Çağdaş şehirler rüyalarımızla/rüyalarla yarışan birer ütopya mı yoksa somutlaştırılmış birer kâbus mu? Mimarlık dünyası ütopya hayallerine kavuştu mu yoksa bu yolda/uğurda mevcut durumumuzu daha da mı kötüleştirdi?
Geçmişten günümüze sanatçıların, mimarların, tasarımcıların, tarihçilerin ve filozofların ütopya kavramları sanat ve mimarlık dünyasına hâkim olarak ütopik söylemlerin çeşitli biçimlerde şekillenmesine katkıda bulundu. Ütopik söylemler, eski düşünürlerin ışığında yeni bakış açılarıyla bugün gelişmeye devam ediyor.
Ütopya kavramının mimaride kullanımını çekici kılan en önemli özelliğinin, çağdaş uygarlığı –bu uygarlık ve kültürün ne olduğu fark etmeksizin– eleştirebilme yeteneği olduğu söylenebilir. Bu yetenek önerilen fikre hizmet edecek şekilde uyarlanıyor. Ütopya, modern toplum hakkında argümanlar oluşturmak; toplumu mevcut durumunun ötesine taşımak; kitlelerin öneriyi getirenin bakış açısından, mevcut durumlarının ve bununla birlikte içinde olmaları gereken durumun farkına varmalarını sağlamak için yararlı bir araçtır!
Pek çok mimarlık kuramcısının ve tarihçisinin olgun bir modernizm eleştirisi geliştirdiği iyi biliniyor, fakat modernist mimari eleştirileri ütopik bir önerme de sundu mu?
Bu modernist tezleri anlamak için doğdukları genel bağlamı, ünlü problemin ortaya çıktığı yeri, yani insan ve makineleşme arasındaki ilişkiyle mekanik medeniyetimizi insanileştirme girişimini ticarileştirmeye ek olarak mimarlığın kapitalizmin yörüngesinde ve tüketim toplumu kültürünün etrafında dönen bir ürüne dönüşümünü de anlamalıyız. Üstün planlama ve üniter kentleşme fikirleri ve diğerleri, kentleşmedeki faydacılığa bir yanıtı temsil eder. Yapılı çevrenin bütünlüğünü ve bolluğunu gösterme çabalarıyla, kentlerin benzerliği ve tekrarı da dahil olmak üzere, yetkililer tarafından dayatılan kısıtlamalarla çeşitli tasarımlar şekillendi.
Homojenlik
Üstün planlama ve sivil birleşmenin nedenlerinden biri de hiç şüphesiz homojenlik kavramıdır, çünkü numaralandırılabilen, onları homojenliğe zorlayan ve daha sonra kontrol eden gruplar oluşturmak mümkündür. James Scott, modern devletin temellerinden biri olarak kabul edilen özelliklerden biri olan kalkınma planlaması ve toplumun günlük ve ayrıntılı yönetimi yani sosyal mühendislik projelerini anlatır. Scott, eski imparatorlukların günümüz ülkeleri gibi insanların yaşama biçimlerini birleştirmekle ilgilenmediğini ve bu politikanın devletin geleceğinin belirlendiği kader meselesi olmadığını söyler. Kitabının başında devletin toplumu “okunaklı” hâle getirmeye çalıştığını ve bu yolda farklı bir tür sosyal ve kentsel baskı uyguladığını belirtir. Burada başka bir şey daha görebiliriz. “Devletin ve modern mimarların hayalleri neden aynı noktada kesişti?” sorusuna bir gerekçe veya tamamlayıcı bir yanıt.
Lenin ile Hindistan’daki Çandigar kenti gibi Asya’daki tüm şehirlerin tasarımını sıfırdan denetleyen İsviçreli-Fransız mimar Le Corbusier arasındaki karşılaştırmada, dünyanın birçok mimar ve planlamacısından etkilenilmiş ve bu isimlerin deneyimlerinin aktarılmış olduğu görülmektedir. James Scott ikisinin de pürüzsüz ve yıkıcı berraklığa inandığını ve aralarında inkâr edilemeyecek bir benzerlik olduğunu fark etti.
Yukarıdan gelen tasarımları uygulamaya hazır bir diktatörlük devletinin felaket doğuran bir planlamanın koşulu olduğu doğrudur, ancak bunun tersi de kabul edilebilir ve gereklidir. Modern planlama, bu diktatörlüğün acil bir ihtiyaç olarak görülmesine yardımcı oldu ve “modern üretim, teknik olarak gerekli diktatörlüğü kurmak için bir temel sağladı.”*
Modernist kalkınma teorileri, emperyalist ülkelerin planlama politikaları gibi konuların değerlerini, isteklerini ve etkinliğini kasıtlı olarak görmezden geliyor. James Scott’a göre tüm afet planlama projelerinde ortak dört unsur vardır: İlk unsur doğanın ve toplumun idari düzenlemesi; ikincisi bilimin insan hayatının her yönünü iyileştirme yeteneğine güvenen hipermodern bir ideolojinin varlığı; üçüncüsü istekli ve muktedir olan otoriter bir devlet ile bu modernist tasarımları zemine uygulamak için zorlayıcı güç kullanmak; dördüncü ve sonuncu unsur ise bu planlara direnme yeteneğinden yoksun zayıf bir sivil toplumdur.
Yazara göre, dördüncü unsur üçüncüyle yakından ilgilidir. Şimdi genelgeçer planlama örneklerinden birine bakalım ve resim biraz daha netleştikten sonra bu noktayı tartışmak için geri dönelim.
Ütopya #1
Le Corbusier’nin “Işıldayan Şehir”i [Radiant City] ütopik kent anlayışını temsil ediyordu. 1920’lerde tasarlanan bu şehir, sadece daha “rasyonel” şehirler yaratmakla kalmayacak, aynı zamanda mimarın bakış açısına göre radikal bir sosyal reforma yol açacaktı. Şehrin tasarımı bir bütün olarak birlikte çalışan organize parçalardan oluşan insan vücudunun düzen ve işlevlerinden esinlenmişti. Bu çeşitli planların arkasındaki temel strateji, dikey bir yapı oluşturmak ve insanların kullanımı için paylaşılan çok sayıda açık alan bırakmaktı. Geriye kalan zemin alan/yatay alanlar trafik şeritleri ve gür yeşillikli peyzaj alanları olacaktır. Yayalar, bisikletliler, sürücüler ve toplu taşıma kullanıcıları için ayrılmış yollar farklı rakımlarda konumlandırılmıştı.
Plana göre şehirdeki her şey aynı ve birleşmiş olacaktı. Merkezdeki ticaret bölgesi ayrı yeraltı tünelleri ile ayrı konut ve ticaret alanlarına bağlanacak; prefabrik konut kulelerinin kendi çamaşırhaneleri olan dikey köyleri, anaokulları ve çatı oyun alanları bulunacak; ortak alanların manzarasına sahip daire sakinleri endüstriyel alanların yanı sıra huzur ve sessizliğin tadını çıkaracaktı.
Kulaklarda yankılanan bu sözler, havada uçuşan vaatler ve reklamlar, temizlik ve insan konforu niteliklerinin birçoğundan yoksun olan Avrupa kentsel çevrelerinde acı çeken işçilerin ve orta sınıfın umutlarını besliyor gibi görünüyor. Bu propaganda yapıldı ve istenen sonuçlara ulaşıldı mı?
Ütopya #2
Geniş yeşil alanlar, kamusal alanlar, yaya yollarının arabalardan ayrılması, sakin ve güven verici bir yaşam sağlamak için konut alanlarının oluşturulması ve bunların ticari ve endüstriyel alanlardan ayrılması, yıl boyunca kesintisiz güneş ışığı alan evler, çok güneş ışığı! Bijlmer kompleksine hoş geldiniz! Bunlar Hollanda’da geçen yüzyılın 70’li yıllarının sonlarında, modernist mimari ve şehir planlama ilkelerine göre inşa edilen konut kompleksinin özellikleriydi; yani “burada modernizm ve modernite belirli bir süre için değil, fikirleri ve mimari tarzları ifade eder.” Peki hikâye nasıl başladı?
Bu dönemin en önde gelen mimarlarından bir grup, Yunanistan’da CIAM konferansında bir araya gelip kentin tıkanıklık ve kirlilik sorunları ile kaos hâlini gündeme getirerek kent işlevlerinin konut, iş, eğlence ve trafik için farklı alanlara ayrılmasını önerdi…
Mimarlar, en önemlisi modernist mimarinin öncülerinden Le Corbusier, yaşam alanlarının yüksek apartmanlarda olmasını, böylece zemin katın eğlence ve ortak eylemlere açık olmasını planladı; yani fikir “gökyüzünde yaşamak, yerde oynamak”tı. Taşıt yollarını bile farklı yüksekliklere yerleştirerek yaya yollarından ayırmayı düşündü. Mimarlar eski Avrupa şehirlerinin dolambaçlı ve kirli yerlerinin aksine bu yeni şehrin doğrusal, açık ve temiz olacağını, her şeyin yerinde olacağını açıkladı.
Bu tezi okuduğunuzda, açıklanan niyetin iyi olduğunu ve ilk bakışta biraz mantıklı olabileceğini göreceksiniz! Gerçekten de hükümetler bu planları sevdi, çünkü yüksek katlı binalar alçak evlere kıyasla daha az yer kaplayacak ve betonla inşa yöntemi önceki inşaat yöntemlerinden çok daha ucuz olduğu için büyük miktarda para tasarrufu sağlayacaktı. Hollanda bu planlar konusunda hevesliydi. Bijlmer’ın Amsterdam dışında inşa edilmesi planlandı ve birçok birimin tamamlanmasının ardından sorunlar çıkmaya başladı.
Bijlmer’ı Amsterdam’a bağlaması planlanan metro hattının açılması için geç kalınmıştı ve ikiliyi birbirine basit toprak bir yol bağlıyordu. Birbirinin aynı yapılardan oluşan kompleksin bir şehir merkezinin ve tesislerinin olmaması kafa karışıklığına yol açıyordu. Sezgisel olarak yön bulmak mümkün olmadığı gibi yol soracak birini bulmak da zordu, çünkü kelimenin tam anlamıyla bir yokluğun ortasındaydınız. Diğer sorun ise tasarımcıların bir alışveriş alanı planlamasına rağmen kimsenin planlanan alanda mağaza açmaması ve yakınlarda alışveriş yapılabilecek bir yer bulunmaması, bu izolasyon nedeniyle de müşterilerin polimer üniteleri satın almak için başvurmaktan çekinmesiydi. Sorunlara rağmen ünitelerin inşaatı devam etti; 13.000 konut içerecek şekilde gökyüzüne yükseldiler ve çoğu tamamen boş! 13.000 konut birimini, yüzlerce asansörü, uzun koridorları, boş otoparkları, her yerde hayaletlerin yaşadığı dehşet uyandıran bir sahneyi birlikte hayal edelim. O hâlde çözüm nedir?
Neyse ki o dönemde Surinam’dan ve başka yerlerden birçok göçmen Hollanda’ya geldi ve elbette hükümetin tüm bu on binlerce yeni Hollanda vatandaşını boş birimlerde barındırması hükümet için altın bir fırsattı. Hollandalılar bu birimlerden uzaklaştırıldı ve Bijlmer kompleksi, tam anlamıyla sığınağı olmayanlar için ve ırkçılık veya sınıf ayrımına maruz kalan, toplumda hor görülen herkes için bir sığınak hâline geldi. Böylesi bir toplumda uyuşturucu kaçakçılığı ve benzeri suçların ortaya çıkması kolaydır. Bu yüzden Bijlmer, “Hollanda kanalizasyonları” olarak anılana kadar Hollandalıların yabancılaştığı bir yer hâline geldi! Nitekim o bölgedeki suç oranı Hollanda’dakinin on katı arttı ve ardından Hollanda, bölgeyi tekrar ılımlı bir bölgeye dönüştürmek için bu binaların çoğunu yıkması gerektiğine karar verdi. Bunun nasılını ve koşullarını düşünürken kayıp uçaklardan birinin düştüğü korkunç bir olay meydana geldi. Kaza binalardan birinde 40’tan fazla can kaybına neden oldu! Bu, birçok konut biriminin neredeyse tamamen yıkılması ve bunların yerine bir ila beş katlı binaların inşa edilmesi, restore edilen konutların ve ticari alanların birleşmesi ve araç yollarının yeniden yayalar seviyesine indirilmesi için bir başlangıç noktasıydı. Bijlmer tek örnek değil, Pruitt–Igoe gibi daha iyi bilinen örnekler ve Avrupa ülkelerinin şu andan itibaren geri adım atmaya başladığı diğer bu tür fikirler var, ancak bazı gelişmekte olan ülkeler hâlâ bu fikre bağlı kalıyor ve hatta fikrin kullanım alanını genişletmeye çalışıyor!
* James C. Scott, Seeing Like a State, Yale University Press, 1998, s. 161.