Türkiye’de tehlikeli bir virajı görece az hasarlı atlattık. Bu hasarın bir kısmı, belki de virajın kendisi olan toplum ile onun entelektüel gücü arasında bir uçurumun oluşturulmuş olmasıdır. Bilerek kaşınan bu ayrıştırma, kamplaştırma çalışmalarıyla –özellikle de merkez dışında kalan alanlarda– toplumun “okumuş” ve bu doğrultuda üreten kesimine yönelik nefret ve itibarsızlaştırma tohumları ekilmeye çalışılmıştır ki bu tohumlar yer yer yeşermiştir de. Görüşümüz, sert ve şiddetli çarpışmalara rağmen, bu yeşermenin suni ve yüzeysel olduğu yönünde. Şimdi, 1980 darbesinden sonra faal olan ve müzikler yapıp yayınevleri kuran yetişmiş kişiler gibi harekete geçmek ve arkadan gelenlere, hatta toplumun tümüne nefes alacak alanlar yaratmak gerekiyor. Nasıl ki (şahit olduğumuz üzere) toplumdaki büyük bir yozlaşma bulunduğu yerin kapsamında kalamıyor ve toplumu oluşturan bireylere bulaşıncaya kadar duramıyorsa, temiz havalı bir alan da yarattığı ferahlığı topluma yaymadan duramaz.
Coğrafya tabii ki kader falan değildir. Aslolan eylemektir. Dünyanın küçük saatini fiiller kurar.
“[Ç]ünkü eylemlerimizin sonucunu bilemeyiz” diyen Dada yanılmaktadır fakat “Dada” hiçbir anlama gelmediği için yanılmamaktadır da. (“Dada”nın hiçbir anlama gelmemesi Dada’nın hiçbir anlamı kabul etmediği şeklinde de okunabilir.) Dada, İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıntılarından bütünlüğünü koruyarak çıkması imkânsız bir hareketti, çünkü İkinci Dünya Savaşı’nı ve bombayı öngörememişti. Çünkü Dada, bombanın şok dalgalarının zamanın okunun tersine yankılanışıydı zaten; dünya tarihindeki bir milattan önce, daha sonra ortaya çıkacak olanın sanatla kendini gösterişiydi. Savaştan ve bombadan sonra gördüğümüz şey şudur: Anlamdan istence, istençten de eyleme geçmek gerekmektedir. Atomun dahi parçalandığı bir dünyada hâlâ anlam arayanlara da selam olsun fakat maddenin yapıtaşının parçalanışıyla birlikte anlam da parçalanıp her yere saçılmış, kolay bulunabilir bir hâl almış ve Jorge Luis Borges’in bire bir ölçekli, yırtık haritası gibi bütünlüğünü yitirmiştir. Dolayısıyla yola çıkmak gerekir. Eylemlerimizin sonucu gittiğimiz yere varışımızdır.
İstikametimiz birbirimizi tanıdığımız bir yere doğrudur, çünkü küreselleşme dünyayı dev bir köye dönüştürmüştür. Mesafeler yakındır. Uzayda olmasa da zamanda. Bu yeni köyün yerleşkesi, toplumu oluşturan toplulukların birbirini gördüğü ve bazen de temasa geçtiği internettir. İnternet her ne kadar ne daha iyi bir geleceğe ne de daha kötü bir geleceğe –şimdilik– devrilmeyen bir hacıyatmaz olsa da bu küresel köyden zaman zaman uzaklaşmak ve yerelleşmek zorundayız. Ekransız tanışma araçlarımız, sokaklarımızdan bir bir kaybolan kitapçılar gibi kaybolmamalıdır. Sermayenin küreselleşmesine karşı, bu küreselleşmenin getirdiği olanakları es geçmeden ve bu iki durumu birbirinin zıddı iki renge boyamadan yani önümüzü tıkayan diyalektiği yeniden üretmeden yerelleşmek gerekir. Çünkü dünya bir tanışma yeridir, tanışmanın ağları da yereldir. Ve gitmemiz gereken yer bu tanışmanın, içine kapalı fakat muktedir bir toplumla yaşanacak hâline mahal verecek bir sokağıdır.
Kuvvetle muhtemeldir ki mevzubahis tanışmalar, öncelikle doğayla ve iklimle tanışarak başlayacaktır. Küçük fakat yüksek enerjili bir olasılıktır bu. Bir yanda yukarıda bahsedilen kamplaşmanın bir tarafı, diğer yanda bu kamplaşmanın pek de tarafı olmayan nesnesi: Bu ülkenin ve dünyanın eli kalem tutanları, pantolonu boyalı, ağzı toz maskelileri. Yazarlar, ressamlar, heykeltıraşlar, mimarlar, sinemacılar… Daha da öteye giderek yolu buna doğrulacak olan herkes. Çünkü Muhyiddin Abdal’ın da söylediği gibi: “Taşramızdan sormak ilen / Kimse bilmez ahvalimiz.” Birbirimizin merkezine doğru hareket etmeliyiz ve bu hareketin bu bahsedilen “okumuşlar”dan başlaması gerektiği açık. Türkiyeli her aydın ve sanatçı Pippa Bacca’ya, Hrant Dink’e ve daha nicelerine bunu borçludur.
Bu karşılaşmaların nesnesi, karşılaşılan şey, sessizlik içinde geçirilen birkaç aylık süre zarfında bizzat doğanın kendisi olacak olsa da bu çok şaşırtıcı olacaktır. Belki de en çok o zaman şaşıracağız. Bunun garantisi içinde olduğumuzun göstergesi birbirimize dönük kökten yabancılığımızdır; her ne kadar gökte yıldız elli olsa da ve ellisi de belli olsa da.
Şaşkınlık, umut etmek gibi iki türlüdür ve bir türü, umut etmekte olduğu gibi zehirlidir. Çünkü yerinden kıpırdamadan sürekli şaşırmak ve Yılmaz Güney’in tarif ettiği şekliyle aç adamın öfkesinden başka bir şeyden umut etmek kişiyi ya yola düşmek isterken çıkmaz sokaklara sokar ya da hareketsizleştirir. Oysa bize gereken eylemdir. Çünkü insan evrenin kendisine bakan gözüdür ve hayat, bizim biricik evimiz, kendimizi anlamanın yoludur. Bu yol biz eylemesek de akar fakat eylersek nereye gidiyorsak oraya doğru akar.
{fold içindeki fotoğraf: NASA Goddard Space Flight Center (CC BY 2.0)}