ne de dünyevi bir dış bağlantıyla
ilişkili, tanımlayamadığımız bir
mekân-zamanda gerçekliğin nasıl olduğunun hatırlatılması ihtiyacıyla bulmuşuzdur kendimizi. »
Michel Tournier Düşüncelerin Aynası1 adlı kitabında, düşüncede gezinen ikiliklere ayna tutar. Aynı görünenlerdeki ayrılıklar ve ayrı görünenlerdeki aynılıklar üzerine notlardan oluşan 142 sayfalık kitapta, her bir ikilik üzerine bir-iki sayfadan daha fazla olmayan 58 çifte değini, hem kendi içlerinde hem de kitabın bütünü içinde, bıraktığı tamamlanmamışlık hissiyle, sanki sonsuzcasına genişleyebilecek ikilikler evrenine açılır.
Bu çiftlerden biri de sağlık ile hastalık. Bu çift en çok –belki de yalnızca hastalık/sağlık ile teması kaygı, tevekkül, korku, teslimiyet, şükür, isyan, pişmanlık, özlem arası sayısız salınımda gerçekleşen, ancak ne serbest bir salınımın ahengine kapılabilen, ne de beceriksiz bir sendelemedeki paralizasyonu benimseyebilenlerde– dilekleri düşürür akla, gönüle, içe; belki de akla, gönüle, içe ortak bir kanala ifşa için dile, kaleme. Bu nedenle sağlık hem dile gelen/gelemeyen dileğin sesli/sessiz eşlikçisi hem de ol/-a/mamış olanın ardında teselli için bekleyen bekçidir (‘Sağlık olsun!’). Eşlikçiliğinin yokluğu dilekleri geçersiz kılarken, ol/-a/mamış olanın ardında bekleyen ‘Sağlık olsun!’ sağlığın herhangi bir dilek için yeter-şart olmasa bile gerek-şart olduğunu çift taraflı doğrular. Bu açıdan ‘acı yokluğu’; “organların sessizliğindeki yaşam”dır sağlık. Varlığı daha çok yokluğunda bilinen, hatırlanandır. Bu nedenledir belki, ya “aşırılığın (hiper) ya da eksikliğin (hipo) yokluğu” olarak ‘nicel’ ya da “hastalığa yol açan etkenin (virüs, bakteri, mantar, vb.) yokluğu” olarak ‘nitel’ açıdan, her ikisi de olumsuz bir edilgenlikteki ifadelerle tanımlanır sağlık.
Bununla birlikte Tournier, nitel yoklukla yapılan sağlık tanımının “hastaların içine giren cinlere ve onları bundan kurtarabilecek cin çıkarma işlemine ilişkin kadim düşünceleri” izlediğini belirtir. Nitekim hastalık, ağrı, acı pek çok çizimde sıklıkla şeytan, cin tasvirleriyle karşılanır. Bedenin dışındaki ya da içindeki ontolojik varlık olarak hastalığın/ağrının/acının ifadesinde kullanılan metaforlara da yansıyan bu düşünce, ‘nahoş varlığı’ ‘dışsallaştırmayı’, “böylece onu biraz olsun kontrol etmeyi”2 mümkün kılarak, ondan kurtulunca kavuşulacak sağlığı ima eder.
‘Hastalık olmayan’ olmaları açısından ifade edilen ‘sağlık’ tanımlamalarından farklı olarak, ‘olumlu’ bir sağlık tanımı Études d’histoire et de philosophie des sciences (1968) adlı kitabın yazarı Georges Canguilhem’e ait olup, canlının durmaksızın değişen ortam şartlarına uyum sağlama çabası göstermesiyle bağlantılıdır:
“Bu değişimlere karşı koyabilmesi için, canlının yedeklerinin bulunması ve fiilen ortama bir biçimde aşırı uyum sağlaması gerekir. Sağlık, Georges Canguilhem’e göre, ortamın aldatıcılığına canlının karşılık vermesini sağlayan bu kaynak fazlalığından başka bir şey değildir. Sağlıklı olmak, zarar görmeksizin sağlığı kötüye kullanabilmek demektir, der Canguilhem. Ortamın gereklilikleri değişirken ya da artarken, marj kalmadığında hastalık ve ölüm ortaya çıkar.”3
Canguilhem hayli ‘modern’ yankılanan bir yaklaşımla ‘zarar görmeksizin sağlığı kötüye kullanabilmek’ten; ‘yedekler’den, adeta bir sürece yayılmış verimliliğin önem arz ettiği bir işlem planından bahsediyor gibidir. Öte yandan sağlık verili değildir, canlının çabasının ürünüdür ve çabanın yokluğu ‘hastalık’ ya da ‘ölüm’ olarak, sağlık açısından birbirlerinden farkları olmadığı imasıyla aynı kefeye koyulur; ortamın gerekliliklerine karşılık veremeyen beden zarar görerek işlevsizleşir.
Tournier bu bahislerin altına André Gide’in “Sanat yapıtı zaman dışı bir denge, yapay bir sağlıktır” ifadesini iliştirerek, sanat yapıtının yedeklenemeyeceğini, zarar göremeyeceğini, değişim karşısındaki uyumunun mutlaklığını, ölümsüzlüğünü mü vurgulamaktadır? Ancak, ‘yapaylık’ vurgusunu atlamamak gerekebilir. ‘Sanat’-‘yapay’ sözcüklerinin İngilizcedeki art-artificial ve Almancadaki Kunst-künstlich karşılıklarındaki etimolojik bağ, sanatın kökensel ‘yapay’lığını, görünür kılarken ‘sanat’ın [art/Kunst] zaten ‘yapay’ [artificial/künstlich] olduğunu, tersten bir ifadeyle, yapay olmayanın sanat olmadığını ortaya koyar.4 Ancak ‘doğal olmayan’ olarak sanatın 18. yüzyılda ‘zanaat olmayan’, –yani yine ‘insan ürünü’ olması ile yapay olan ‘zanaat’ten farklılaşmasıyla– yapaylık daha yüksek bir zihinsel boyuta taşınır. ‘Gerçek yapısı’ yaşayabilmek için ‘görünüşe ihtiyaç duymamıza neden olacak kadar düşmanca ve karşıt’ olan şeylerin maskelenmesi olarak, yaşamın içinde kalmayı sürdüren bir ardındaki-olmayan/hastalık olmayan olarak Nietzscheyen sanat; Gide’in zaten yapay olanı (sanat), yapay olamayacak olanın (sağlık) yapaylığıyla ifade etmesinde ortaya çıkan yaşam ötesilik ve ‘zaman dışı denge’ arayışı ile yaşamın herhangi bir ‘-olmayan’ı olmaktan azat edilerek sözde özgürleşir gibidir. Tournier sanki bu özgürleşmenin gerçek bir özgürleşme olmadığını ima eder; çünkü özgürleştikçe yapaylaşır, yapaylaştıkça tüketilebilir ve yeniden üretilebilir hâle gelir; başka bir deyişle hastalıktan, ölümden uzaklaşarak yaşamdan uzaklaşır. Canlı bir ölümsüzlükten ziyade, cansızlaşmadır sanki ‘yapay sağlık’. Tournier, Gide’in ‘yapay’lık vurgusunun olanaksızlığını ve daha öte cansızlığını, sağlığın hastalığa bağımlılığında dile getirir. Sağlığın ‘hastalık’tan bağımsızlaşınca salınımını kaybetmiş bir cansızlığa dönüştüğünü ima ederek, sanatın yaşamın dehşetiyle baş etmeye devam edeceğini söyler gibidir.
Çünkü sesli ya da sessizce hastalık ile sağlık arasında salınan yaşamlarımızın canı bu salınımdadır sanki. Bu salınım vesilesiyle sağlık, hastalığın yokluğu, dileklerimizin başı (Her şeyin başı sağlık) ile sonu (Sağlık olsun!) iken, hastalık da sağlığın ‘yokluğu’dur esasında. Ve belki de bu nedenle daha ıstıraplı, ‘herhangi bir marj kalmadığında’ yeniden üretilemediğinin bilinmesiyle sancılıdır. Varlığı bilindiği için ‘yokluğu’, hiç bilinmeyenden ‘elzem’ olandır. Sanatla bağı tam da buradadır:
“yok bildiğim daha elzem
hiç olmamış bir şeyden.”5
—John Burnside, “Hearsay”
1. M. Tournier, Düşüncelerin Aynası, çev. Orçun Türkay, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2017.
2. En ünlü ağrı metaforlarından biri Nietzsche’ye aittir: “Ağrıma bir isim verdim, ona ‘köpek’ deniyor; bütün köpekler kadar sadık, oyuncu, utanmaz, eğlenceli ve akıllı.” Nietzsche’den alıntılayan: J. Bourke, Ağrının Hikâyesi – Duadan Ağrıkesicilere, çev. Ebru Kılıç, Koç Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2019, s. 66.
3. Tournier, age, s. 28.
4. Sanat [art] Latince ars ve Yunanca techne sözcüklerinden türemiş olup, 18. yüzyıl öncesinde ‘doğanın karşıtı’ olarak ve “at terbiyeciliği, şiir yazma, ayakkabıcılık, vazo ressamlığı ya da yöneticilik gibi her türlü insani beceriyi ifade etmek için” kullanılırdı (L. Shiner, Sanatın İcadı – Bir Kültür Tarihi, çev. İsmail Türkmen, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2018, s. 23). Bununla birlikte, bugün kullandığımız anlamıyla modern sanat –Shiner’ın tespitiyle– 18. yüzyıl ve sonrasında, önemini ‘insan ürünü’ ya da ‘doğa ürünü’ olup olmadığıyla değil ‘zanaat’, ‘eğlence’, ‘toplum’ ile ilişkisi açısından edinerek büyük farklılaşmalar gösterse de, tam anlamıyla insanın ‘esin ve deha’sının yaratımı hâline gelerek, Rönesans öncesindeki ‘modern -olmayan sanat’ın yalnızca ‘doğal olmayan’ olmaklığıyla edindiği yapaylıktan öteye taşınır.
5. Türkçeye Selin Siral tarafından “Rivayet” başlığıyla çevrilen John Burnside’a ait “Hearsay” şiirinin orijinali şu şekildedir: “Nothing I know matters more / Than what never happened.” Şiiri Burnside’dan aktaran: A. Phillips, Kaçırdıklarımız-Yaşanmamış Hayata Övgü, çev. Selin Siral, Metis Yayınları, 2016, s. 11.