Dünya Sağlık Örgütü 11 Mart 2020 tarihinde pandemiyi (dünyada etkisini gösteren salgın hastalıklara –epidemilere– verilen genel ad) ilan ettiğinde yaklaşık bir yıllık işsizliğin ardından üç aktarmalı gittiğim yeni işimden (henüz bulalı kırk gün olmuşken) evime dönüyordum. Elbette “bela”nın bugünlere kadar sürmesini asla düşünmemişken, iki gün sonra ikinci bir bildiriye kadar evden çalışılacağının duyurusu bize gün ortasında yapıldı. İlk başta gıcır gıcır olan mavi kartıma bakıp “Zaten seni hiç sevmemiştim” dedim ve evden çalışmanın çok eğlenceli olacağını varsayıp onu son bir kez daha kullandım.
Mavi kartımın ahını almışım sanırım. Hayatımdaki en sıkıcı tecrübelerden birini yaşadım. Meğerse “ev yapımı reklamcılık” hiç de keyifli değilmiş. Hayatımda daha önce zaman kaybı olarak gördüğüm bazı anlar (“ev”den “iş”e gidilen yol ve yolda harcanan süre, benzer durumdaki insanlarla etkileşim) esasında hayatıma ve günlük iş rutinime dair ajandamı çıkardığım anlarmış.
Bu bela gösterdi ki, ev hayatı ile iş hayatı birbirinden kesin çizgilerle ayrılmalı. Evden çalışma bu çizgiyi ortadan kaldırdı zira.
Oysaki bu çizgilere, aralara, ortalara (ne çok ne az) ihtiyaç var. Malumunuz, bu sistemde ya işsizsindir ya da çok yoğun bir şekilde çalışırsınız.
Çok çalışıyoruz. Gerçekten.
Hani Cem Yılmaz’ın bir gösterisinde “gizli işsizler” adını verdiği bir sahne vardı. Evet onlar hâlâ var ama şimdi de ayan beyan uzun mesai saatleri bizi bizden alıyor.
Reklam yatırımları sürekli yükseliyor. İş, toplumsal bir acı, facia olmadığı sürece asla sekteye uğramaz. Onda bile aksama ancak iki-üç gün sürer.
İşlerle beraber istihdam da artıyor mu diye düşünüyorum bazen… Cevabı bulmam çok kısa sürüyor. Bazen de haksızlık mı yapıyorum ya da “Şükret hâline, bak insanlar ne durumda” diyorum ama o da çok uzun sürmüyor. Bir türlü matematiğini çıkaramıyorum bu sürecin; derken ilginç bir haber beni buluyor.
The Guardian’da yer alan habere göre, evden çalışma iş yükünü artırdı; çalışanlar şirket içi iletişimin mesai saatleriyle sınırlandırılmasını önerdi. Bahsedilen ülkeler arasında yalnız ve güzel ülkem yok ama bunlar bana hiç yabancı değil.
Ben bu durumu bulut tabanlı oyun hizmetine benzetiyorum. Bilenler bilir ama bilmeyenler için açayım. Servis sağlayıcı bir şirket, kurduğu devasa veri merkezleri ve sunucu çiftlikleri üzerinden çok sayıda ve çok güçlü oyun makineleri çalıştırıyor. Siz kendi cihazınıza indirdiğiniz küçük bir uygulama (client) aracılığıyla bu sunuculara bağlanarak Steam ve Epic kütüphanelerinizde olan oyunları oynayabiliyorsunuz. Oyun sizin bilgisayarınızda değil, uzaktaki bulut sunucularda çalıştırılıyor ve ekranınıza stream ediliyor. Oyunun sabit diskinizde kurulu olmasına bile gerek yok. İşleyiş açısından biraz IPTV’nin çalışma prensibine benziyor yani. Böylece eski model bilgisayarlarda bile yüksek sistem gereksinimi gerektiren oyunları oynayabiliyorsunuz.
Bizler de çeşitli servis sağlayıcılarla ofiste olmadan işleri bir şekilde halletmeye çalıştık. Ofis kiraları bu benzetmede pahalı ekran kartıyken (ekran kartı fiyatları 80 bin lirayı buluyor) şirketler pandemide kira sözleşmelerini dondurup bundan tasarruf etti. Ancak bağlantı hızı olan fiziksel temas halen yok. Normalde iş akışında tek başına halledemeyeceğiniz bir işi, bilen birinin yanına gidip hemen çözebilirdiniz, en azından müsait olduğu anı öğrenip zamanını ona göre ayarlardınız. Bu süreçte ise maalesef durum o kadar da basit değil. Bazen destek almak, akıl danışmak için iletişim kurmak evden o kadar da kolay olmuyor.
Başkası ne düşünür bilemem ama ofis candır. Ekonomik sebeplerle evden çalışma süreci devam edecekse de bence kirpi olmayı öğrenmemiz lazım. Kirpiler dikenleri birbirine batmasın diye aralarında boşluk bırakırmış. Kirpiden bile öğreneceğimiz şey varken bu metinden neden olmasın?
{fold içindeki imge: Manifold; fotoğraf: Marju Randmer (CC BY-NC 2.0)}