Düz Akmıyor
Birbiriyle bağdaşmayan ve alakalı olmayan tonlarca şey benim kafamda lineer akıyordu.
Tüm bunların benimle belki ilgisi var, belki de hiç yok. Belki ben defterimi düşürdüm, sen buldun. Ama bunları kimin yazdığına dair bir fikrin yok. Ya da gerçek olup olmadıklarına. Ben de beni sadece senin tanıdığın kadar tanıyorum.
***
Kasabanın En Kafası Karışık Kızı
Tekrar Bukowski okumaya başlamak benim için yemek yemek, koşmak ya da yüzmek gibiydi. Ki yüzmeyi bilmiyorum ve öğrenmek için de herhangi bir zaman diliminde saçma bir çabaya girebileceğimi düşünmüyorum. Ancak diğerleri üzerinden gidecek olursam; yemek yemediğinizde yemiyorsunuz, yani o eylemi yapmıyorsunuz ama yapılması gerektiğinde kendiliğinden oluyor işte. Önce yavaş yavaş, alıştıkça seri bir şekilde.
İki senedir ne bir şiirini ne de bir kitabını okumuştum. Kendime –biraz da yaşadığım bazı şeyler yüzünden– altını pek de dolduramadığım feminist bir rol biçmeye çalışıyordum. Ataerkil merkezde ilerleyen, erkeklerin yüceltildiği, içinde bolca meni ve salt seks barındıran her şeye nefret kusuyordum. Erkeklerin kadınları hâlâ metalaştırdığı bir toplumda ne daha iyiye gidebilirdi ki?
Yaşım ilerledikçe ve kadın erkek eşitliği üzerine yazılanları okumaktan ziyade insanları tanıdıkça gördüm ki olay cinsiyet rolleri, penis “üstünlüğü”, fiziksel güç veya dünyanın ataerkil prensipler üzerine şekillenmiş olması değildi. Bazı feministler de tıpkı patriarkayı sorgulamaksızın yücelten erkekler gibi doğurganlığı, matriarkal düzeni, kadının toplumdaki önemini vahşice savunuyordu. Birini alıp ötekine vurabilirdiniz. Çünkü ne toplamadan avlanmanın bir anlamı vardı, ne de avlanmadan toplamanın.
Tüm bunlar sonuca asla tam anlamıyla varamayacağımız bir çatışmadan ibaretti. Herkes kendisinin haklı olduğunu kanıtlamak üzere tonla okuma yapıyor, savaşacağı cephe için bir altyapı oluşturmaya çalışıyordu. Hiç kazananı olmayacak bir savaş için silah kuşanmak dünyanın en aptalca şeylerinden biri oysaki bence.
Asla düzelmeyecek bu sorunun kaynağı insanın kendisiydi. Sorun insandaydı. Bir şeyler için sürekli savaşmak istemesinde. Cinsiyet de insan boktanlığını sadece kendi içinde kategorize ediyordu. Düzeltilebilecek bir durum yoktu. Tıpkı bu kavganın hiçbir zaman hiçbir sonunun olamayacağı gibi.
Bu yüzden her şeyin tam ortasında durmaya karar verdim. Haklı bir taraf olabileceğine dair bir inancım yoktu. Olabilecek gibi de görünmüyordu. Ben de bunu kabullendim.
Boşverip bir kitapçıya girdim, bende olmadığından emin olduğum bir Bukowski aldım ve eve geldim. Eninde sonunda başlayacağımı biliyordum, sadece bir şeyler yapmak için bazı “an”lara ihtiyacım vardı.
Kitabı alıp yatağın arkasındaki boş çamaşır sepetine koydum. Gelip gittikçe bakıyordum ama elim bir türlü alıp okumaya varmıyordu. Bekle, dedim o zaman kendime. Başlamak istediğim zaman öyle ya da böyle gelecekti.
Sabah altıma yapmak üzereydim ve tuvalete elimde bir şeyle girmek istedim. Şimdi, dedim içimden. Kitabı alıp tuvalete gittim. Çişim çok geldiğinde yapmakta korkunç zorlanıyordum. Kitabı açtım; tadını bildiğim, sevdiğim, çoktandır yemediğim bir yemek gibiydi. Önce çok içine giremedim. Ama en azından çişimi yapabilmiştim. Okumaya başladım. Hissedemiyordum. İlk okuduğumdaki hazzı vermiyordu bir türlü. O gülümsemeye, kendimden bir şeyler bulduğum hissine varamıyordum. Okumaya devam ettim. Yatağa uzandım, mutfağa gittim, balkona çıktım. O satırlara gelmeyi bekledim. Beni gülümsetecek olanlara. Yazın yazlığa gidildiğinde ilk gün batımını görmek ya da çok uzun süre sonra gece dışarı çıkmanın keyfine varmak gibi. Henüz yüzüncü sayfaya gelmemiştim ki “o” paragrafı buldum: “Kapitalist toplumda, kaybedenler kazananların kölesidir ve kaybedenlerin sayısı kazananlardan fazla olmalıdır. Ben ne mi düşünüyordum? Politikanın bir çözüm getirmeyeceğini ve şansımızın dönmesi için yeterli zamanımız olmadığını.” Dudaklarım bu sefer yukarı kıvrıldı. Şimdi içindeydim işte. Uzun süredir uğramadığım bir yerde.
***
Hiçbir Şey
Sonbahar.
Promosyon olarak verilen diş fırçası diş etlerimi hunharca kanattı ama buna rağmen sabah dişlerimi iki kez fırçaladım. Annem işe gitmişti, canım sıkkındı, sonbahar geliyordu, hayatıma bir yön verilmesi gerekiyordu, üç gündür kabızdım. Bütün bu boktan şeylerin vermiş olduğu ne yapacağını bilememe hissiyle sigara içmiştim ve ağzımda bıraktığı tada hiçbir zaman dayanamadığım için dişlerimi iki kez fırçaladım.
Mutfağın perdesini tamamen kenara çekip pencereyi sonuna kadar açtım. Sonra hava hâlâ sıcak olduğu için şükrederek, gidip karşıdaki inşaattan gelen korkunç sese rağmen salonun camlarını da araladım. Annemin sigara içtiğimi anlamasını istemiyordum çünkü. Bir de evin kokmasını. Anlasa da bir şey olmazdı zaten.
Başka bir eve taşınıyorduk. Çıkacağımız ev işgal hâlinde görünüyordu. Çöp poşetleri, koliler, ayrılmış eşyalar, paketlenip sarılmış tabaklar, yerde askılar ve giysiler. Tüm bu dağınıklıkta düşmeden hareket etmek zordu. Bu keşmekeşe dayanmak da zordu.
Bir süredir yalnız yaşamak hakkında düşünüyordum. Taşınılacak eve veya bambaşka bir eve kendim çıkıyor olsaydım acaba nasıl olurdu? Bu kadar gerilip strese girer miydim, yerleşirken çok mu zorlanırdım yoksa ilk kez taşınıyor olduğum için heyecanlı ve mutlu mu olurdum? Aklımda çok fazla soru vardı. Yaşama alışkanlıklarını kendime göre oluşturmaya dair mesela. Yalnız kahvaltı etmek, bazen hiç kahvaltı etmemek, yalnız markete gitmek, salonda uyumak, gece balkona sesim duyulur mu endişesi olmadan çıkmak, uyanınca tuvalete girip sifonu özgürce çekmek, istediğim kadar tuvalette kalmak, istediğim saatte eve dönmek, eve canım istediğinde arkadaşlarımı çağırmak ve daha tonlarca şey… Tüm bunları düşünmemin sebebi o ara çok fazla insanla bireyselleşmek üstüne konuşmam mıydı, yoksa gerçekten yalnız kalmaya ihtiyacım mı vardı bilmiyordum.
Vaktim olunca yaparım dediğim tonlarca şeyi bir türlü yapmıyordum. Sebebini anlayamıyordum. Vaktim vardı, yapılacak şeyler de önümde öylece duruyordu. Sadece içimden gelmiyordu işte. Oturup hayatımı sorgulamak, harekete geçmekten daha kolaydı. Üzüntümün geçmesini pencere kenarında oturup beklemek. Kendimi kandırıyordum. Bahaneler üretip haklı çıkmaya çalışıyordum. Kendimi suçlu hissetmemek için. Zaten bir süredir her şey o ilk parıltısını kaybetmiş gibiydi. Araya pandemi girmişti. Hayatımdan çalınan neredeyse bir buçuk seneydi bu benim için. Suçun bir kısmı da ona atılabilirdi. Birileriyle konuştuğumda, bir yerlere her gittiğimde bir şekilde kendimi rahatsız ve güvensiz hissederken buluyordum. Zordu. Özgüvenimi, kendime olan bir parça inancımı da kaybetmiş gibiydim. Bazı süreçlerin herkes için zor olduğunu biliyordum, tahmin edebiliyordum. Bu sürenin benim için kısa olmasını diliyordum. İsteksizliklerimden kurtulmayı, hayata yeniden karışabilmeyi, kendimi rahat ve iyi hissedebilmeyi…
Kış.
Bu ağlamalarımı çoğaltan, birileri mi yoksa benim dengesizliğim mi?
Yazıp yazmadığından emin olmadığım bir kalem alıp mutfağa geldim. Kalemin de benim gibi kararsız olduğunu fark ettim. Bir yazıyor, bir yazmıyordu.
Dışarısı çok soğuktu, hafta sonundan kalan karlar kaldırımlarda donmuştu. Havanın keskin soğuğu dışarı çıktığınız an yüzünüze vuruyordu. Güneşin donuk olduğu, ısıtmadığı, sadece arada kendini gösterdiği bir gündü.
Reglim o ay üç hafta gecikmişti. Sanırım geceden beri ağlayıp durmam bu yüzdendi. İçimde sebebini bilmediğim ama iştahımı kaçıran, beni isteksizleştiren bir sıkıntı vardı. Tatlı yiyesim bile yoktu. Canım dahi istemiyordu. Zaten ağrım da acı verici hâle gelmiş, midemi bulandırıyordu.
Mutfak camından dışarı baktım. Porsuk donmuştu, arabalar hâlâ değişmek bilmeyen kırmızı trafik lambasını bekliyordu. Dışarıda akşamın son ışığı vardı. Sokak lambaları çoktan yanmış, ayın çıkmasına hazırlanmışlardı. Işığı açmadım. Sanırım üzüntümü ve bu saçma kış melankolisini körüklemek için.
Ocağın üçüncü cumasıydı. Boktan bir gün geçirmiştim. Evde ağrıdan kıvranıp ağlayarak ve hiçbir şey yiyemeden. Ama daha iyi günlerin olabilmesi için arada böyle günlerin de yaşanması gerektiğini kabullenmeliydim. Kabulleniyordum. Ama keşke şu regl dönemi bir de şişkinlik yapmıyor olsaydı. En azından.
Hep.
Sorunun “ben” olduğumu söylüyorlar. Bu büyük ihtimalle doğru. Çünkü hiçbir şey bana bir türlü iyi gelemiyor. Uzun vadede bile. Terapi, ilaçlar, alkol, insanlar. Anlatılanlara göre, doğduğumdan beri böyleyim. Hiç susmayan bir bebek. Bir noktada yastıkla boğmak isteyebileceğiniz türden. Hatırladığım kısımlara gelecek olursak, tek bildiğim, bir çocuğa göre çok yalnız ve oldukça üzgün olduğum.
Saatlerce tuvalette oturup, oradan çıktığımda başka bir evrende olacağımı hayal ederdim. Bana göre “normal” bir evde, ailede, evrende. Anne babanın birlikte ve çocuğun yanında olduğu, kalan aile bireylerinin ise sürekli hasta ve huzursuz değil de gerçekten mutlu ve hayatı sevdiği, benim tuhaf ve huysuz olmadığım, bir sürü arkadaşımın olduğu, oyunlar oynadığımız bir yerde. Mutlu ve normal bir çocuk nasıl olursa öyle olabileceğim bir evrende.
Bazen kendi etrafımda dönüyordum. Anneannemin odasında. Herkes içeride yemek hazırlar veya temizlik yaparken. Başım dönüp düşene kadar. Bunun da hayatımda bir şeyleri yoluna sokacağına dair garip bir inancım vardı.
Kendime kurduğum oyunlar hayatımda maalesef hiçbir şeyi değiştiremedi. Artık kendime oyunlar oynayamıyorum ve yarım uyku ilacı alıp yattığımda sadece ertesi günün bugünden kötü olmamasını diliyorum.
Şimdi kendime bir oyun kurmuyorum ya da “-mış” gibi yapamıyorum. Bazı şeyleri kabullenmek zorunda olduğum bir yaşa geldim. Çoğu hatamın en büyük sorumlusu kabul ettiğim, klişe bir sorunum var: babam.
Küçükken babamın beni niye hiç sevemediğini anlamak için çabalıyordum. Benimle ya çok mesafeliydi ya da hiç konuşmuyordu. Ben bir şey söylediğimde ise hemen sinirlenip bağırıyordu. Onunla yalnız kalmamak için özen gösteriyor, evde olduğu zamanlarda varlığından çok rahatsız oluyordum. Benim için hiç tanımadığım, eve çok az gelen, sinirli ve benden hiç hoşlanmayan bir yetişkindi.
Eve az geliyordu. Haftanın neredeyse tamamında hiç yoktu. Geldiği zamanlarda da sınıfımdaki çocukların anlattığı babalara benzer bir hâli yoktu.
Annemin onunla konuştuğunu duyuyordum. Benimle biraz ilgilenmesini, oynamasını söylüyordu. En azından gelip ne yaptığıma bir bakabilirdi. Bale kursuna gidiyordum. Nasıl gittiğini sorabilirdi. Aksi takdirde bir daha aramızda ya bir bağ kurulamayacaktı ya da bağımız çok zayıf olacaktı. Babam susuyordu, hiç cevap vermiyordu. Bu onun için bir sorun değildi. Mutfakta durup hiç konuşmamak, sigarasını söndürüp camı kapattıktan sonra evden gitmek yapabildiği tek şeydi. Ya da ben her ne kadar o zaman anlayamamış olsam da onun cevabı buydu işte.
Önce beni sevmemesinin nedeninin okuldaki çocuklarınkiyle aynı olduğunu düşündüm. Biraz korkutucu bir çocuktum ve hep mutsuz görünüyordum. Benimle oynamak istememeleri pek şaşılacak bir durum değildi. Cevaplarım yetişkinlerinkilere benziyor ve gülümsemiyordum. Çocuklar gibi koşmuyor, eğlenmiyor, ip atlamıyordum. İçimden gelmiyordu. Okul zaten tam bir işkenceydi. Derslerim de ortalamaydı. Hiçbir şeyde “en” iyi değildim. Yollandığım kurslar da buna dahildi tabii ki.
Sebeplerin aşağı yukarı ya bunlardan biri ya da tamamı olduğunu düşünüyordum.
Annemi de pek seviyor gibi görünmüyordu. Ama en azından onunla konuşuyor, kavga ediyor, ara sıra sarılıyordu. Belki küçük, sessiz ve suratsız olduğum için beni çok büyük olan evimizde fark etmiyordu. Eve gelmeyi tamamen bıraktığında ise beni büyüdükten sonra seveceğini düşünmeye başladım.
Bir süre sonra yaşanan bazı olaylar olayları kovaladı ve annemle tekrar bir araya geldiler. Böylece o da bizimle yaşamaya başladı.
Biraz daha büyüdüğümü ve daha “normal” olduğumu düşünüyordum. Çünkü artık çoğunlukla evde bulunduğu için benimle konuşmaya başlamıştı. Arada dışarıya bile çıkıyorduk. Zaten artık ilgilenilip oyun oynanacak yaşı da geçmiştim.
Hâlâ çok az konuştuğu için annemin de ittirmeleriyle konuşmayı gerektirmeyen bir etkinlik yapmaya başladık. Sinemaya gidiyor veya evde film izliyorduk. Kendimi onun yanında rahat hissedemesem de beni sevmesini istiyordum. Film seçimlerini ona bırakıyor, o konuşmadıkça konuşmuyordum.
Sonraları biraz daha fazla konuşmaya başladı. Bu beni çok şaşırttı, çünkü bana benim hakkımda bazı sorular da soruyordu. Yaptığımız şeylere bakacak olursak başka çocukların babalarına gittikçe biraz daha benziyor gibiydi. Bu benim de “normalleşmeye” başladığımı mı gösteriyordu?
Bir süre sonra her şey rayına oturdu. Beraber gerçekten bir şeyler yapmaya başladık. Beni okuldan almaya bile geliyordu. Sınıftakilerle hakkında konuşabileceğim bir babam vardı. Bana yeni müzikler dinletiyor, sevdiği grupları anlatıyor, güzel filmler izletiyordu. Oğlanlar hakkında tavsiyeler veriyordu. En önemlisi beni görüyor ve benimle artık gerçekten konuşuyordu. Tüm bunlar beni çok mutlu etti. Aile hayatı güzeldi, bir babam ve annem vardı. Görünürde büyük hiçbir sorun yoktu. Normal bir aile olmuştuk. Ben de normal olabilirdim. Sonunda.
Liseye yeni başladığım yıl bir öğleden sonra eve geldim. Dışarıdan hiçbir sıkıntı yok gibi görünüyordu. Sadece havada asılı tatsız bir his vardı. Küçükken hissettiğim o his.
Annem de babam da evdeydi. Konuşmuyorlardı. İkisi de mutsuz görünüyordu. Babamın bir şey yaptığını anladım. Tabii ki iyi giden her şeyi mahvetmek zorundaydı. Tabii ki yine bir hata yapması gerekiyordu.
Ertesi gün babam eşyalarını toplayıp evden gitti.
Hiç üzülmedim. Aksine benim üstümden de bir yük kalktı. Çünkü son zamanlarda işler yine iyi gitmemeye başlamış ve istikrarsızlaşmıştı. Tüm o iyi günler bitmişti. Evde zaten saatli bir bombayla yaşar hâle gelmiştik.
Bundan sonra bir süre benim için çabaladı. Daha doğrusu çabalar gibi yaptı. Kısa süreliğine de olsa bu ilişkiye bir emek vermiştik, gitse de beni sık sık görmeye gelecek, her gün arayacaktı. İnanmadım. Ama kısa bir süre bunu gerçekten sürdürebildi. Demek ki hâlâ normal biriydim ve beni sevebilmişti. Uğraşmaya değer biriydim.
Bir sene sonra bir akşam bana hiçbir şey söylemeden evlendiğini öğrendim. Onunla olan ilişkimde son yıkımım, son hayal kırıklığımdı bu. Önce inanamadım. Söylememesi için bir sebep yoktu. Ya da ona göre vardı.
Evlendiği kadın hamileydi. Bu çocuğu gerçekten istiyordu. Benimleyken yaptığı hataları yapmadan, sıfırdan iyi bir baba olmak, bir çocuk yetiştirmek istiyordu.
Uzun süre hiçbir aramasına cevap vermedim. Beni görmeye geldi. Bağırdım, ağladım, defolup gitmesini söyledim. O da ağladı. Gitmedi. Ama ne özür diledi ne de bir kez olsun beni sevdiğini söyledi.
Sevilmesi kolay biri değilim, biliyorum. Ama bir baba hayatı boyunca kızına bir kez bile onu sevdiğini niye asla söylemez anlayamıyorum. O gün farkına vardım ki ben “normal” değildim. Ne kadar çabalarsam çabalayayım bende “hatalı” bir şeyler vardı.
Babam beni belki bunlar yüzünden, belki de gerçekten yapamadığı için sevememişti. Belki annem de her geçen gün zorlanıyordu. Bazen söylediğine göre gerçekten olacak gibi değildim.
Büyürken insanlardan beni kabullenip sevmelerini bekledim. Onlara hiç oynayamayacakları roller yazdım, kendimi mutsuz ettim durdum. Çok sorguladım, yeri geldi bıktırdım. Kendimi sevdirmek için o kadar uğraştım ve ödün verdim ki “ben” kalmadım geriye.
Şimdi, daha yolun yarısında bile değilken, belki bir de kendim deneyebilirim “ben”i sevmeyi. Bakalım anlattıkları kadar zor muymuş…