Olay bir patlama ve sonsuza yayılan şok dalgalarının üzerindeyiz madem, her şey momentuma indirgenebilir yani her şey bir hareket problemidir. Varlıktan önceki Yokluğa mevcut dilimizle atfedebileceğimiz nitelikler var mıdır? Mesela “yoğunluk” gibi. Varlık Yoklukla denk midir, yoksa Varlıksızlığın Varolmayan Zamanı içinde, La Jetée’nin tek hareketli planı gibi, düşük frekanslı bir göz kırpış anı mıdır Varlık?
Varlıksızlığın Varolmayan Zamanı içinde hareket hâlinde bir dinamik veya dinamiklerin oluşunu ise mantık buyuruyor, zira her şeyi oluşturan bir büyük patlama üzerine kurulu bütün teori ve patlamanın gerçekleşmesi için hareket hâlinde olan en az iki “şey”e ihtiyaç var. Bu hareket hâlindeki şeyler Büyük Hadron Çarpıştırıcısının içindeki gibi birbirine doğru ilerleyen iki parçacık olabilir ya da tek bir cismin genleşmesi, kendisinin ikinci bir öğe olarak, niceliğiyle kendisine eklemlenmesi yani seyrelmesi de söz konusu olabilir, başkaca yöntemler de düşünülebilir belki. Her durumda patlama öncesinde bir hareket gereklidir. Hareket ise zamanla iç içe bir kavram. Bu durumda, mekânın patlamadan sonra oluştuğu düşünülüyorsa (Higgs Bozonu) zaman mekândan önce mi vardır? Bu durumda mekândan önce sadece zaman mı vardır? Bu dinamik veya dinamikler aynı zamanda hareket eden bir şeylerin Varlıksızlıkta varlığını mantıken gerektiriyor, bu şeylerin varlığı ise coğrafyayı; zira içinde hareket ettikleri medyum bir kenara bırakılsa bile bu şeylerin bedeni coğrafyadır. Bu durumda mekândan önce mekân mı vardır; bir üst ya da alt seviyede bir kabulle mekân? Patlayan o şey(ler) nedir?
Hadron çarpıştırıcıları içinde göz açıp kapayıncaya var olan ve çözülen mekânları/uzayları/evrenleri düşünelim. Çarpışan iki temel parçacık oluşan bu evrenler için bir “ne”dir? Dahası parçacıkların içinde hareket ettiği tüneller yani mevcut uzay, Çarpıştırıcının içinde gözlemlenen yeni uzaylar için “ne”dir?
Bu oluşan uzay, kendisinin yokluğu da gözlendiğine göre (çünkü ortaya çıkışının gözlenmiş olması bir zamanlar var olmamış olmasını da getirir) bizim uzayımızın bir parçası değildir, en azından tünele göre CERN’in kafetaryasının gösterdiği türden bir aynı şeyin parçası olma hâlini paylaşmaz. Bu uzay yeni oluşmuştur ve mevcut uzayın içindedir. Peki ama ilişkilerinin doğası nedir? Bilgisayar kodlarının ebeveyn-çocuk ilişkisi gibi, çekirdekte önce gelenin sonra geleni belirlemesine benzer şekilde, hiyerarşik bir ilişki olduğu varsayılabilir mi bunun? Zira tünellerde çarpışan atom demetlerine bağlıdır oluşacak olan şeyin olasılıkları. Bu oluşan yeni uzaylar mevcut uzayın bir sinekdoşu1 mudur?
Varlık paradoksaldır, paradoksa göre hareket olanaksızdır, çünkü bir şeyden önce başka bir şey, ondan önce ise daha başka bir şey vardır ve doğal olarak bu sonsuzluğu aşmak mümkün olmasa gerektir. Fakat hareketi gözlemleriz. Bu durumda gözlemlediğimiz olgular, Gözlemlediğimiz Varlık, kuantum fiziğinin daha büyük ölçeklere uygulanamaması gibi, daha farklı ölçeklere uygulanamaz. Çünkü aksi takdirde, hareketi gözlemlediğimize ve paradoksa göre hareket olanaksız olduğuna göre varlık yoktur sonucuna ulaşırız. Varlık ise var olduğumuza göre vardır.
Varlıksızlığın Varolmayan Zamanı ve içindeki oluş, mesela karanlık maddeye2 benzetilebilir mi? Sezgisel uca götürmeler sonucunda ulaşılan sonuca göre karanlık madde yıldızların külüdür. Yıldızlar yanar, kül oluşur. (Bazı yönlerden) yıldızlarda yaşananlara benzer bir süreç karanlık madde içinde de yaşandığından (külün sıcak oluşu gibi) karanlık madde aynı zamanda kendi kendinin de külüdür. Bu varsayımı doğru kabul edersek evrendeki bütün yıldızlar öldüğünde, evrenin genişlemesinin sebebi karanlık madde olarak alındığına göre, evrenin genişlemesi yavaşlayacaktır.
Yaşanan binlerce atom ve hidrojen bombası patlamasıyla beraber karanlık madde ya da benzeri bir oluş hâli dünyada da oluşmuştur, yaşadığımız anomalilerin birçoğu bununla açıklanabilir. Böylesi bir açıklama için 20. yüzyıl öncesine bakan fenemonolojik bir çalışma gerektiği düşünülebilir, fakat bu yanlıştır, zira eğer bu karanlık madde ya da onun eşdeğeri dünyada oluşmuşsa bunun zamanla ilgisini bilmemiz elimizdeki bilimle mümkün değildir; böylesi bir araştırmaya ancak ve ancak kara deliklerin olay ufkunun3 ardı tanımlanabildiği zaman girişilebilir. Yani böylesi bir oluş zamanda geriye ve ileriye sirayet ediyor olabilir.
Varlıksızlığın Varolmayan Zamanı içindeki oluşa Kozmos diyelim, zira bu oluş varlığın en mükemmel konumunda, yani hareketsiz ya da etkisiz, dengeli durmaktadır. Büyük patlamayla birlikte yaşanan ise Kaostur. Kaos sonsuz ihtimallerin beşiğidir. Kaos esnasında yaşanan reaksiyonlar, ihtimalleri giderek sonlu-limitli bir örgüye çekerek belirli bir örüntüler kümesi, kümeleri oluşturur; oluşan şey bir kez daha (öngörülebilir olan) Kozmostur. Kaostan Kozmosa geçişte bir patlama daha olsa gerektir. Bu patlama, sözgelimi, ses duvarını aşmaya benzer.
Bilinçsiz ya da farkındalıksız tek bir zerre bile yoktur.
Hayat narindir.
Bilinç ve hayat iki ayrı şeydir. Hayat Kozmosun içindeki Kaostur. Bu nedenle hayatın içindekiler, yaşayanlar tanımlanıp öngürülemez. Bu şöyle de ifade edilebilir: Kozmos hayatı (Kaosu) saran ölümdür.
Hayat sadece narin değil nadirdir de.
Kozmos var olan değerlendirme aygıtlarımızdan belki de sadece muhayyilemizin temas edebileceği bir hayatsızlıktır. Kendisine dair bilgimiz ve farkındalığımız, gözlerini odaklamayı yeni öğrenmiş bir bebeğinkinden fazla değildir. Bu bilgi astronomi ve fiziktir. Bu farkındalık ve bilgide hem ilerleme hem de gerileme söz konusudur, zira kent ışıkları samanyolunu gizliyor ve atmosfer dışına yerleştirilmiş teleskoplarımız zamanın başını gözlüyor.
Bu, bu bağlamda iki şey doğuruyor: kozmosa dair doğrudan, deneyime dayalı bilginin çöküşü ve hayata doğrudan temas etmeyen ikincil anlatılarla edinilen bir bilişin onun yerini alışı. Zira sıradan bir kent insanının gökyüzüyle teması kopuktur, bilimsel ilerlemenin temellerinden biri olan göğe bakmak artık gündelik hayatın bir parçası değildir, buna rağmen Birincil Doğasını aygıtlarla yok etmiş olan insanlık yine aygıtlarla bu durumu telafiye girişmiştir: Teleskop. İkincil anlatılarla yani örneğin teleskopla edinilen bir bilginin gerçekleşmediği durumlarda (ki bunun çoğunlukta gözlemlenebileceğini düşünebiliriz, zira dünyanın büyük bir kısmında teknoloji yıldızları örtmekte ve diğer olağan hasarlarını vermekte, fakat bu bir bilim doğurmamaktadır) birincinin yerinde bir boşluk oluşacaktır. Bu boşluğu dolduracak olan şey genellikle tekno-hurafedir.
Bu tekno-hurafeler tekno olmayan öncülleri gibi bilimsel bilginin kırıntılarının çarpık bir yansımasını, yararından çok zarar vererek taşır. Bu taşınan bilgi eninde sonunda açığa çıkacaktır. Zira bu yükseğe doğru bir harekettir ve hurafe taşıdığı bilgi kadar yükselemeyecek, zamanla yeni nesiller tarafından hayatla test edilip terk edilecektir.
Eğer Budizmin anlattığı gibi kâinatın nefes alıp vermesi, açılıp kapanması söz konusuysa kapanış süreci başladığında hayattan bahsetmek mümkün olmayacaktır, fakat bu bahsediş ya da bahsetmeyiş kendisinden sorulacak olan, belki de monolitik bir bilinç var olacaktır. Kapanış hiçlik yani ölümdür ya da en azından hayatın yokluğu, hayat olmayan bir evren öngörülebilirdir; yani monolitik, yekpare bir evren.
Büyük Hadron Çarpıştırıcısındaki çarpışmalar esnasında oluşan uzay da kaçınılmaz olarak uzay-zamandır. Uzayın ve zamanın bir olgunun ayrılmaz iki parçası olduğunu fizik öngörüyor. Doğal olarak: Uzay-zaman. Çarpıştırıcıda ortaya çıkan zamanı nasıl düşünmeliyiz? Biriken zamanlar içinde, ölçemeyeceğimiz hatta tanımlayamayacağımız kadar küçük ölçeklerde, ölçemeyeceğimiz, hatta tanımlayamayacağımız kadar kısa sürelerde başka neler oluşmaktadır? Hayat oluşmakta mıdır? Eğer yakınsayarak hayat diyebileceğimiz bir şey oluşuyorsa, her başarılı çarpışmada oluşan yaşamaların birbirine göre konumlandırması nasıl yapılabilir? Bunlar birbirinin bir çeşit paralel evreni gibi midir? Bu paralel evrenlerde bu oluş ve yok oluş döngüsüne uyanan bir bilinç, bir farkındalık var mıdır? Yok oluş esnasında ortaya çıkan monolitik bir bilinç?
Bu bağlamda bilinçten kasıt, sanat eserinin aurasından kastedilenle aynı şeydir. Tekniğin tekrar üretebildiği çağda bu kadar çok ilerlemiş olduktan ve bu kopya sanat eserleriyle bunca baş başa kaldıktan sonra rahat rahat söyleyebileceğimiz şey, tekniğin olanaklarıyla tekrar üretilmiş olan sanat eserinin de bir aurası olduğudur. Bu, var olan her şeyin böylesi bir aurayı taşıdığını söylemekle aynı şeydir.
Var olan her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğu faşizme atfedilen bir düşünce, fakat faşizmin bunu dönmeye çalıştığı şaman köklerinden aldığını da biliyoruz. Bildiğimiz bir diğer şey de var olan her şeyin var olan geri kalan her şeyle en az bir bağlantısı olduğu ki bu da kuantum durumlarına işaret eder. Hiçbir şey aynı kuantum durumunu paylaşamaz. Parmağınızı kıpırdattığınız anda bütün evreni etkileyen bir zincirleme reaksiyon başlatırsınız. İnsanın varoluşsal önemi bunların farkına varabilmesi ve bu konuları tartışmaya açabilmesidir.
İnsanlık nereden geldiğimize ve nerede olduğumuza dair bir toplantı masasıdır. Ve bir diğer ivedilikle cevap bekleyen soru şu gibi görünüyor: Kozmosun içindeki Kaosta yani hayatta bilinç var mı? İnsan kozmos ölçeğine vurulursa bilinçli midir?
Bu sorunun ivedilikle üzerine eğilinmesini bekleyişi yıldız sisteminin dışına ve doğal olarak evrenin başına aygıtlar yollamış olmamızdandır; bir an için böylesi bir monolitik bilincin, kozmosun, henüz barışını sağlayamamış, belki de doğası gereği sağlayamayacak olan bir türün kendisine rasgele sokuşturduğu sondalara karşı dünyaya şu sinyali yolladığını düşünün: “Bilinç var mı?”
Ya da daha açık bir ifadeye tercüme edersek: “Niye yollayıp duruyorsunuz bunları?” ya da “Sorunuz nedir?”
İnsanlığın sorusu nedir?
Zaman, mekân oluşmadan önce vardı, oluştuktan sonra ise yok; çünkü mekân bir kez oluştuktan sonra kendi kendini tekrar ve tekrar üreterek zamanı anlamsızlaştıracaktır. Mekânın içinden algılayabildiğimiz zaman mekânın mekaniğinin oluşturduğu basit ve basit olduğu ölçüde de karmaşık bir yanılsamadır; bu yüzden de uzay-zaman. Mekânın içinden algıladığımız bu zaman bir üst olgudan ya da boyuttan bakılabilirse coğrafya benzeri bir kavrayışla duyumsanabilir. Dünyası tek boyuttan oluşan bir varlık için her görüngü bir noktadır, zira bu tek boyut (uzunluk) içinde noktalardan başka bir şeye yer yoktur; iki boyutta yaşayan bir varlık için her şey çizgilerden oluşur, üç boyut içinde var olan bizler geometrik prizmalar görürüz; zamanın da içinde var olan bir varlık için ise yürüyen bir insan (nasıl ki bizim dünyamızda iki boyutlu bir görüngüye yer yoksa) zamanın tek tek anlarında yer değiştiren bir prizma değil, zamanın her anında yer alan bütünlüklü bir coğrafyadır.
Zaman ne döngüsel ne de çizgiseldir, kendisini coğrafya gibi deneyimleyen bir gözlemciye göre çizgiselliği de döngüselliği de içinde barındırır. Çizgisel zamanı bir çizgiyle “-”, döngüsel zamanı ise bir “o” harfiyle grafikleştirecek olursak “-o” şekli zamanın tasviri için yetersiz bir grafiktir. Daha doğru bir tasvir için yokuşlara (/), (\), alt tirelere (_), sinüs dalgalarına (~) ve düğümlere (g) ve benzerlerine ihtiyacımız olacaktır. Coğrafyanın deniz ve kumsaldan ibaret olmayışı gibi.
Mantıksal yaklaşım varlığın yoktan var olduğunu söylüyor, zira “Ondan önce ne vardı?” sorusu mantıki hiçbir sistem için aşılabilir bir soru değildir. Bunun yanı sıra artık var olan varlık, kendini içerecek şekilde mikrokozmoslarını zaman grafiğine yeni ekler yaparak yaratıyor.
Oluşan bu içrek kozmosların varlık limiti onları içeren kozmosların ömrüdür. Ve Güneş sistemi kütle çekim motoruyla galaksi içinde hareket eden bir uzay gemisi olarak da görülebilir. Galaksiler ise karadeliklerin de bağlantılı olduğu dinamikler uyarınca galaksiler arası uzayda.
Ulaşabileceğimiz bilimsel bilgi doğal sınırlarına ulaşmış değildir; eğer böyle olsaydı ekonomik, endüstriyel her toplumsal eylemimizin uzak ve nihai sonuçlarını hesaplayabilir, dahası planlayabilirdik. Yukarıda açıklanageldiği üzere böylesi bir seviyeye asla ulaşılamayacak, bilişimiz sezgisiz bir hiç olarak kalacaktır.
Hâlihazırda bildiğimiz, bilegeldiğimiz üç evrensel güçten daha fazla evrensel güç var olabilir mi? Böylesi bir soruyu sorabilmek için elimizde buna işaret eden bir görüngü olması gerektiği düşünülebilir. Bu düşüncenin daha doğru biçimlendirilmiş hâli: Buna işaret eden bir görüngüyü tanıyabilecek olgunluğa eriştik mi?
Nihai hakikat bilinemez. Ya nihai bir gerçek yoktur ya da bu soru yanlış biçimlendirilmiştir.
* Bu metin Ara Platforma Giriş: Bilimkurgusal Önermeler, Kabuller ve Sorular kitabından (İstanbul: Zone, 2019, s. 4-10) alınarak yazarın izniyle “Matbudan Dijitale” dizisi kapsamında yayımlanmıştır.
1. Bütünlüklü olarak gösterilen herhangi bir şeyin zihinde bir parça olarak iş görüp bir başka bütünlüğü çağrıştırması hâlinden doğan dolaylı ve psişik nitelikteki temsil. Örneğin bir maymunun sirki çağrıştırması. (ed.n.)
2. Mevcut maddeyi tanımlayan madde parçacıklarıyla (radyo dalgaları, x-ışınları) hiçbir etkileşimi olmayan, yalnız diğer maddeler üzerindeki kütleçekimsel etkisi üstünden tanımlı bir madde türü. (ed.n.)
3. Mevcut (ve mantıken muhtemel) hiçbir bilimsel paradigmanın açıklama imkânına sahip olmadığı, fizik ötesi bir uzay(sızlık) parçası. Bir yıldızın (içe) çökmesi sonucunda kendi kütlesiyle doğru orantılı olarak oluşan kara deliğin (zamanla yani madde soğurdukça çapı genişleme imkânını da haiz) zaman-mekân ötesi etkinlik alanına denir. (ed.n.)
