Yürüyorum uzun uzun yollarda, kulağımda türlü müzik eşliğinde. Her yürüyüşümde onu düşünüyorum. O da çok sever[di] yürümeyi. Hep bir yere yetişmeye çalıştığından, yürümekten çok koşmaktı onunki belki de. Başı ve beraberinde vücudu hafifçe sağa eğilmiş –sanki bu eğim hızına hız katarmış gibi– saçları bir omzuna dökülmüş, elinde hep bir çanta, bir yük, bir ağırlıkla… Kim bilir hangimizin yükü… Yürürken haykırmak geliyor içimden her seferinde onu ne kadar çok özlediğimi. Bunları yazarken bir kördüğüm dolanıyor kulaklarımda: “Öyle uzak ki yerim / Uzakları aşıyor / Bütün özlediklerim / Benden ayrı yaşıyor…” Bunları düşünüp, sonra gidip başkalarına öfkeleniyorum. Arkadaşlarının ondan artık hayatta değilmiş gibi bahsetmelerine mesela dayanamıyorum. “Ben anneni çok severdim” diyene hiç çekinmeden: “Hâlâ sevebilirsiniz, hayatta kendisi” diyorum. Sen bunu çok kaba bulursun eminim, ama artık öfkelendiğim meselelerin yüzleşmekte zorlandığım yaralarıma dokunduğunun da farkındayım.
Kayıplarla Mücadele Komitesi başkanı gibiyim bir süredir. Önce kendi kaybolma –yok olma–potansiyelimle yüzleşmem, sonra yakın çevremde üst üste gelen kayıplar, uzuv kaybı ve annemin günbegün yiten kelimeleri. Kaybın farklı form ve anlamlarıyla uğraşıyorum. Peki, neymiş bu kaybın ilk anlamı? Ölümün zarifçesi ya da halk dilindeki karşılığı. Yoksa şöyle mi yapsak: “Tek kelime, ne yerli ne yabancı”? Yok, yok! Ya da dur, ne olmadığını mı anlatsam kaybın? Kazanmanın karşıtı değil mesela. Çalışarak, emek vererek ya da yaptığının tersini yaparak değiştirebileceğin, toparlayabileceğin, telafi edebileceğin, düzeltebileceğin, yerine yeniden koyabileceğin bir şey değil. Kilo kaybetmek gibi mesela, yiyerek kaybı telafi edebileceğin bir şey değil bu. Ya da ne bileyim, yerini unutup, hatırlayınca bulabileceğin bir şey de değil. Bak, bu çok ironik biliyor musun? Bu noktadan bakınca, hatırlama eylemiyle bertaraf edilebilecek bir kaybın karşılığı değil çünkü Alzheimer!
Kaybolma ve yitme. Bu iki anlamı birbirinden ayıran ise birinin telafi edilme ya da bulunma potansiyeli. Alzheimer zihnimizde daha çok “kaybolma” fiiliyle özdeşleşse de kaybın “yitim” anlamına daha yakın duruyor. Bir ceviz içine benzeyen insan beyninin kıvrımlarının yitimi ve yavaş yavaş uçsuz bucaksız bir düzlüğe dönüşü henüz tedavisi olan bir durum değil. Piyasadaki iki buçuktan üç ilaç bu düzleşmeyi geciktiriyor en iyi ihtimalle. Bir de çevresel faktörler var hastalığın seyrini etkileyen. Bunlar, Akdeniz tipi düzenli yeme içme, kaliteli ve yeterli uyku, yürüyüş, rutinlerle örülü bir gündelik hayat ve sosyalleşme gibi pratikler. Sonuncusu Alzheimer’ın dilemması. Hastalık ilerledikçe, gerilemeye başlayan iletişim becerileri hastaların giderek yalnızlaşmasına neden oluyor. Hasta yalnızlaştıkça da iletişim becerileri daha da kötüye gidiyor. Giderek daha da kötüleşen iletişim becerileri hastanın asosyalleşmesine neden oluyor ki hastalığın seyrini olumsuz etkileyen en önemli çevresel faktörlerden birisi bu. Devcileyin bir kartopu gibi, ama kara…
Biz bunu çok dramatik bir şekilde tecrübe ettik. Annem kalçasını kırdı ve ameliyat olması için onu hastaneye yatırdık. Bu tabii ki şuraya yazdığım tek cümle gibi basit olmadı. Kendi içinde bir sürü sıkıntıyı ve zorluğu barındırıyor. Belki o dertleri daha sonra başka bir yazıda ele alırım. Hastanedeki altı günümüz üç ayrı odada geçti. Ameliyat öncesinde kaldığımız ilk ikisi üçer dörder kişilik odalardı ve her hastanın en az bir refakatçisi olduğunu düşünürsek annem bir anda hiç tanımadığı bir sürü insanın arasında buldu kendini. Sadece evinden ve rutininden kopmuş olması bile onu huzursuz etmeye yetecekken, bu insan ve oda trafiği işleri daha da zorlaştırdı. Yazık ki ne sistem bir ayrıcalık tanıyor Alzheimer hastalarına ne de doktorlar doğabilecek sorunların farkında. Nöbetçi doktor nöroloji uzmanı değilse hasta yakını olarak onu siz uyarmak ve yönlendirmek durumundasınız, o da söyledikleriniz aklına yatarsa ya da birazcık insafı varsa bir şeyleri değiştirebilir… Hikâyenin kara kitabı bir yana, ameliyattan önce ailecek müthiş bir değişim gözlemledik annemde. Zihninde kalan kelimelerle yeni tanıştığı hasta ve hasta yakınlarıyla arkadaş olduğunu ve buna bağlı olarak da uzun zamandır ondan duymadığımız yeni cümle kalıpları kurduğunu fark ettik. Öyle ki, geçtiğimiz her yeni oda birkaç gün önce tanıştığı hasta, hasta yakını ve hatta profesyonel refakatçilerin ziyaretleriyle doldu taştı.
Sanki kaybın yiten hâli değil, yerini bilmediğimiz hâliymiş bunca yıl baş etmeye çalıştığımız. O da işte yazı boyunca anlatmaya çalıştığım kara kartopu, kördüğüm ya da dilemma… Kaybın en kayıp hâli… Hiçbirimizin tam olarak nasıl yapacağımızı bilemediğimiz ama yapmaktan asla vazgeçmememiz gereken Alzheimer’ın bir anlamda panzehri: iletişim!
* Editörün notu: Bu yazı dizisini, hasta mahremiyeti nedeniyle “Hasta Yakını” müstear ismiyle yayımlıyoruz.
{fold içindeki fotoğraf: Kontrastsız beyin tomografisinden detay}