Kapı “hep görünen ama hiç göremediğimiz” bir “yer” midir?
“Bakmalar görüyorum bütün gün türlü bakmalar
Pencere bakması, sabahlar bakması, yeşil otlar bakması
Hepsi de beni buluyorlar, hepsi de bir yağmur uysallığında
Gördüm suyun ki yumuşak, gördüm ağacın ki katı
Gördüm ama şey, gördüm ama nasıl, gördüm ama bu kadar göz
Aynı bir gözler denizi, aynı bir o kadar canlı.”1
Mekânlar insan eylemlerinin oluşmasında kayda değer toplumsal olgulardır. Mekânlar tasarlanabilir olmasına rağmen bedenin hareketleri kurgulanamaz ve durdurulamazdır. Bunlar, müdahale edilemez ve anlık gelişen hareketler şeklinde özgün olarak üretilen eylemlerdir. Gündelik hayatta sürekli kullandığımız ve giriş-çıkış diye nitelendirdiğimiz birimleri temsil eden unsur “kapı’dır”.
Kapı olarak tanımladığımız yerler, beden için bir geçiş alanı oluşturur. Bu yerlerde oyalanmak istenmez. Orası bir geçiş aşamasıdır ve geçmek sorumluluk duyduğumuz bir eylemdir. Geçebilmiş olmak bir başarıdır. Bu sırada farklı eylemler denenebilir: Dans ederek, zıplayarak, koşarak, gülerek vb. geçilebilir ve beklenmedik olaylar yaşanabilir. Kimin nereye bakacağı, nereye dokunacağı kurgulanamadığı gibi kimin ne şekilde geçeceği de bilinemez. Kurgulanamaz olan temsil de edilemez. Temsilin ötesine geçen bir durum hâlini alır “geçiş.”
Kampüslerin ana kapıları da tam o geçiş anında herkesin acelesinin olduğu, öncelik istediği ve telaşlandığı geçiş noktalarından biridir. Gündelik hayatın akışında turnikeden geçebilmek, sınırlanmış alanın içerisine dahil olabilmek ve oraya, o yere ait olabilmek için o eşiği atlamak isteğindedir herkes.
Bazı bedenler bilinçsizce atar adımlarını, bazıları yalpalayarak koşar geç kaldığında; bazıları toplantı saati için acele etmekteyken bazılarının acelesi yoktur. Herkesin, amacı ve hedefi olan bu alana ulaşabilmesi için geçmesi gereken, başarması gereken, ilk engel. Bedeni rutin eyleminin dışına çıkartarak şaşırtan, sarsan ilk temas noktası. Üniversite ortamının gerçekliğine temas edilen ilk nokta: “Kampüs Kapısı”.
Kapı bu noktada insana ciddiyet ve belirsizlik kavramlarını sorgulatır. Beden geçiş noktasında belirsiz bir alan içerisinde bulunur. Kapı ise bulunulan bulanıklık durumundan kurtulmak için bedeni harekete geçmeye davet eder. Böylelikle beden eşikten öbür tarafa geçildiğindeki değişken unsurların yoğunluğunu algılamaya başlar ve eylemiyle yeni deneyimleri oluşturur. Oluşan geçiş sürecinde bölgedeki fiziksel etkenlerin; hareket yoğunluğunun, seslerin, ışık şiddetinin ve görüntünün değişimi algısal yoğunlaşmanın artmasına sebep olur.
Kapı önünde oluşan o yoğunluğun, oradaki eylemlerin hızlarının geçiş sonrası geniş alanlara yayılması ve daha durağanlaşması; duyulan seslerdeki farklılaşmalar, kapı girişlerindeki çevresel seslerin yüksek olması ve fazlasıyla çeşitli araç sesi yoğunluğu varken geçiş sonrasındaki duyulan aktif seslerdeki azalma, farklılaşma; geçmeden önce kapının dışındaki, çevrenin oluşturduğu, görme algısıyla şekillenen bir görüntünün kapsadığı değişen unsurlar ve algıdaki bu yoğun değişimlere sebep olan etmenlerin tümü insan bedenini sarsmaktadır. “İçerisi ve dışarısı arasındaki sınırın eridiği mekânsal pratik olan eşik; pek çok hareketi, sosyal karşılaşmayı ve algı çeşitliliğini barındıran mimari bir bulanıklık hâlidir. Aynı anda hem içeride hem de dışarıda olma psikolojisini barındıran bu mekânsal gerçeklik, kullanıcının mekânla iletişimini güçlendirerek üretmesine yardımcı olur.”2
Yaşamda geçişin oluşturduğu bu kapılardan ilerlediğimizde kapıya (yere) dair hatırladığımız şeyler var mıdır yoksa geçme eyleminin bize sağlamış olduğu yararların peşinden mi gitmişizdir?
Harry Potter serisini izleyen çoğu kişi Harry’nin Felsefe Taşı filminde3 dokuz üç çeyrek peronunun kapısını aradığı sahneyi hatırlar. Geçilen kapının bir tuğla duvar olduğu da birçok kişi tarafından hatırlanmaktadır. Burada ilgilenilen şey duvarın geçiş eylemini sağlıyor oluşudur. Duvarın malzemesi hariç hiçbir özelliği çoğu izleyici tarafından hatırlanmamaktadır, çünkü geçme eylemi bir yarar sağlar hâle gelmiştir; bu durum da oluşan deneyimi görünmez kılar.
Eşik kavramının sorgulanabildiği yerlerde yarar kaygısıyla birlikte bu noktada görünürlüğün kaybolduğundan bahsedebilir miyiz?
Bunu bir kampüs giriş kapısı üzerinden düşündüğümüzde, kampüs sınırlarının çizildiği bir çizgi üzerinde sınır belirlemeden bulanıklaşan alanı gündelik hayattaki geçiş noktası kılarak, kapı kendini bir gösteren olarak sunar ve insanları davet eder. Kapının kendisi bir gösterge oluşturmaktadır. Yapının sağladığı yarar işlevinden uzaklaştırılarak sadece yapı elemanı olma durumundan koptuğunda yapının yararsızlığı kendisini gösteren araçsallığa evrilecektir. Bu noktada güçlü bir araç olan yararsızlık yapıyı kendi bağlamında tekrar üreterek, isteğimiz dışında karşımızda aniden beliren bir nesneye dönüştürecektir. Bu dönüşüm her beden için farklı zamanlarda, farklı şekillerde sürekli gerçekleşecektir ve böylelikle kapı zamansızlığa ulaşacaktır. Yapıdaki geçme eylemi her beden için ayrı farkındalıklarla bambaşka şekillerde gerçekleşmektedir. Etkileşimlerle ve akışta gerçekleşen diyaloglarla birlikte farklı deneyimlere dönüşmektedir.
Sonuç olarak geçiş eyleminin oluşturduğu bu eşik-kapı algısına yüklenen anlam, nesneye atfedilmekten uzaklaşınca gündelik hayata dahil olmaktadır. Bizim tanımlamalarımızdan uzaklaşan bir mimari nesne aslında o anda varlığı yeniden tanımlanan bir nesneye dönüşmektedir. Yüklenen işlevlerinden, anlamlarından uzaklaşmaya başlamakta ve tam bu noktada gerçeklik ve bulunulan ortam algısı birbirine temas etmektedir. Algısallık ve gerçeklik birbiri içerisinde yeniden anlam bulmakta, iç içe geçmektedir. Bakılan şey tekrar tekrar üretilmek için görülmek zorunda bırakılmaktadır. Görme eylemi tüm duyumsallıkların üzerine çıkarak yoğunlaşmaktadır. Sadece geçilip gidilen alan bu şekilde görülür algılanabilir bir “yer”e dönüşmektedir.
Junahi Pallasmaa, görme duyusunun diğer duyular arasındaki yerini “Antik Yunan’dan beri süregelen görme duyusunun diğer duyulara göre ayrıcalıklı kılındığını, görme algısının fizyolojik, psikolojik ve algısal olgularda sağlam temelleri olduğu için en önemli algımız olarak kabul edildiğini dile getirir. Ona göre görme duyusu diğer duyulardan yalıtılarak dünya deneyiminin tek kaynağı olarak ele alınmakta ve mekân deneyimi bu nedenle indirgenmektedir. Kopma ve yabancılaşma duygusuna yol açan bu indirgeme işlemi görmenin dışındaki duyuların devreden çıkarılması sonucu oluşur” şeklinde dile getirmektedir.5 Baskın olan görme duyusuna ikinci bir duyu dahil olduğu zaman algısallık belirli bir seviyenin üzerine çıktığı için daha çok yoğunlaşmaktadır. Tam bu noktada araçsallık arttığı için görünürlük de artmaya başlamaktadır.
Davet eden bir mimari eleman olarak kapının, kendisi olmaktan çıkabildiği, yeni eylemleri kabul edebildiği, sağladığı yararı ve bunun tanımını kaybettirip sonra yeniden buldururcasına yeni deneyimlere olanak sunabildiği bir yere dönüşebildiği söylenebilir. Bu onu devingen ve gündelik yaşamın içinden kopamayan bir unsura dönüştürmektedir.
Kapı, her yeni gelen için yeni bir şeye dönüşerek kendini göstermekte…
1. Edip Cansever, “Bakmalar Denizi”, Sonrası Kalır-1 (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2005), s. 122-123.
2. Burçin Fatma Tunç, Çok Sesli Mekânsal Pratiklerde Katılımcılığın Rolü: Kuzguncuk ve Yedikule Bostanı, Yayımlanmamış Doktora Tezi, İstanbul Teknik Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, Mimarlık Anabilim Dalı, Mimari Tasarım Programı (İstanbul: 2015), s. 27.
3. Chris Columbus, Harry Potter ve Felsefe Taşı, 2001.
4. İmran Gümüş, “Duyular Mimarlığı ve Zumthor”, Yapı dergisi, (Temmus-Ağustos: 2019), s. 44-47.
5. Junahi Pallasmaa, Tenin Gözleri, çev. Aziz Ufuk Kılıç (İstanbul: YEM Yayınları, 2011), s. 50-56’dan’den aktaran İmran Gümüş, agm.
{Bu metin Gebze Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Mimarlık Tezli Yüksek Lisans Programı’nda Doç. Dr. Fitnat Cimşit Koş tarafından yürütülen “Mimarlık ve Göstergebilim Tartışmaları” doktora dersi kapsamında hazırlanmıştır. Metin içerisindeki tüm çizimler yazara aittir.}