İşe Yarar Bir Filmin Pencere Kenarı

İşe Yarar Bir Şey (2017), bulunduğunuz dört duvarı genişleten ve ‘bildiğimiz şeylerin taşında bizi yalınayak bırakan’ incelikli bir anlatı. Pelin Esmer’in yönetmenliğini yaptığı filmin senaryosunda Barış Bıçakçı’nın da parmağı var. Filmin bir kuş uçuşu ile bir kuş ölümü arasında1 gezinen hikâyesi, genel hatlarıyla yaşamını sonlandırmak isteyen fakat felçli olduğu için bunu gerçekleştiremeyen Yavuz, cellatlığı gönülsüzce kabul eden hemşire Canan ve yolda Canan’ın hikâyesine dahil olan şair Leyla arasında geçiyor. Çerçevesi büyük ölçüde bir tren yolculuğu etrafında çizilen film, daha geniş bir hacimde izi sürülebilecek çağrışımlarla ve fragmanlarla yüklü bir bütün sunuyor. Bütünün aralıklarında filizlenen bu yazı ise filmin ardında bıraktığı kırıntıları toplayarak ve içinde barındırdığı fragmanlara tutunarak kendi yolunu açmaya çalışıyor.

Filmde karakterlerin varlığını ortaya koyma biçimi, mekânla doğrudan ilişkili olarak kendini sürdürüyor. Bu anlamda filmin çoğunlukla içinde geçtiği trenin de filmin baş karakterlerinden biri olduğunu söylemek yanlış olmaz sanıyorum. Hikâyeye Leyla’nın perspektifinden dahil oluyoruz. Tren hikâyenin mekânsal omurgasını oluşturuyor ve Leyla’nın yolculuğuna zemin sunuyor. Yemekli, yataklı, kuşetli vagonlar, dar koridorlar ile dışarıyla bağını koparmayan geniş pencerelerden sızan görüntülerin akışı, filmin şiirsel atmosferini destekliyor. Farklı araçlarla ve katmanlarla devam eden yolculuk teması zaman, mekân ve hikâyenin iç içe ve sarmal bir biçimde ilerlemesini sağlıyor.

Trenin koridorunda, Leyla,
İşe Yarar Bir Şey, yön. Pelin Esmer, 2017, kaynak: IMDb

Mekân deneyimini kuran her öğe, kaynağını yol ve yolcu birlikteliğinden alıyor. Yol, kendi içinde katmanlaşarak yolculuğu çoğaltmayı, içselleştirmeyi, dışa bakarak içe dönmeyi vaat ediyor. Pencereden aralanan her istasyonda, her manzarada, mezarlıkta, duvarda bakışının karşılaştığı her yeni imge şairin içsel mekânı tarafından çerçeveleniyor. Böylece fiziksel olarak mekânın gerçekleştirdiği yolculuğu, aşamalı olarak yolcu, yani Leyla inşa ediyor. Tren, seyrettiği yolda karşılaştıklarına bazen uzaktan, bazen de olabildiğince yakından bakıyor. Bu anlarda pencereye vuran yansımalarda sınırlar iyice bulanıklaşıyor: Bir evin içinde sofraya eşlik eden kahkahalar, bir balkondaki ufak diyaloglar, penceresinden eğilmiş sigara içen bir gölge ve tüm bunları izleyen Leyla’nın silueti tek bir yüzeyden okunabiliyor. Sınır kavramına dair birbirini var eden tüm karşıt tanımların yansımalar içinde çözünüp bir bütün hâline gelmesi, karakterin iç ve dış dünyası arasındaki gerilimi de gayet iyi açıyor. Dışarıda akan kent imgeleri, içeride akan hikâyenin eşlikçileri hâline geliyor ve bir noktadan sonra dışarıya ait olan ile içeriye dair olan ayrıştırılamıyor. Mekânın basit belirlenimleri ikinci planda kalıyor, his anlamın önüne geçiyor. Sığınabileceğimiz içerisi ile kaçabileceğimiz dışarısı arasındaki muğlaklık, “Mekân ‘korkunç bir dışardalık-içerdelik’ten başka bir şey değil”2 sözünü anımsatıyor. 

Tren penceresinden,
üst üste binen yansımalar,
kaynak: AFK Sinemada

Trenden indikten sonra kendimizi Yavuz’un penceresinin kenarında buluyoruz. Burada dışarısı ile içerisi arasındaki sınır bir miktar netleşiyor. Trenin fiziksel hareketi aradan çekilse de, dinamik bir mekân bu baktığımız: yürüyüşe çıkanlar, bankta gülüşenler, içkisini yudumlayanlar, çimlerde oturanlar, oyuncu köpekler, salınan martılar, seyyar satıcılar, faytonlar, telaşsız vapurlar, kıpırtısız deniz… Pencerenin sunduğu çerçeveden, sahil yaşamını tüm ayrıntılarıyla çözümleyebilme imkânımız var. Yavuz da gündelik hayata dair değişmezleri deşifre edebildiği ölçüde dışında durduğu hareketin içinde kalabiliyor: “Badem Âdem geldi. Saat on iki oldu mu ya?”

Penceresinin kenarında, Yavuz,
kaynak: IMDb

Pencerenin görünür kıldığı yansımalarla yolculuk sürüyor. Treni Yavuz’un evine taşıyan öğeler somutlaşıyor: Bir çizim olarak Leyla’ya eşlik eden karganın balkon demirine konması, arka fonda kendini duyuran çello sesinin üst kat komşusunun çaldığı bir parça olarak karşımıza çıkması, ardından iki öğenin de ışığı arkasına alıp odanın tavanındaki yansımaları üzerinden geçici bir mekânsal durum oluşturması, alt üst olan boyutlar arası silikleşen sınırlara ve bu aralıkta ortaya çıkan ara mekânlara denk düşüyor. Bu ilişkiler ağı, farklı biçimde tezahür eden yansımalar üzerinden mekânı ve birtakım yan yana geliş biçimlerini sorgulatıyor.

Yavuz’un evi, sahil ve karga,
kaynak: IMDb

Bir röportajında, daha ziyade hayattaki duraklama anlarına odaklanmak istediğinden bahsetmiş Pelin Esmer.3 Leyla’nın arayan olmaktan veya bir yere varma gayretini önceleyen ilerleme düşüncesinden kendini sıyırması buna paralel bir yerde duruyor. Öteye bakmaktansa etrafında olup bitenlere dair ayrıntıları duyumsamayı tercih ediyor karakter. Kendi kuytusunun dışına çıkmaya tereddüt eden Leyla’nın, tanık olabilmek istediği şeylere çarpmama gayreti ile dahil olmak istediği şeylere çarpma arzusu yer yer çatışıyor. “Yaşamak bir mekândan başka bir mekâna geçmek demektir” diyor Perec, “tabii başkalarına çarpmamaya gayret ederek.”4 Leyla’nın iç sesi de, eskizleri de, karaladığı dizeler de temkinli çarpışmalardan besleniyor. Birbiri ardına düşen her mekânsal akışta, tünellerden geçişte ve istasyonlarda duruşta, tanık olduklarının hissini tüm detaylarıyla sahiplenirken Leyla’nın içsel mekânında ikamet ediyoruz. Pencerenin kenarında durmuş bakarken, geçiciliğini, dünyayı, yaşamını eşlediği anlamları, her yeni manzaradaki hikâyeyi, her yeni hikâyedeki bilinemezliği tartarken bakışında ikamet ediyoruz. Kaleminin gezindiği sayfada ikamet ediyoruz. Tüm tanık olduklarının ve dahil olduklarının öncesinde veya sonrasında Leyla’nın yazdıkları, çizdikleri, düşündükleri aracılığıyla kendimize bir yer teşkil ediyoruz. 

Tren penceresinden bakarken, Leyla, kaynak: IMDb

Bu yolların ötesinde, istasyonların, sokak lambalarının aydınlattığı gecenin, vadilerin, ışıkları yanan evlerin, hareket eden bir tren penceresinden gözün yakalayabildiği kent fragmanlarının ötesinde, karanlığa hapsedip aydınlığa ulaştıran tünellerin, hızlandıkça azalan kafiyesiz turuncuların,5 odalara açılan yansımaların ötesinde Leyla, çelişkileri kaybetmeden kendini bulmanın ve kendinden kaçmanın yollarını arıyor. En dolaysız biçimde, aşikâr ve yalın bir yaşamak çarpıntısının6 peşinden gidiyor. Film yalın bir sevince, romantik bir hüzne, erişilmesi gereken bir noktaya, bir meydan okumaya, bitimsiz bir yenilgiye yahut her daim umuda ve iyiliğe indirgeyen belirli tanımlardan ziyade yaşamı, bunların her birine bağlı ve fakat aslında hepsinden bağımsız bir kendiliğindenlikle seyreden bir keşif, yalnızca kendine denk düşen bir akış olarak tarif ediyor. Keza Leyla’nın iç sesine yansıyan diyalogda da ölüme, bir yemek masasına ve masanın uzandığı çocukluk anılarına eşit mesafeden sesleniliyor. Magritte’ten destek alan yönetmen,7 ölüm ve yaşamı aynı cümlenin öğeleri olarak kabul etmiş filmin anlatısını kurarken. 

Pelin Esmer, filmdeki karakterleri “hiç ölmeyecekmiş gibi ölüme doğru yürüyenle hep yaşayacakmış gibi ölümün karşısında duranlar” olarak tanımlıyor. Bu tarifin aralıklarına pek yabancı değiliz bu günlerde, sanırım. Günler aynı kaba damlamıyor,8 Barış Bıçakçı’nın deyimiyle. Hayatımızın merkezine yerleşen mecburi duraksamayı romantize etmeden, hızlandıkça yitirilmeye yüz tutan bazı duyularımıza yeniden işlerlik kazandırabilmek noktasında filmin avucumuza bıraktığı sorular, işe yarar şeylerdir belki. Yaşamak, Leyla’nın şiirindeki gibi, hakikaten de çukur yerlere doluyordur belki. Bu, baş edemediğimiz yıkıntıların yükünü hafifletebilir mi emin değilim ama “başka günlerin duvarının daha sağlam, başka günlerin sokağının daha neşeli”9 olduğunu düşünmek hepimize iyi gelir belki.

1. “Kuş ölür, sen uçuşu hatırla” —Füruğ Ferruhzad.

2. Gaston Bachelard, Mekânın Poetikası, s. 262.

3. Pelin Esmer: “Hayattaki Duraklama Anları”.

4. Georges Perec, Mekân Feşmekân, s. 15.

5. Filmde geçiyor: “Kırmızı, yeşil, mavi, turuncu / Ben turuncuyum ve hiçbir şey turuncuyla kafiyeli değil” —Kjersti Skomsvold, Hızlandıkça Azalıyorum.

6. “Yaşamak çarpıntısı derlerdi buna, yaşamak çarpıntısı / Ne acelemiz vardı? Kime kavuşacaktık? / Yokuşu göze almak mı? Niçin? / Bir geçit nereye açılmak için gerekti bize?” —İsmet Özel, “Dibace”

7. “Le Cap de tempêtes” tablosuyla ilgili Magritte, “Hayatı ne kadar düşünüyorsam ölümü de o kadar düşünüyorum” demiş.

8. “Günler damlıyor ama aynı kaba değil.” —Barış Bıçakçı, Seyrek Yağmur, s. 5.

9. Leyla (dolaylı olarak Barış Bıçakçı), “Bir Kitabın Sayfaları”.

Büşra Kara, film, İşe Yarar Bir Şey, mekân, Pelin Esmer, pencere, sinema, Türk sineması