona eren bir tutam ışık. Ve anlıyorum ki “Sevdalanmaya gidiyormuşum meğer…”*

* Melih Cevdet Anday’ın Raziye adlı romanının başlangıç cümlesi.

Antakya, hayat, Josef Kılçıksız, kent, şehir, yaşam, yol