fotoğraf: Onur Uğraş izniyle
Hastane Fotoğrafları*

Hasta olmayanlar bizi ne kadar az anlayacaklar.
—Peyami Safa, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu

Ne zamandır görüşül(e)meyen uzak/yakın akrabalarla, belirli vesilelerle bir araya gelindiği zaman ortalığa saçılan “aile albümleri”ni belki bilirsiniz belki bilmezsiniz. Aile albümü derken, bu iki kelimenin uzak çağrışımlı anlamlarının yankı bulmasını isterim modern kulaklarınızda. Fotoğraf makinesi kullanımının henüz yaygınlık kazanmadığı, mahallelerde fotoğraf makinesi sahibi ailelerin parmakla gösterildiği, akıllı telefonların ise bir hayal olarak bile ufukta belirmediği o zamanların albümleri.

Babamın işi yüzünden sık sık şehir değiştirmek zorunda kaldığımızdan, genelde bir iki şehirde kümelenmiş olan akrabalarımızla geniş zaman aralıklarıyla görüşebilirdik. İşte böyle aralıklarla bir araya gelen akrabalarımın değişmez ritüellerinden birisi –ev sahibinin gerekli gereksiz ikramlarınca tıka basa doyurulduktan sonra, ilk demlik çayın sonu ile ikinci demliğin hemen başında, bütün gece o sihirli anı beklemişcesine ortalığa çıkıveren– aile albümleri arasında kaybolmaktı.

Benim için o ana kadar neredeyse sıkıcı geçen gece, büyüklerin omuz üstlerinden kaçak bakışlarla dahil olduğum fotoğraf bakma işiyle birlikte renklenmeye başlardı. O fotoğraflarda görülen ve benim çoğunu ya hiç tanımadığım ya da üstünkörü tanıdığım insanlarla ilgili anlatılan hikâyeleri büyük bir merakla dinlerdim.

Neler yoktu ki o fotoğrafların içinde: İsmi çoktan unutulup gitmiş bir ilkokulun merdivenlerine dizilmiş, beyaz yakalı, siyah önlüklü çocuklar; silahlarını kamuflaj desenli bir ciddiyetle kavramış, karınlarını içeri çekip göğüslerini dışarı çıkartarak objektife bakan askerler; gülen, somurtan, yorgun, neşeli, kimi zaman kaygılı gelin ve damatlar; takı merasimleri, ailece gidilmiş büyük piknikler, diploma törenleri; fotoğraf stüdyolarında kimi zaman sonbahar manzarasının, kimi zaman kış manzarasının önünde yan yana dizilmiş ciddi görünümlü aileler; ev yapımı pastaların üzerindeki mumların büyük bir coşkuyla üflendiği doğum günü kutlamaları; yeni aldıkları arabalarının önünde gururla gülümseyen çekirdek aileler; meyhane masalarında çakırkeyif tebessümlerin eşlik ettiği arkadaş buluşmaları; aile içi kimi gerginlikleri açık eden söz kesme törenleri; bikinili, piknikli plaj sefaları, yabancı şehirlerin simge yapılarının önünde –neredeyse turistik bir gerekliliği yerine getirmek için– mutlulukla gülümseyen insanlar…

Belki bu çocukluk hatıraları, belki de bir ailenin iki kalın kapak arasına sıkıştırılmış görsel geçmişinde gezinmenin röntgenci hazzı, yıllar içinde aile albümlerine olan ilgimi daha da artırdı. Zamanla başkalarının aile albümlerinden topladığım/kopardığım/çoğalttığım fotoğraflarla kendi “toplama albüm”ümü oluşturmaya bile başladım. Bu ilginin peşi sıra sahaflara, eskicilere gidip tanımadığım insanların fotoğrafları arasında “eşelenmek” başlı başına bir mesaiye dönüştü benim için.

Dallanan budaklanan alt kategorileriyle birlikte (Gözü Kapalı Çıkan İnsanların Fotoğrafları, Puantiye Desenli Kıyafet Giyen İnsanların Fotoğrafları, Fotoğrafı Çekenin Gölgesinin Fotoğrafı Çekilenlerin Üzerine Düştüğü Fotoğraflar vb.) doymak bilmez bir canavara dönüşen bu toplama albüm içinde beni en çok etkileyen fotoğraflar “hastane fotoğrafları” oldu her daim.

Hastane fotoğrafları, hasta yakınlarının ziyaret ettikleri hastaların yatakları başında çektirdiği hatıra fotoğraflarıdır. Büyük çoğunluğu özel hastaneler dönemi öncesine ait olan –profesyonel– fotoğraflardır bunlar. Bu insanlar genelde orta alt sınıfa mensuptur. Hasta yatağının yanındaki sehpada bir büyük bisküvi paketi göze çarpar, bir kutu meyve suyu, belki cam bir vazo içinde solmakta olan çiçekler.

Fotoğrafın profesyonelliği onu çeken kişinin bu işi meslek olarak yapışından ileri gelir. Bugünden geriye bakınca garip gelebilir belki ama bir zamanlar hastanelerin ziyaret saatlerinde oda oda dolaşıp arzu edenlerin fotoğraflarını çeken fotoğrafçılar vardı. Bu profesyoneller ilk ne zaman ortaya çıktı, ne kadar süre var oldular, tam olarak ne zaman yok oldular –belki de dinozorların sonunu getiren şeyle aynı şeydir onların sonunu getiren de, dünyaya çarpan bir meteor– hiçbir bilgim yok. Bildiğimse şu: Çiçekler, kolonyalar ve bisküvi paketleriyle yapılan hasta ziyaretlerinin bu hayaletimsi kayıtlarına bakmak, beni adını koyamadığım bir tedirginlikle etkiledi her zaman.

Her şeyin, kelimenin en geniş anlamıyla her şeyin fotoğrafını çektiğimiz bu günlerde bu soru abesle iştigal etmek olacaktır büyük olasılıkla ama gene de sormadan edemiyorum: Bu fotoğraflar neden var? İnsanlar hasta ziyaretleri esnasında neden fotoğraf çektiriyor? Bu fotoğraflarla amaçlanan şey nedir? Hangi ihtiyaca karşılık geliyor bu fotoğraflar? Hangi yaraya merhem oluyor?

Baştan söylemekte yarar var sanırım, benim bu sorulara verilmiş eksiksiz cevaplarım yok. Acabaların, belkilerin, kimbilirlerin peşinde birlikte iz sürelim, bu fotoğraflara bakarken birlikte düşünelim istedim/istiyorum hepsi bu.

Fotoğraflar üç farklı “türü” gösteriyor: hastalar, hasta yakınları ve ziyaretçiler.

Fotoğrafın merkezinde hastalar var genelde, uzun zamandır hayatın merkezinden sürülmüş olsalar da. Belli ki hastane yatağını, beşikten mezara diye tarif edilen bu yolculuğun olağan bir evresi olarak gören insanlar bunlar. Son bir tevekkül gösterisi mi o zaman bu fotoğraflar? Hastane odasında deklanşör sesini olağanlaştıran bir tür kabulleniş, bir teslimiyet, bir boyun eğiş.

Yoksa ölüme karşı bir meydan okuma mı bu fotoğraflar? “Ben ölmedim, yaşıyorum” demenin, “Ben hâlâ varım” diye haykırmanın bir başka şekli. Hangi hâl içinde olunursa olunsun, hayattan taraf olmanın yalın direnişi mi bu sergilenen? “Ölmedik ya daha, çek ordan bakalım bi fotoğrafımızı” diyen bir heyheylenme. Ölüme karşı bir tür başkaldırı, bir dikleniş, bir horozlanma hâli.

Ziyaretçilerin kalabalık olduğu fotoğraflara dikkatle bakın. Hasta yakınları ile ziyaretçilerin yüzleri arasındaki belirgin farkları göreceksiniz.

Ziyaretçiler kısa bir süre için orada. Kolonyalarını, çiçeklerini belki bir paket bisküvilerini verdiler. “Maşallah çok iyi gördük seni”lerle başlayan sohbet, “Geçmiş olsun, sen bunu da atlatırsın”lara bağlandı çoktan. Ziyaretin fotoğrafı bile çekildi az önce. Her şey yirmi dakika içinde oldu bitti işte. Ziyaretçiler bu kısa aranın ardından hayatlarına kaldıkları yerden devam edebilirler artık.

Peki hasta yakınları? İşte o bambaşka bir hikâye. Neredeyse hasta kadar çökmüş görünürler. Üzgün, yorgun, çaresiz. Kızgınlık da okunur ama yüzlerinde, adını koymaktan çekinmeyelim. Önceleri öznesi olmayan bir kızgınlık bu: “Durup dururken nerden çıktı bu hastalık şimdi” diyen bir kızgınlık. Zaman içinde, farkına varılmaksızın da olsa hastaya yönelmesi kaçınılmaz olan bir kızgınlık. “Durup dururken neden hasta oldun ki şimdi…” Günden güne artacak olan bu kızgınlığın üzüntüyle karışık bir rahatlamaya dönüşeceği zamanlar da gelecek elbet, biraz sabır.

Ziyaretçilerin bu kısa ziyaretlerden beklediği şey ne sahi?

Hastanın, hastane yatağında geçirdiği günler sonunda erişmiş olabileceği bilgelikten nasiplenmeye çalışıyor olabilir mi bu insanlar? Ölüme bunca yakınlaşanların kelimelerinde aranan gizli bir anlam olmasın ziyaretçileri bu odalara çeken şey? O yüzden mi hastaya doğru eğilmişler, o yüzden mi kulak kabartıyorlar?

Yanlış yere mi odaklanıyorum? Belki de ziyaretçiler, hastadan bir şey duymak için değil, tam tersi, ona bir şeyler söylemek için orada. “Bak buradayız, bak hastane odasında bile olsan sevdiklerinle çevrilisin. Korkma, yalnız değilsin. Korkma, biz varız.” Eğer öyleyse, insanın dünyadaki mutlak yalnızlığına karşı girişilen bir direniş de yok mu bu fotoğraflarda? Dayanışmanın, kardeşliğin, birlikteliğin en saf hâli.

Her bir fotoğrafın hikâyesi farklı elbette ama gene de bütün fotoğrafların söylediği ortak bir şey var sanki: “Ben oradaydım.” Duvarlara yazılmış, banklara kazınmış “...... buradaydı” ibaresinin ikiz kardeşi. Orada olma durumu hasta ve ziyaretçiler için ayrı ayrı anlamlar ifade ediyor elbette. Çift taraflı bir anlam. Neresinden bakarsanız bakın ölümlü bir anlam. O zaman bir tür VARITAS olarak değerlendirilebilir mi bu fotoğraflar? Bir tür MEMENTO MORI belki.

Seyahatin görece zor olduğu zamanlar, şehir dışından gelen, karamsar bir ifadeyle söylersek, bu görüşmenin belki de son görüşme olduğunu bilen ziyaretçilerin, bu sonu bir tür sonsuzluğa çevirme gayreti de fark edilmiyor değil bazı fotoğraflarda. Muhtemel son görüşmenin ciddiyetine uygun bir hâl içinde tüm yüzler, bir sızılı yarım kalmışlık okunuyor ellerde. Bir tür “son yemek” bu, bir vedanın sahnelenişi.

Haksızlık ediyormuşum gibi olmasın ama sağlıklı olmanın gizli gururu da okunuyor sanki kimi ziyaretçilerin yüzünde. Sağlıklı insanların yüzüne çöreklenmiş o böbürlenme hâli hani. İyi ki o yatakta yatan ben değilimci bir şükür belki! Neden olmasın, insanız sonuçta.

Tüm alt anlamlarının dışında, hayata bir not düşme amacı da var bu fotoğraflarda. O gün, o hastane odasında, o hastanın yanında bulunulmuş olduğu inkâra yer bırakmayacak şekilde belgelenmiş işte. Gün gelir, konusu açılırsa “Adamcağız/kadıncağız kaç gün hastanede yattı, bizden başka giden mi oldu Allasen? Bak burda fotoğrafı da var” denecek belki, kim bilir...

Eğer öyleyse, düğünlerde, takı töreni sırasında çekilen fotoğraflarla da belirli türden bir akrabalığı yok mu bu fotoğrafların?

Yaptığım aşırı okuma belki de, “büyük bir sır” falan yok bu fotoğrafların arkasında. Hastane koridorlarında “foto, foto” diye gezen bir fotoğrafçı var olduğu için var oldu belki de bunca fotoğraf? Ne hasta ne de ziyaretçiler uzun uzadıya düşündü poz verirken. Bir alışkanlığın kim bilir kaçıncı kez tekrar edilmesinden ibaretti bütün olan biten. Yaşamın kendisiyle aynı hamurdan yapıldı o zaman tüm bu fotoğraflar da: Alışkanlık.

Çocukluk yıllarımda büyüklerin omuz üstlerinden kaçak bakışlarla dahil olduğum fotoğraf bakma işiyle birlikte renklenen akraba ziyaretlerinden bahsetmiştim. İşte o gecelerde aile albümünün son sayfasına gelinip bakılacak fotoğraf, anlatılacak hikâye kalmadığı zaman odayı kaplayan kısa süreli sessizlikten bahsetmemiştim oysa.

Sessizlik, çünkü odadakiler, sonuna gelinen aile albümüyle birlikte şunu bir kez daha fark ederdi: Gün geçtikçe yaşlanıyorlar ve kuşku yok ki ölecekler, tıpkı şimdi sadece fotoğraflarda yaşamaya devam eden diğerleri gibi.

{tüm fotoğraflar: Onur Uğraş arşivi}

* Ziyaretçi kabul edilmeyen tecrit odaları, ne yaşandığı bilinemeyen yoğun bakım üniteleri, moral destekten yoksun, bir başına mücadele veren hastalar, tecrit altında tedavi gören yakınlarına hastane bahçelerinde uzaktan el sallayan, ufak kartonlara yazdıkları notlarla onlara destek olmaya çalışan hasta yakınları… 2020 pandemi süreciyle birlikte bu fotoğraf yığınına bakışımda ciddi bir değişiklik olduğunu itiraf etmem gerek. Bu seneye kadar üzerimde belirli türden bir karamsarlık yaratan bu fotoğraflar bu sene ve devamında yaşananlarla birlikte ufak çaplı bir “mutluluk” verdi bana. Bu fotoğraflarda –her şeye rağmen– yaşanan birlik beraberlik hâli, birbirine dokunan o eller, hastanın etrafını çevirmiş o kalabalık, o toplaşma çok gerekli, çok “insani” göründü bana; söylemeden edemedim.

aile, fotoğraf, hastalık, hastane, ölüm, Onur Uğraş, sessizlik