Hagi’den nefret ediyordum ve Mete topla oynuyordu. Yaptığı tam olarak buydu. Düşününce, futbol oynamıyordu. Maçın içindeki kimseyle de ilgisi yoktu. Pas vermez, topla dans eder, onu sırtından geçirir, ayaklarında çevirir, belki birkaç kere sektirir, hatta bazen yarattığı şut pozisyonuyla ilgilenmeden kale ağzından geri döner, kaleden bir miktar uzaklaşır ve daha uzak bir yerden daha imkânsız bir şut denerdi. Aynı mahalleden olduğumuz için Mete’yi keyifle, biraz da hayranlıkla izlerdik. İzleyici pozisyonumuzdan da pek şikâyetçi değildik. Sonuçta tüm maçları kazanmamızı sağlıyordu.
Kazanmaktan bahsederken çoğul konuştuğuma bakmayın. Ben o takıma dahil değildim. Futbol konusunda berbattım. Yetenek dedikleri şeye fazlasıyla kafayı takmış dokuz yaşında bir çocuk düşünün. O şey her ne ise kendinde olmadığına artık neredeyse emin ve maçlara giriş bileti olarak kullanabileceği tek şey annesinin verdiği parayla kırtasiyeden aldığı top. Annesi oğlunun dışlanmasından nefret ediyor. Arkadaşları tarafından kabul görsün istiyor. Zaten geçen gün de eve dayak yiyerek gelmişti. Parayı o yüzden verdi.
Mete, boy olarak kendisine göre hayli kısa rakiplerini birer birer çalımlayarak maça dahil olma biletimi sürüyor. Önünü boşaltıyor. Şut çekecek, yeterince çalım attı ve sevdiği bir noktada. Kalecinin gözündeki endişeyi görebiliyorum. Aynı endişe benim gözümde de var. Kale olarak kullandığımız tellerin arka tarafı “cephanelik” ismi verilen ormanlık bir alan. Aslında içinde bir miktar ağaç olan devasa bir yamaç. Sanırım eskiden bu bölgede bir cephanelik varmış, şimdi içinde bir şehitler anıtı bulunuyor. Bildiğimiz tek şey bu ve bu kısımla çok ilgilenmiyoruz. Çimentepe’nin düzensiz ve dar sokakları arasında futbol oynamaya elverişli tek yer burası. Cephanelik ile top oynadığımız alanı yeşil ve ucunu göremediğimiz telden bir duvar ayırıyor. Eğer top, üst direk saydığımız tel borusunun üzerinden arkaya doğru yeterince şiddetli giderse yamaçtan aşağıya doğru uzun bir yolculuğu oluyor. Bu çok sık olan bir şey değil, ama olduğu oluyor.
Mete sol ayağını kaldırıyor, güneşin vurduğu kabarık saçlarının her bir teli ayrı ayrı belli oluyor sanki o an. Bu hâliyle telleri delecek güce sahip bir anime karakterini andırıyor. Gerdiği ayağını topa doğru şiddetle indirirken “Hagi!” diye bağırıyor. Hep “Hagi” diye bağırır.
Top önce tellerin üzerinden, ardından kalenin hemen arkasındaki ağaç dalları yığınının arasından olanca hızıyla fırlıyor. Yamaç ile bizi ayıran toprak yola dahi değmeden gözden kayboluyor. Maçlara dahil olma biletimin ufukta kayboluşunu izliyorum. Bu çok sık olmaz. Herkes maçın bittiğini biliyor. Kalecinin suratındaki endişenin silindiğini görüyorum. Oyuna dahil olma şansımı muhtemelen uzun bir süreliğine kaybediyorum.
Hagi’den nefret ediyorum…
Ertesi akşam dayımlardayız. Dayımlar da bizim gibi Çimentepe’de oturuyor. Ara ara akşam yürüyüşlerine onlara ziyareti de sıkıştırıyoruz. Dayım bir Galatasaray maçı izliyor. Hangi maç olduğunu hatırlamıyorum fakat heyecandan yerinde duramıyor. Dokuz yaşında bir çocuk için tüm özellikleriyle normal olarak nitelendirebileceğimiz bir dayı ne kadar havalıysa dayım da benim gözümde o kadar havalıydı, yani çok havalıydı. Maç izlerken onun hareketlerini yapar, ettiği küfürleri taklit etmeye çalışır, annemden papara yerdim.
Dayım maç izlerken benim görevim kaçan pozisyonların ardından sevinmekti, çünkü ben Beşiktaşlıydım. Birçok çocuk gibi babamın tuttuğu takımı tutuyordum. Dayımın Galatasaraylı olmam konusunda yaptığı baskılara göğüs geriyor ve çocuk zihnimle bununla gurur duyuyordum. Çimentepe gibi sert bir yerde yaşıyorsanız ve henüz ilkokul ikinci sınıftaysanız adınızın dönek olarak anılmasını istemezdiniz. Dayımın yaptığı baskılara göğüs gererken göz ucuyla babama bakar, onun takımını bırakmamam hususunda takdir beklerdim. Babam konuyla pek ilgilenmezdi. Futbola olan ilgisi de bu konuya olan ilgisi kadar zayıftı zaten. Benim de büyük bir ilgim olduğu söylenemezdi o yaşta izlediğim maç sayısını düşününce. Ama Beşiktaşlıydım işte. Beşiktaş en büyüktü. Öyle diyordum dayıma. O da “Hagi” diyordu her seferinde. Ağzından sadece bu kelime çıkıyordu ve parlayan gözlerle ekrana bakıyordu, “Hagi”.
Hagi’nin, Mete kılığında mahalle takımından atılmamı sağlamasının üzerinden henüz bir gün geçmişti.
Hagi’den nefret ediyordum.
O gün Galatasaray kazanmış, dayım bizi mutlu uğurlamıştı. Çıkarken de bir düşünmemi söylemişti. Sonuçta Galatasaray hep kazanıyordu, öyle demişti. “Galatasaraylılara hayat daha kolay” der gibi söylemişti bunu. Eve dönüş yolunda tepeden gördüğümüz cephaneliğin karanlık manzarasına bakarken bunu düşünüyordum. Sarı kırmızılılar hep kazanıyordu, mahallede Galatasaraylı sayısı hayli fazlaydı ve böyle bir değişiklikle top sahibi olmadan da maçlara dahil olma ihtimalim olabilirdi. Bir yandan dönek diye yaftalanma ihtimali de yabana atılacak bir ihtimal değildi. Kafam, yanımda yürüyen babam ve karanlık cephanelik manzarası arasında gidip geliyordu. Babama ne söyleyecektim ki? Okuldakiler ne düşünecekti? Çok sonraları Godfather filmini izlerken, Robert Duvall’ın bir karar anında kararan yüzünün yarısını hayatımın bu anına benzetecektim.
O hafta Çimentepe yollarını adeta Don Vito Corleone’ye karşı ihanet teklifi almış bir Robert Duvall gibi arşınlarken kırtasiyede bir uçurtma görüyorum. Daha önce hiç görmediğim kadar büyük bir uçurtma bu. Yıldız şeklinde. Çıtaların arasındaki ipler orta noktalarından başka birer iple çıta merkezine bağlanmış ve yıldız şekli verilmiş. Uzun uzun uçurtmayı izliyorum. Yeni bir bilet aradığımın farkında değilim. Uçurtma kuyruklarına takılan jiletlerle girdiğimiz uçurtma düşürme savaşlarının yıldızı olabileceğim türden bu. Üstelik gerçek anlamıyla bir yıldız. Bir de sarı kırmızı.
Akşam konuyu babama açıyorum. Uçurtmanın ne kadar olduğunu soruyor. Yirmi milyon olduğunu söylüyorum. Babamın bir haftalık maaşının yarısına denk geliyordu muhtemelen. Tam oranını hatırlamıyorum ama kazancına göre fazlasıyla pahalı olduğunu ve talebimdeki umutsuzluğu hatırlıyorum şimdi düşününce; fakat babam cüzdanını çıkarıp parayı veriyor bana. Bu gibi konularda inanılmaz bir adam gerçekten.
Heyecandan diğer günü zor getiriyorum ve sabahın köründe uçurtmayı almaya koşuyorum. Evdeki permatiklerden kırıp sökebileceğim jiletleri kuyruğuna takmayı planlıyorum. Vitrinin önüne geldiğimde sarı kırmızı herhangi bir ton göremiyorum. İçeri girip görmeyi umuyorum fakat yok. Uçurtma gitmiş. Satıldığını söylüyor. Başka bir uçurtma isteyip istemediğimi soruyor. Uçurtma istemediğimi söylüyorum. Kasanın önündeki kartları görüyorum. Yirmi milyonu adamın önüne bırakarak tüm parayla futbolcu kartı almak istediğimi söylüyorum. Bir an için afallıyor. Verdiğim paranın büyüklüğüne şaşırmış durumda. Emin olup olmadığımı soruyor. Emin olduğumu söylüyorum. Evet, hepsiyle futbolcu kartı almak istiyorum. Elinde bu kadar futbolcu kartının bulunmadığını, onun yerine şarkıcı kartları alabileceğimi söylüyor. “Onlar nasıl bir şey ki?” diye soruyorum. Bir kutuyu uzatıyor bana. “Yırt yırt, aç bak” diyor. Kutuyu yırtıyorum ve Serdar Ortaç’ın fazlasıyla parlak ve yapıştırılmış saçlarıyla karşılaşıyorum. “Bunlarla da oynanır” diyor, “aynısı bak, numaraları da var yukarıda, sadece topçu yerine popçu”. Kendi şakasına çok gülüyor. Yirmi milyonluk şarkıcı kartı alıyorum.
Çöpe attığım bir yığın sakız ve çok uzun süren kutu açma işlemi sonrası elimde bol miktarda Tarkan, Sezen Aksu, Demet Akalın ve Serdar Ortaç var şimdi. Mahalleye gidip Ekrem’i buluyorum. Elimdeki kart tomarını görünce gözleri yerinden fırlıyor. Ekrem fanatik Galatasaraylı. Her maçı izlediğini söylüyor, hiç kaçırmıyormuş. Aynı zamanda mahallede en çok futbolcu kartı onda var. Bir süre şarkıcı kartlarıma burun kıvırsa da tomarın büyüklüğüne ve kartların gıcır gıcır parlayan yeniliğine dayanamayıp oynamayı kabul ediyor. Ekrem’in evinin önündeki kaldırıma çöküyoruz. Saatlerce oynuyoruz belki. Zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum. Elimdeki tomar daha da büyümüş durumda ve Ekrem kaybettikçe içeriden yeni kartlar alıp geliyor. O evin içindeki kartların hiç bitmeyeceğini düşündüğümü hatırlıyorum. İçeriden gelen kartlara direnemeyeceğimi, bir yerde kaybetmeye başlayacağımı, oyunun sonunun sadece hava kararmasıyla mümkün olacağını ve geri kalan tüm ihtimallerde kaybedeceğimi…
Ekrem’in evden getirdiği kartlara çok fazla direnemiyorum. Artık kimde futbolcu, kimde şarkıcı kartı bulunduğunun önemi kalmamış, her şey karışmış durumda. Bir yerden sonra her şey de tepe taklak oluyor zaten. Elimdeki kartlar azaldıkça azalıyor. Nihayetinde son çırpınışlarıma doğru yol alıyorum ve son kartımı atıyorum. Ekrem elindeki tomarın en üstündeki kartı açıp yerdeki yığının üzerine bırakıyor. Son bıraktığım kartın numarasıyla aynı. Hepsi gidiyor. Bir anda. Yirmi milyonumun üzerine bir kart atıyor ve babamın bana verdiği paranın tamamını elimden alıyor. Ekrem’in attığı karttaki surata tabii ki şaşırmıyorum. Yerdeki yığının en üstünde kaybettiğimi bana müjdeleyen isim Gheorghe Hagi.
Hagi’den nefret ediyorum.
Ekrem toparlanırken akşam büyük maç olduğunu söylüyor. “Galatasaray, Monaco’yla oynayacak” diyor. O izleyecekmiş. “Cimbom kazanacak!” diyor. Cimbom en büyük çünkü.
Ben gidip Ferhat’ı buluyorum. Ferhat benim en yakın arkadaşım. Tüm kartları kaybetmenin verdiği üzüntü ile yaklaşan akşamın garip hüznü iç içe geçmiş durumda. Hava yavaş yavaş kararıyor. Ağustos İzmir’i hafiften serinliyor, güzel bir esinti var. Ferhat’la sokakları yürümeye başlıyoruz. Ferhat’ın ne futbola ne de futbolcu kartlarına ilgisi var. Onunla yürümek beni biraz rahatlatıyor.
Çimentepe’nin dik yokuşlarını bağlayan sokaklardan birinin önünden geçerken büyük bir uğultu duyuyoruz. Yasin ve diğerleri bağırıyor, önce “Ferhat!” diye sesleniyorlar hep birlikte, sonrasında “koş” diyorlar, “vur!”. Özgür ve Melih de aralarında. Sürekli dayak yedikleri Yasin’in götünün dibinden ayrılmıyorlar. Elli metre kadar uzağımızda birikmişler. İki taştan oluşan kalede İlker bekliyor. Kitle, sokağın iki yanına dizilip kaleye doğru ilerleyen bir koridor oluşturmuş, koridorun sonundaki futbol topuna vuracak şanslı kişiyi bekliyor.
Ferhat futbol oynamayı sevmez, arkadaşımı tanıyorum. Futbol oynamayı sevmiyor ama topa vurmak istiyor. Koşmaya hazırlandığını görebiliyorum. Bana göre epeyce iri olan Ferhat’ın önüne atlasam da onu tutmam imkânsız ama neresinden bakarsan durumun içinde bir hinlik var. Durdurmak için ne yapabileceğimi düşünüyorum. “Koşma” diyebiliyorum Ferhat’a. Dinlemiyor. İki gün önce birkaç sokak yukarıda önümüzü kesip onu tokat yağmuruna tutan Yasin’in çağrısına kulak veriyor. Çok da direnmeden. Elli metrelik o mesafeyi iri bedeniyle ağır ağır katederken arkasından izliyorum. İki gün önce tokat yerken izlediğim gibi…
Ferhat futbol topuna yaklaştıkça dizilenlerin çığlıkları artıyor. Coşkuları Ferhat’ın daha da hızlanmasına sebep oluyor, cüsseli vücudunun kazandığı ivme önüne geçen herkesi yıkacak türden.
Yapabileceğim tek şeyin izlemek olduğunu fark ettiğimde telaşa kapılıyorum. Bu işin sonunda Ferhat zarar görecek, bunu biliyorum. O zarar görürken bana dokunmayacaklar, bunu da biliyorum. “Değişiği ellemeyin” diyecek Yasin. Bana sarmaya çalışan kim varsa uzaklaşacak fakat Ferhat zarar görecek. Ben izliyor olacağım. Ferhat olanca hızıyla koşarken kaskatı kesiliyorum. Ferhat’tan özür diliyorum, “Özür dilerim!” diye bağırasım geliyor fakat sesim çok çıkmıyor. Ferhat topa yaklaştıkça “Hagi” diye bağırmaya başlıyor. “Hagi geliyor!” diye haykırıyor, izleyicilerden oluşan koridor da eşlik ediyor ona. Ortalık “Hadi lan Hagi!” gibi cümlelerle inliyor. Sesler birbirine karışıyor. Artık sadece bir uğultu var ve içinden seçebildiğim tek ses “Hagi”. Ferhat olanca gücüyle topa asılıyor.
Ferhat futbol oynamayı sevmez, topa fazla vurmaz. Bulunduğum yerden bakınca futbol da onu sevmiyor gibi görünüyor şimdi. Yasin ve çevresindekilerin patlayan topun içine taş doldurup yarık tarafını alta alacak şekilde kalenin karşısına diktiği gerçeğini saymazsak tabii.
Görebildiğim şey Ferhat’ın yerde süründüğü. İri vücudunun yerde yaptığı hareket gerçek dışı görünüyor, birkaç metre sürüklendikten sonra duruyor. Koşmaya başlıyorum. Koşarken “Özür dilerim” diyorum kendi kendime. Kaç kere özür dilediğimi bilmiyorum. Yanına vardığımda Bilim Çocuk dergisinin bir sayısında gördüğüm karaya vuran balina fotoğrafını andırıyor Çimentepe’nin bozuk asfaltında burukça uzanırken. Kafasını kaldırmıyor, kahkaha krizlerine kulağını tıkamaya çalışıyor belki de. Üzerine eğiliyorum. Pantolonunun diz bölümleri yırtılmış, kanayan dizleri görünüyor, aynı şekilde dirsekleri de kan içinde. Kolunun altına girip kalkması gerektiğini söylüyorum ona. Oradan hemen ayrılmamız gerektiğini. Hırsından ağladığı için kafasını kaldıramaya utanıyor.
Evine bırakıyorum Ferhat’ı. Annesi ne olduğunu soruyor, “Düştü” diyorum. “Gir içeri,” diyor, “temizleyelim seni”. Ferhat içeri giriyor ağır ağır, dönüp görüşürüz diyor bana. Kapı kapanıyor. Üzerimi kontrol ediyorum, Ferhat’ı taşırken üzerime bulaşan toz, toprak ve hafif kan izi canımı sıkıyor. Bizim evin sokağına kadar yürüyorum bir yandan Yasin ve diğerlerinin çıkabileceği sokaklardan geçmemeye özen göstererek.
Sokağa vardığımda rahatlıyorum, burası güvenli bölge. Buraya gelmezler. Sokağın sonunda cephaneliğin ağaçlarını görüyorum. Ağaçlar sanki donmuş şimdi. Yaprak kıpırdamıyor, sadece uzun ağaçların sivri tepeleri hafifçe salınıyor.
Evin önünde bir süre pinekleyip kapıya vuruyorum. Kıyafetlerim konusunda yapabileceğim daha iyi bir şey yok. Annem şöyle bir süzüyor beni, beklememi söylüyor. Ne yapmam gerektiğini biliyorum. Tüm kıyafetlerimi çıkarıp annemin getirdiği poşete dolduruyorum. Annem, evin herhangi bir noktasına temas ettirmeden doğrudan banyoya bırakmak için havaya kaldırıyor beni.
Banyoya çıplak uçuşum sırasında karaya vuran balinaları düşünüyorum.
Hagi’den nefret ediyorum.
Babam mesaisini tamamlayıp eve varınca uçurtmanın nerede olduğunu soruyor. Uçurtmanın satılmış olduğunu söylüyorum. Paranın nerede olduğunu soruyor. Hepsiyle oyun kartı aldığımı söylüyorum. Kartları getirirsem oynayabileceğimizi söylüyor.
Tüm parayla kart almamın sorun olmadığını söylüyor sonra. “Sadece kaybetme,” diyor, “kaybetme ki beraber oynayalım.”
O akşam dayımlara doğru yürüyüş yaparken babamın bu son cümlesi kafamda dönüyor. Artık bir şey kaybetmek istemiyorum diye düşünüyorum.
Dayım televizyonun karşısında yerinde duramıyor. Yanına kıvrılıyorum. Maç başlıyor. Tribünler inanılmaz. Dayımın coşkusu da öyle. Hiç durmadan anlatıyor, Monaco’nun tehlikeli oyuncularından bahsediyor, “Nonda’ya önlem almalıyız” diyor. Ben ise bir oyuncuya odaklanmış durumdayım. Sahada topun olduğu yere değil sadece ona bakıyorum. Kadraja girdiği her an onu yakalıyor, gözümü üzerinden hiç ayırmıyorum. Sahada bir takım var ve o takımın içinde futbol topunu en az Mete kadar seven biri var. Bir süre sonra maçı değil Hagi’yi izlediğimi fark ediyorum. Son birkaç haftadır uğursuz bir şekilde beni izlediğini düşündüğüm bu futbol efsanesini ilk defa böylesine dikkatli izliyorum. Aslında ilk defa bir futbol müsabakasını böyle dikkatli izliyorum. Gerçi dediğim gibi maçı izlemiyorum ya, sadece Hagi’yi izliyorum.
Galatasaray, Jardel’in golüyle maçın başında öne geçiyor. Dayım delirmiş durumda. Ben de deliriyorum.
On dakika kadar sonra bir şey oluyor. Bir spor müsabakasında gördüğüm ilk büyülü an. Bir topun canlanabildiğini gördüğüm ilk an. Sanki top bir ruh kazanıyor ve Hagi’den aldığı yetkiyle var gücüyle ileri doğru atılıyor. Öyle bir an ki sanki Hagi, hiç durmadan kovaladığım o kabul biletlerine de vuruyor topla birlikte. Serdar Ortaç’lar, Tarkan’lar, Sezen Aksu’lar, içi taş dolu o top, Mete, Özkan, Ekrem, Yasin, İlker, kahkahalar, geçen hafta içine itildiğim kanalizasyon çukuru, karaya vuran balinalar... Hepsi silinip gidiyor bir anda. O topun hızıyla bilmediğim bir yere doğru fırlıyorlar. Dünyada böyle bir şey varken ve biz bunu izleyebiliyorken başka neye ihtiyacımız olabilir ki diye düşünüyorum. Daha doğrusu o günkü hissimi yıllar sonra düşününce böyle tarif edebiliyorum.
İnanılmaz bir gol. Spiker de inanamıyor. Israrla, böyle bir gol olmadığını iddia ediyor. Gol olup olmamasıyla ilgilenmiyorum artık. Galatasaraylı olduğumu biliyorum. Bundan sonra Hagi neredeyse orada olacağımı.
Dönüş yolunda tepeden görüyoruz gene karanlık cephanelik manzarasını. Babama dönüp Galatasaraylı olursam kızıp kızmayacağını soruyorum. “Ol oğlum,” diyor, “hangi takımlı olmak istiyorsan o ol, niye kızayım?”
“Hagi her neredeyse o takımlı olacağım” diyorum.
Artık Hagi’den nefret etmiyorum.
