ve Vicdan Meselesi
kolayca boğulduğu bir post-truth çağında yaşıyoruz. »

Bu yaz bir karabasan olup çıktı ve hepimiz çok bunaldık. Pandemiden bunaldık, otoriter rejimlerden bunaldık, Beyrut’taki patlama gibi önlenebilir trajedilerden bunaldık, her gün daha pervasız olan ırkçılıktan bunaldık ve adeta Amerikan polisi ensemize basmış gibi nefes alamaz olduk. Hâl böyleyken, harikulade doğası ve serin havasıyla dünyanın şanslı köşelerinden birine dair bir yaz sonu yazısı yakışık alır mı diye çok tereddüt ettim ama aslında kısmen geçen yaz başlayıp kenara koyduğum bu yazı belki tam da şu günlerde ilginç gelebilir, dünyanın ve doğanın dengeleri hızla ve geri dönülmez biçimde değişirken dinlendirici ve düşündürücü olabilir diyerek Manifold ile paylaşmaya karar verdim. ABD’nin kuzeydoğusunda uzak bir köşeye, martı çığlıkları ve ıstakoz teknelerinin motor sesiyle uyanılan, yeşil, sakin ve büyük ölçüde insansız bir Maine adasına dair birkaç gözlem ve izlenim yazısı bu. Şimdiye kadar ağırlıklı olarak casusluk ve cinayet literatürüne odaklanmış, doğa yazınına pek ilgi duymamış birisi olarak, bana ilham veren bir romanı da zikretmeden geçmek istemiyorum: Zoolog doğa yazarı Delia Owens’ın ilk romanı olan Where the Crawdads Sing [Kerevitlerin Şarkı Söylediği Yer]. Neredeyse yüz haftadır çok satanlar listesinde görünce biraz da meraktan okuduğum bu romanda, aslında arka planda bir de cinayet var ama esas cevher olaylar değil, hikâyenin geçtiği North Carolina kıyısının bataklıklarını anlatan olağanüstü güzellikte cümleler; “suyun içinde büyüyen sazlıklar, beklenmedik bir zarafetle havalanan uzun bacaklı kuşlar, ışığı çamurlu ağzıyla yutmuşçasına karanlık ve durgun bataklık suyu” gibi.1 Owens ile boy ölçüşmek imkânsız ama Maine kıyıları da, hele pandeminin bizi insanlardan uzaklaştıran etkisiyle birleşince, ben de doğa yazısı yazmaya heveslendim.
Yazıya ilham veren, son otuz yıldır her yaz Türkiye’den dönünce birkaç günümü geçirdiğim yer, ABD’nin kuzeydoğusunda, Rockland kasabasından bir buçuk saatlik bir feribot yolculuğuyla ulaşılan, yerli nüfusu 1.300 kişi, yaz nüfusu ise bunun iki katına ulaşan Vinalhaven Adası. Maine eyaletinin bu kıyısı Penobscot Körfezi olarak biliniyor. Körfeze adını veren ve bağımsızlık savaşında Amerikalılara yardım ettikten sonra, önce Massachusetts, 19. yüzyıl başlarında da Maine eyalet yönetiminin idaresi altına giren Penobscot yerlileri artık bu sularda kanolarıyla dolaşmıyor ama kıyıda renkli taş ve midye kabukları ararken ara sıra hâlâ metal mızrak uçlarına rastlamışlığım var. Wikipedia’ya göre Penobscot’un kelime anlamı “beyaz kayaların denize uzandığı yerlerin halkı” imiş ki gerçekten de bu tanım, Maine kıyısından Atlantik Okyanusu’na doğru parmak parmak uzanan bu irili ufaklı adaların çok kendine özgü jeolojik yapısını mükemmel özetliyor. Zaten Maine manzarası deyince ilk akla gelen imaj yabani çam, ladin ve huş ağaçlarının denize kadar indiği ve ağaçların dibinden başlayan kocaman beyaz kayalarla suya ulaştığı girintili çıkıntılı bir kıyı şeridi. Yüzyıllar öncesinin tektonik hareketleriyle oluşan bu volkanik kayalar bölgenin ekonomik tarihinde de önemli bir rol oynamış, buralardan çıkartılan granit 19. yüzyılın ikinci yarısında New York’un önemli yapılarında kullanılmış. Hâlâ adalılar tarafından gururla zikredilen örnekler arasında St. John the Divine Kilisesi’nin monolitik granit kolonları ve yıkılan eski Penn Station’ın girişini süsleyen kartallar var, ki bu kartalların biri “yuvasına dönmüş”, Vinalhaven kasabasının merkezinde duruyor. Bugün artık granit ocakları çalışmıyor ama eski ocakların kalıntılarının içlerine dolan su, Atlantik’in buz gibi sularına kıyasla biraz daha ılık olduğu için, Maine’de suya girmeye cesaret edebilen babayiğitler yazın bu granit havuzlara batıp çıkıyor. Ben otuz yıldır ayaklarımı bile sokmadığımı itiraf edebilirim. Küresel ısınmanın ilk defa bu kadar hissedilir olduğu bu yaz bir ‘ilk’ olabilirdi belki ama bu defa da suların ısınmasıyla Cape Cod’dan kuzeye kayan ve daha geçtiğimiz ay Maine kıyılarında bir can alan büyük beyaz köpekbalıklarının korkusu var.
Her şeyden önce bu kıyılardaki gelgit, bizim Akdeniz’de pek alışık olmadığımız cinsten: Sular gün içinde üç metre kadar yükselip alçalıyor. Günlük hayat gelgit çizelgelerine göre kurgulanıyor; insanlar birbirine saat sorar gibi “Bugün sular kaçta alçalıyor?” diye soruyor, çünkü teknelerin sular yüksekken geçtiği bir su yolu [tidal river], sular alçalınca çamur yatağı olup dönüşü imkânsız kılabiliyor. Sular yüksekken geldiğiniz bir kıyı sular çekilince dipteki kayalıkların ortaya çıktığı, içlerine deniz suyu dolan küçük havuzcukların oluştuğu [tidal pools] gerçeküstü bir peyzaja dönüşebiliyor. Ada yerlilerinin ve uzun yıllarını buralarda geçirmiş yazlıkçıların belleklerine bütün bu kayalıkların ayrıntılı bir haritası mecburen kazınmış olmalı ki sular yüksekken bile kayaların nerede olduğunu, nereden dikkatli geçmek gerektiğini biliyorlar. Zaten ayrıntılı deniz haritaları olmadan seyreden tekne pek yok gibi; en tehlikeli kayalıklar da şamandıralarla işaretlenmiş. Benim gibi tekne kullanmayan, yelken yapmayan, sadece etrafı seyredenler için ise suların santim santim çekilmesi, her santimde yeni kayaların, envai çeşit yosunların ortaya çıkması, hep statik bir kavram olarak düşündüğümüz ‘peyzaj’ın şaşırtıcı değişkenliği ve sürekli bir keşif hâli demek. Yüzlerce renk ve biçimdeki taşlar, Türkçesi kaya midyesi olarak verilen ve her yere yapışan barnacles (çocukluğunda Tenten okuyanlar Kaptan Haddock’un “billions of blistering blue barnacles” lafını hatırlayacaktır), içindeki hayvan çoktan martılara yem olmuş kuru yengeç kabukları, özellikle de Maine kıyılarının alametifarikası olan ve içinde barındırdığı balık, midye ve diğer canlılarla olağanüstü zenginlikte kaleydoskopik âlemler oluşturan “kaya otları” [rockweed].
Birkaç yıl önce Türkiye’de de gösterilen The Salt of the Earth belgeselini izleyenler hatırlayacaktır, Brezilyalı ünlü fotoğrafçı Sabastio Salgado yıllarca savaşların, açlığın ve ıstırabın fotoğraflarını çektikten sonra ilerleyen yıllarında artık insanlardan bıkmış ve ziyadesiyle hayal kırıklığına uğramış olarak sadece doğa fotoğrafları çekmeye yönelir. Öyle sanıyorum ki benim de, (kendim bile şaşırarak) saatlerce kayalara ve yosunlara dalıp gitmemin ardındaki şey, pandemi günlerinin yarattığı böyle bir bıkkınlık, bir doğaya kaçma isteği ve sonra da, daha önce pek bilmediğim, üzerinde düşünmediğim ayrıntıları ve güzellikleri keşfetme durumu.
Zorunlu olarak insanlardan uzak yaşamaya çalıştığımız birkaç aydan sonra, ilk zamanlar şikâyet ettiğimiz bu insansızlık hâline alışmak, hatta ilaç gibi gelen bu insansızlığı sevmek. Bunun aslında yeryüzünü paylaştığımız başka canlıların, flora ve faunanın farkına varmamı sağlayacak bir fırsat olduğunu görebilmek için Maine’de bir adaya gelmem gerekiyormuş demek ki. Adadaki evde televizyon olmadığını, adaya gazete ulaşmadığını, cep telefonlarının çekmediğini de eklemem lazım ama son birkaç yıldır zayıf bir internet bağlantısı hayatı bir nebze kolaylaştırabildi.
Kısacası eğer “Maine’de olma hâli” diye bir şey varsa bu doğanın hüküm sürdüğü, kayalarla, ağaçlarla ve başka canlılarla iç içe bir varoluş biçimi. Mesela suların çekildiği saatlerde kaygan gövdeleriyle kocaman beyaz kayaların üzerine çıkıp güneşlenen fok balıkları [harbor seals] ya da suyun üzerinde siluetleri siyah bir kanca gibi dolaşan, sonra havalanıp, su üzerinde kaydırılan taşlar gibi alçaktan uçarak avlanan karabataklar [cormorant]. Şehirdeki hayatımızda aklımızdan bile geçmeyen bu yaratıklar Maine’de saatlerce seyredilip, insanı doğanın dengeleri üzerine derin düşüncelere daldırabiliyor. Tabii doğaya yakınlığın tatsız tarafları da Maine’de fazlasıyla deneyimlenebiliyor; ısırgan otu ve zehirli sarmaşık, canavar sivrisinekler ya da ahşap evlerin shingle kaplamalarını, merteklerini ve döşemelerini kemiren kırmızı sincaplar gibi. Adaları kaplayan yabani ormanlarda ise son yıllarda bir geyik nüfusu patlaması var ki bunun sonucunda giderek ürkütücü hâl alan bir geyik kenesi [deer tick] tehlikesi mevcut. Önceki yıllarda çok severek yaptığım (bonus olarak frambuaz ve yaban mersini toplayabildiğim) orman yürüyüşleri artık maalesef imkânsız ya da ancak yazın ortasında bile çorap, uzun pantolon, uzun kollu giyeceklerle mümkün. İnsan aynı yeri otuz yıl gözlemleyince, son on yılda doğanın nasıl değişmekte olduğunu ve tehlike sinyalleri verdiğini de daha iyi görüyor.
Bu çok çeşitli “yabani hayat” [wildlife] içinde bir canlı türü var ki ondan biraz daha uzun bahsetmeden Maine yazısı yazmak olmaz. Eyaletin kimliği, maskotu ve en büyük gelir kaynağı olan Maine ıstakozundan söz ediyorum. Otomobil plakalarından çeşitli turistik parafernelyaya kadar her yerde sureti karşınıza çıkan Maine ıstakozu kıskançlıkla sahiplenilen, avlanması, ihracı ve korunması eyalet politikalarını öncelikli olarak belirleyen, “altın gibi” değerli bir yaratık. 1980’lerden sonra ıstakozlar için ideal sıcaklıkta olan sular (ondan önce fazla soğukmuş) üretimi beş katına katlayıp hasadı 60 bin tondan fazla, geliri yarım milyar dolarlık bir endüstri hâline getirmiş ama son beş yılda hasat 10 bin ton azalmış ve azalma devam etmekte.2 Fazla ısınan suların ıstakozları daha kuzeye, Kanada’ya doğru ittiği, onların yerine geçen mürekkepbalığı nüfusunun artmaya başladığı söyleniyor. (Acaba çok uzak olmayan bir gelecekte Maine kıyıları “yeni Akdeniz” mi olacak?) Gecen yıl yapılan bir araştırmaya göre Maine ıstakoz nüfusunun önümüzdeki 30 yıl içinde %40-60 arasında azalabileceği tespit edilmiş.3 Aşırı avlanmayı önlemek, sürdürülebilir bir ıstakoz nüfusunu muhafaza etmek için, pek çok koruma kanunu ve avlanma yönetmeliği yürürlüğe girmiş ama öyle görünüyor ki, iklim değişikliği ve küresel ısınma, eyalet bazında mücadele edilemeyecek boyutta yepyeni bir tehdit.
Maine’deki yazlık evlerin kütüphanelerinin vazgeçilmezi olan ıstakoz kitaplarından bazılarına şöyle bir göz atarak öğrendiğim birkaç ilginç bilgiyi paylaşayım. İsmi eski İngilizce loppestre [örümcek] ve Latince locusta’dan [çekirge] türemiş olan ıstakoz [lobster], balık ya da yumuşakça türlerinden farklı, aslında dev bir “deniz böceği”. Avrupa ıstakozlarından ayrı bir tür olarak sadece ABD ve Kanada’nın kuzeydoğu kıyısında yaşayan, dev kıskaçlı Maine ıstakozunun (Homarus americanus) pahalı ve makbul bir yiyecek olması da aslında çok yeni. Tarihçiler, 17. yüzyılda ıstakozun ancak hizmetçilere, esirlere ve mahkûmlara layık görülen bir çeşit “çöp yiyecek” olduğunu, avladıkları balıklar kıymetli olduğu ve para getirdiği için yoksul Maine balıkçılarının da, balık yerine zaman zaman ıstakoz yediğini yazıyor.4 Istakozun bu aşağılık statüsü bana, Marianna Yerasimos’un Evliya Çelebi’den aktardığı bir anekdotu, bir Osmanlı paşasının “Galata meyhanelerinde servis edilen pavurya, yengeç, kerevit, ıstakoz, midye ve istiridye gibi pislikleri...” tiksintiyle anmasını hatırlattı.5 Maine ıstakozunun da kaderinin değişmesi ve ticari bir değer olması için 19. yüzyıl ortalarını beklemek gerekmiş; Maine tren yolu ile Boston ve New York’a bağlandıktan sonra, buzla paketlenmiş ıstakozları buralara pazarlamak mümkün olmuş. Istakozlar önce ilkel metotlarla ve ağlarla yakalanırken, İç Savaş yıllarından sonra, bugün hâlâ kullanılan ıstakoz kapanları yaygınlaşmış ve ıstakoz hasadı çok büyük ölçüde artmış.
Önceleri ahşaptan, şimdilerde plastik telden yapılan bu ıstakoz kapanları “mimari açıdan” oldukça ilginç objeler: Yem koyulan bölüme “mutfak” [kitchen], kapana kısılan ıstakozun beklediği yere de “salon” [parlor] deniyor. İlginç bir ayrıntı: Kanunlar avlanması yasaklanan, belli bir boyuttan küçük yavru ıstakozların kaçabilecekleri kapakçıkları zorunlu kılmış (Bir ıstakozun avlanabilir boyuta gelmesi için yedi yıl gerekiyormuş). Eyaletin en önemli sektörü ıstakoz endüstrisi olunca, ıstakoz nüfusunun korunması ve avlanmanın kurallara bağlanması için pek çok yasa ve yönetmelik çıkartılmış. Örneğin 1895’ten beri yürürlükte olan bir yasayla bir “minimum boyut” gereksinimi getirilmiş: Gövde boyu bunun altında kalan küçük ıstakozların geri suya atılması gerekiyor. Yumurtası olan doğurgan dişilerin de (gövdelerine ‘V’ şeklinde bir işaret kazındıktan sonra) suya geri bırakılması zorunlu. 1933’te yürürlüğe giren bir başka yasayla da “maksimum boyut” tanımlanarak, büyük erkek ıstakozların korunması ve ‘V’ işaretli en doğurgan dişilerle çiftleşmelerinin sağlanması amaçlanmış. Istakoz avcılığının nesilden nesile geçen, zor ve emek yoğun ama gurur duyulan ve sürdürülebilirliği amaçlanan bir uğraş olduğu bu bölgede, her doğurgan dişi ıstakozun üzerindeki bu işaret “çocuklarının geleceği için bankaya yatırılmış bir tasarruf” olarak tanımlanıyor.6
Istakoz avcılığının, ekonomik faaliyetin ötesinde bir yerel kimlik ve yaşam biçimi olduğu bu adalarda, Maine Istakozcular Birliği (Maine Lobstermen’s Association, kısaca MLA), eyalet politikalarında söz sahibi olacak güçte bir örgüt. Hemen hepsi Beyaz ve adalar yerlisi olan, nesiller boyu bu işi yapan ve bazı yazarların “kuzeydoğu kıyısının kovboyları” olarak tanımladığı ıstakozcuların sendikası da diyebiliriz. Istakoz avcılarının [lobstermen] doğdukları günden ölene kadar denizde geçen son derece meşakkatli hayatları pek çok efsaneye, filme ve kitaba konu olmuş hâlde. Bunların belki de en ünlüsü, Sebastian Junger’in romanından uyarlanan The Perfect Storm filmine (2000) ilham veren bir kadının –17 yıl bir balıkçı teknesine kaptanlık yaptıktan sonra Maine açıklarında küçücük bir adada aile mesleği olan ıstakoz avcılığını sürdürmeye karar veren Linda Greenlaw’un– hikâyesi (Evet bütün maço yan anlamlarına karşın ıstakoz avcıları arasında tek tük de olsa kadınlar da var!).7 1984’ten beri şart koşulan avlanma ehliyetnamelerini ise federal hükümet veriyor (National Marine Fisheries Service). Kayıtlı ve ehliyetli belli sayıda ıstakozcunun dışında her isteyen ıstakoz avlayamıyor (Biraz bizdeki taksicilere benzer bir durum diyebiliriz). Avlanmanın öyle bir raconu var ki bir ıstakozcunun avlandığı bölgeye bir başkasının girmeye kalkması, küçük kavgalardan cinayete kadar uzanabilen husumetlere sebep olabiliyor.8 Teknesi ile kapanlarını denize bırakan ve sonra toplayan her ıstakozcu, kapanların yerini işaretleyen renkli şamandıralarını [lobster buoys] sadece kendine özel ve resmi olarak kayıtlı renklerine boyuyor, tıpkı futbol takımı formaları gibi. Önceleri ahşaptan, son sıralarda plastikten yapılan bu şamandıralar da “Maine estetiği”ni oluşturan ikonik objeler arasında yer alıyor.
Ölü ve yaralı balıkları, bazı kabukluları ve bazen de birbirlerini yiyerek beslenen ve bu yüzden “denizin çöpçüleri” diye de anılan ıstakoz, bugün en makbul yiyeceklerin başında geliyor. Altmış küsur yıldır temmuz sonlarında Penobscot Körfezi’nde yapılan Maine Istakoz Festivali ve ıstakozla ilgili bilgiler, pişirme yöntemleri ve reçetelerle dolu broşürler yayımlayan bir Maine Istakozu Promosyon Komitesi’nin varlığı bile bu kabuklu ve kıskaçlı tuhaf yaratıkların, Maine eyalet kimliğini oluşturan semboller arasındaki müstesna yerine işaret ediyor. Maine’e seyahat edip, derme çatma bir yol kenarı büfesinden meşhur ıstakoz sandviçi [lobster roll] yemek, otantik Maine deneyimi olarak pazarlanan, olmazsa olmaz bir turistik ritüel. Öte yandan, en su katılmamış, en doğru ıstakoz yeme biçimi olarak kabul edilen yöntem en basit olanı: Koca bir kazanda kaynayan suda haşlanan ıstakozların, kabukları ve kıskaçları kırılarak açıldıktan sonra eritilmiş tereyağına batırılarak elle yenmesi. Bu benim tadına bayılmadığım, pek de estetik bulmadığım bir sofra geleneği. Neyse ki yanında servis edilen haşlanmış mısırlar (Amerikan mısırlarının tadı başka hiçbir yerde yok) tamamen aç kalmamı engelliyor. Bir de, canlı canlı haşlanan ıstakozların acı çekip çekmediği tartışması var ki “hayvanlara etik davranılması” için mücadele eden PETA örgütünün (People for the Ethical Treatment of Animals), Maine Istakoz Festivali’ni boykot etmesi ve ıstakoz yenmemesi için kampanyalar yürütmesi tartışmanın hararetini gösteriyor.9 Şaka gibi gelecek ama, haşlamadan önce gevşesinler ve acı çekmesinler diye ıstakozlara marihuana veren bir restoran 2018 yılında pek çok gazeteye haber olmuştu.10
Adaların yerli halkını oluşturan ıstakoz avcıları, balıkçılar ve midyecilerin yıllanmış ve görmüş geçirmiş motorlu tekneleri yanında sayısız irili ufaklı yelkenliyle dolu bir deniz, Maine’in karakteristik peyzajını oluşturuyor. Yelkenliler, yaz aylarını Maine kıyılarında ve bu adalarda geçiren, çoğu Boston ve New Yorklu (ama Paris’ten ve Londra’dan gelen expat Amerikalılar da tanıyorum) köklü ve varlıklı ailelerin en büyük tutkusu. Stereotipleme yapmak istemem ama adalardaki yazlıkçı nüfusun büyük çoğunluğu bir görüşte tanıyabileceğiniz Beyaz, Anglosakson, Protestan (WASP) profilinde insanlardan oluşuyor. Milyon dolarlık evleri ve pahalı yelkenlileri olmasına karşın gösterişin en büyük ayıp sayıldığı, mütevazı giyinmenin ise [dressing down] en önemli meziyet olduğu, Amerika’nın kuzeydoğusuna yani “Yeni İngiltere”ye (New England) ait yerleşmiş bir kültür bu. L.L. Bean marka spor kıyafetler, eskimiş tişörtler, içine her şey doldurulan yelken kumaşından çantalar ve makosen “tekne ayakkabıları” adeta “Maine’li olmanın” üniforması hâline gelmiş. Keza evlerin içlerinde de artık Maine stili olarak tescil edilmiş bir mizansen var: hafif ahşap mobilyalar, aile yadigârı eşyalar, raflarda tamamı Maine kıyılarına, denize, balıklara ve kuşlara ait doğa kitapları, dekorasyon olarak da bol bol deniz kabukları, tahta şamandıralar, denizcilik aletleri ve pencereden bakınca zaten göreceğiniz manzaranın, yağlıboya peyzaj tablosu ve model yelkenli şeklinde evin içindeki tekrarı. Sadece yerel temaları, Maine kıyılarını, yelkenlileri ve kuşları resmeden hatırı sayılır bir sanatçı nüfusu da var ki bunların eserleri, North Haven Adası feribot iskelesinin hemen yanındaki küçük galeri gibi yerlerde sergileniyor ve gördüğüm kadarıyla yazları epeyce alıcı buluyor.
Sözünü ettiğim WASP yazlıkçılar bir antropolog dikkatiyle izlendiğinde görülüyor ki Maine’li olmak onların nesilden nesile büyük gururla taşıdığı bir paye. Yelken yapmayı, sunfish modeli küçük yelkenlilerde daha çocukken öğrenmiş ve bir yaşam tarzı hâline getirmiş olan bu insanların gündelik hayatları da hâliyle yelkenliler etrafında şekilleniyor: teknelerin bakımı, temizliği, kışın depolanıp yazın suya indirilmesi, yaz aylarında hemen her gün düzenlenen çeşitli kategorilerde yelken yarışları, yarış sonrası kasabanın en önemli sosyal merkezi olan yelken kulübünde kokteyl saatleri ve tabii eğer olağanüstü güzellikte bir yabancı yelkenli o sulardan geçmekteyse, saatlerce bunun konuşulması, başka teknelerle kıyaslanması, sahibinin merak edilmesi. Kısacası, bizim geyik muhabbeti dediğimiz tabiri buralarda “yelken muhabbeti” olarak düşünmek mümkün.
Öte yandan, bu sohbetlerin bizim alışık olduğumuz Akdeniz muhabbetlerinden en büyük farkı, bunaltıcı düzeydeki yerellikleri; sadece Maine’e ve doğaya odaklanmış konular etrafında dönmeleri. Mesela neden monarch kelebeklerinin o yaz görünmediği, geyik kenesi probleminin neden bu kadar arttığı, kaya otlarının bitki mi deniz canlısı mı olduğu tartışması (ki bu sonuncusu konusunda 2019’da eyalet mahkemesi bitki olduğu, dolayısıyla arazi sahibinin özel mülkü sayılıp balıkçı ve midyeciler tarafından toplanamayacağı şeklinde karar vermiş)11 benim şahit olduğum uzun sohbetlerden sadece birkaçı. İnsanların yaşadıkları yakın çevreye yönelik ilgisine, bilgisine ve duyarlılığına hayranlık duymak ile dünyanın başka yerlerinde bambaşka sorunlar yaşanırken (üstelik tam da İstanbul’dan yeni dönmüş, oradayken kadın cinayetlerinden deprem tehlikesine, üniversitelerin sorunlarından bölgesel politikalara kadar konuştuğumuz her mevzu kafamda tazeyken) bu çiçek-böcek sohbetlerini biraz absürt bulmak arasında gidip geldiğimi de itiraf etmeliyim. Son yıllarda ise hem bu sohbetlerin hem de adaya davet edilen konuşmacıların odaklandığı en öncelikli konu küresel ısınma, suların yükselmesi ve bunların adalardaki hayati ve doğal dengeleri nasıl tehdit etmekte olduğu.
Maine kıyıları, Amerika’nın başka yerlerinden gelen turistlerin en çok tercih ettiği yerler arasında olsa da adalara gelen turist pek yok denebilir, çünkü otel, motel, pansiyon gibi yerler yok, kısa süreliğine kiralanabilir ev sayısı da fazla değil. Herkesin birbirini tanıdığı (tanımasa bile mutlaka buralara özgü bir el sallamayla selam verdiği) bu ortamda, yerli ya da yazlıkçı ada sakinlerini bir kelimeyle özetlemek gerekirse ilk akla gelen “muhafazakâr” olacaktır hem iyi hem de kötü anlamlarıyla. “Muhafaza etmek”ten türeyen iyi anlamı, doğanın üzerinde titreyecek bir değer olarak görülmesine, çevre korumasının ve sürdürülebilirliğin tamamıyla içselleştirilmiş olmasına işaret ediyor. Bir örnek vermek gerekirse beni hep çok etkilemiş olan çöp meselesinden söz edebilirim. Buralarda çöp deyip geçemiyorsunuz: Organik çöpler (sebze, meyve, yumurta kabukları vs.) gübre olmak üzere kompost için biriktiriliyor, balık kılçığı, ıstakoz kabuğu gibi denize ait çöpler tekrar denize atılıyor, geri dönüşümlü bütün maddeler (kâğıt, cam, metal) ayırılıyor ve kasabadaki toplama merkezine götürülüyor, geriye kalan tanımsız çöpün toplandığı torbalar ise aynı toplama merkezine, torba başına cüzi bir miktar para ödeyerek bırakılabiliyor. Suyun, yiyeceklerin, kâğıdın, plastiğin ve hemen her şeyin tasarruf gözeterek kullanılması, kutuların, kavanozların, torbaların atılmak yerine temizlenip tekrar kullanılması, kırılan ya da bozulan şeylerin atılmak yerine tamir edilmesi biraz ada koşullarının sonucu olsa da esas olarak “Maine’li olmaya dair” bir özellik, bazen cimrilik sınırlarında gezinse de kanımca sevimli bir tutumluluk.
Öte yandan muhafazakârlığın çok da sevimli olmayan yanları da ziyadesiyle mevcut. Daha önce sözünü ettiğim aşırı yerellik, Maine’i dünyanın merkezine koyan, her türlü ‘öteki’ye kapalı bir zihniyete dönüşebiliyor. Size bölgedeki kuş ya da balık cinsleri üzerine en ayrıntılı bilgileri verebilen, bulutların şeklinden veya denizin üzerindeki hareketlerden hava tahmini yapabilen insanların, Türkiye veya benzer başka ülkeler hakkında ne kadar az şey bildiğini görmek çoğu zaman şaşırtıyor. Ağırlıklı olarak orta yaş ve üstü bu insanlar (gençler kısa sürelerle gelse bile bu evlerin masraf ve bakımıyla uğraşmak istemiyor, zaten vakitleri de olmuyor) yabancılara ve kendilerinden farklı olanlara karşı kibar bir merak gösterseler de bunun altında bir tedirginlik, alışık oldukları dünyanın değişmekte olmasından kaynaklanan bir kaygı da hissediliyor. Eğer evlerden birisi satışa çıkacak olursa kimin alacağı büyük merak konusu oluyor ve çoğu zaman bu yine kendileri gibi Beyaz, varlıklı ve bilinen bir aile olunca rahatlanıyor. Otuz küsur yıldır buralarda bir kere bile bir Siyah ya da Hispaniğe rastlamadığımı söylersem sanırım bir fikir verebilir. Zaten çok özel durumlar dışında yeni inşaata müsaade edilmeyen adalarda mevcut evler de (tek ev dışında başka tipoloji yok) ormanlar içinde ve birbirinden en az bir-iki kilometre uzaklıkta. Denizden geçen teknelerdeki insanlar dışında hiçbir Allah’ın kuluna rastlamadan günlerce yaşamak mümkün. Hiç unutmam rahmetli babam, kaldığımız evi, müştemilatını ve etrafındaki araziyi ilk kez gördüğünde, yarı şaka, yarı da Türk içgüdüsüyle “Böyle tek başına yaşayacaklarına bu araziyi parselleseler daha en az beş-altı ev yapılır, hem rant hem de komşu getirir” demişti.
Yazının başlığına dönerek bitirirsem, benim gibi aslında buralara ait olmayanlar için Maine’de geçen birkaç günün ‘hafifliği’, insanlardan uzakta ve doğayla haşır neşir olmanın verdiği huzur paha biçilmez. Ama birkaç günden sonra bu doğa terapisi bitiyor, Maine’de ‘varolmanın hafifliği’ yerini ‘dayanılmazlığına’ bırakıyor. Türkiye’de şikâyet ettiğimiz şeyler burada yok (inşaat, gürültü, kalabalık) ama Maine’de tam öteki uca savrulmak da tuhaf bir tedirginlik kaynağı olabiliyor: Sanki sessizlik aşırı sessiz, gecenin karanlığı ürkütücü bir zifiri karanlık. (Akşamları evlerin kapılarını kilitleme âdeti de olmadığı için ben nedense bu adaları hep cinayet romanları kurgulamak için ideal mekânlar olarak görüyorum). İlk günlerde ilaç gibi gelen insansızlık ise yavaş yavaş büyük bir eksikliğe dönüşüyor. Ve dönüş yolculuğunun hisler karmaşası başlıyor. Bir yandan, unutulmaya çalışılan şeylere geri dönüş: maskeler, COVID-19 rakamları, uzaktan eğitim hazırlıkları, yaklaşan seçim kaosu, evlerin bahçelerindeki Trump afişleri ve Türkiye’ye gidemeden biten bir yazın iç sıkıntısı. Diğer yanda ise bir nevi rahatlama; ne kadar berbat olursa olsun daha ‘gerçek’ bir dünyaya dönüş. Zaten Maine’de de son güzel güneş batımları yerini yaklaşan bulutlara bırakıyor, yazlıkçılar yavaş yavaş dönüyor ve fırtına sezonu başlamadan evlerin kapatılması, teknelerin kaldırılması gerekiyor.
{Tüm fotoğraflar aksi belirtilmedikçe: Sibel Bozdoğan}1. Delia Owens, Where the Crawdads Sing (New York: Putnam, 2018).
2. Livia Albeck-Ripka, “Climate change brought a lobster boom; now it could cause a bust”, The New York Times, 21 Haziran 2018.
3. Nicole Greenfield, “Could the climate crisis spell the end for Maine lobster?” Ecowatch, 20 Ağustos 2019.
4. Trevor Corson, The Secret Life of Lobsters (New York: Harper Collins, 2004).
5. Marianna Yerasimos, Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde Yemek Kültürü (İstanbul: Kitap Yayınevi, 2011), s. 150.
6. Corson, age, s. 101.
7. Linda Greenlaw, The Lobster Chronicles: Life on a Very Small Island (New York: Hyperion, 2002).
8. James M. Acheson, The Lobster Gangs of Maine (Hanover: University Press of New England, 1988).
9. David Foster Wallace, “Consider the Lobster”, Gourmet, Ağustos 2004.
10. “Restaurant tries marijuana for lobsters to take the edge off being boiled”, The Guardian, 20 Eylül 2018 ve “Maine investigates restaurant that gave lobsters marijuana”, The Guardian, 23 Eylül 2018.
11. Sean Mahoney, “A fish or a plant? Rockweed identity the central question in Maine court case”, Conservation Law Foundation, 21 Kasım 2017.