Sergi genel görünümü
Kendin Yap Kozmos

İttihad Sigorta Pasajı’nın içerisine konumlanan bir vitrin projesi Yaya, 17 Kasım ile 1 Nisan arasında Arabella Hope ve Irmak Canevi’nin Bir yudum al o çeşmeden isimli sergisine ev sahipliği yaptı. Viable İstanbul’un inisiyatifiyle başlayan Yaya, sanat işlerini dar dikdörtgen bir alanda ve pasajın insan sirkülasyonu içerisinde deneyimleme fırsatı yaratan bir arayüz gibi işliyor. Bir yudum al o çeşmeden, Irmak Canevi’nin başka sanatçılarla stüdyosunu paylaştığı bir konaklama programı olan TekTrope’un bu seneki konuğu Arabella ile beraber geçirdikleri sürenin sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Hem konaklama hem de üretim aşamasında aynı çeşmeden içtikleri o “gizemli” suyun sonucu demeli belki de.

Normalde kapalı olan ve “dükkânın” iç kısmına izleyicilerin girmesine izin vermeyen giriş kapısı bu seferki sergi için sonuna kadar açılmış. Bizi karşılayan tekerlekli mobil bir vitrin, ardına kadar açılan kapının ve kapıya karşılık gelen camın alt yarısına sığacak şekilde yerleştirilmiş. Yarısının dışarıda olduğu bir vaziyette sergiyi pasajın koridoruna taşırıyor ve pasajın geri kalanıyla Yaya’nın arasında konumlanıyor. Gösterim alanını hem açan hem de kapatan çift taraflı bir kilit sistemi gibi işliyor ve mekânın içerisi ile dışarısı arasında bulunan camdan bir tünel gibi gözüküyor. Yaya’nın tavan yüksekliği ise ayna panellerin kullanımıyla asma bir tavan daha oluşturularak normalde olduğundan biraz daha aşağı çekilmiş. Yansıtıcı yüzeylerin ve camların birbirini beslediği bir tür ışık kapanı gibi kurgulanan alan, sergiye ismini veren bilim kurgu-korku antolojisi olan Alacakaranlık Kuşağı’nın bölümlerine açılan bir geçit gibi. Zira her bölümü farklı, olağan dışı ve gerçeküstü olaylarla dolu olan dizinin ismi popülerleştikçe, tıpkı bu sergideki gibi maruz kalınan “sınır deneyimlerini” tanımlamak için kullanılır hâle gelmiş.

Solda: Irmak Canevi, Will the real Martian please stand up, A world of his own. Arabella Hope, We act like we made the earth, and we can claim ownership over others. Lighten up, and let go. Look up.

Sağda: Arabella Hope, The news made me so sad, so I looked to the stars.

Kontrol panellerini kullanmasını bilmediğimiz bir uzay gemisini andıran sergi, kozmik bileşenlerin yan yanalığıyla oluşan takımyıldızlarını seyre çıkmaya yakın bir deneyim sunuyor. İşlerin yarı yansıtıcı yüzeylerinin ve tavanın yarattığı atmosferik etkinin birbiriyle kurduğu ilişki, iki boyutlu nesnelerde bile içbükey bir yanılsama oluşmasına sebep oluyor. Nesnelerin yüzeylerinden yansıyan her ışık başka bir renk tayfını görünür kılıyor. Işığın bütün mekânı bozunuma uğratacak şekilde dolandığı sek hâli sayesinde ise her nesne kendi ışınımına sahip birer galaksiye dönüşüyor. Sergiyi oluşturan onlarca ayrık nesne, bütün evreni pasaja doğru yönlendiren bir yerçekimi tarafından davet edilmiş gibi. Görünüşe göre Irmak’ın Arabella’ya olan konaklama daveti evrensel bir vaziyete bürünerek Dünya’nın atmosferinden geçmeyi başarabilen her nesnenin kulağına gitmiş. Kozmik çağrışımları ve evren ölçekli metaforları bir kenara bırakırsak, serginin asıl yapı taşlarını ve moleküler seviyedeki bileşenlerini görebiliyoruz; her yerde bulabileceğimiz objeler, montaj aparatları ve kırtasiye malzemeleri. Sergi, küçük ölçekteki malzemelerin oluşturduğu kurgusal bir ekosistemi gösteriyor.

TekTrope’taki konaklama süresi boyunca küçük ölçekli bileşenlerle kozmik ölçekli fenomenleri bir arada düşünmeye olanak sağlayan Oort Bulutlarına odaklanan Hope, bilim kurgu edebiyatı, insan yaşamının kaynağı ve sistemler arasında mekik dokuyan bir araştırma yürüttü. Güneş sistemimizi çevreleyen varsayımsal ve devasa bir kabuk olan Oort Bulutu, uzay enkazında serbestçe süzülen buzul parçalarını ve beraberinde trilyonlarca nesneyi içerebiliyor. Uzayda çok geniş bir alana dağıldığı için şu ana kadar hiçbir uzay aracının ulaşamadığı bulut, çok parçalı olduğu için de mevcut gözlem teknolojilerinin erişiminde değil. Doğrudan gözlem yapmayı zorlaştıran yapısı sebebiyle şimdilik teorik bir kavram olarak kalıyor. Varsayımsal bu fenomen, küçük nesnelerin soyut ve kozmik mevcudiyetini somutlaştırdığı gibi evren hakkındaki edebi fantezilerimizi besleyecek kadar muğlak bazı çağrışımlara da sahip. Dünya’daki suyun ve gözlemleyebildiğimiz kuyruklu yıldızların kaynağı olduğu düşünülen Oort Bulutu, buzul kaplı göktaşlarının yuvası olarak işaret ediliyor. Sanatçının yaşamsal yapı taşlarından birinin oluşumuna odaklanan çalışması, Dünya’daki yaşamı çevreleyen diğer hipotezlere de referans verecek şekilde kurgusal bir kimliği sahipleniyor.

Solda: Arabella Hope, The news made me so sad, so I looked to the stars.
Sağda: Arabella Hope, Water didn’t evolve on earth, but came from space after the creation of the moon.

Hope’un kutulara ve mobil vitrine nesneler yerleştirerek oluşturduğu kompozisyonlar, bilimsel birtakım meraklarından ve insan kaynaklı çevre sorunlarına mizahi bir şekilde değinen sanat pratiğinden temelleniyor. Sanatçının sıradan olanla kurduğu bu güçlü diyalog sistemler, anlaşmalar ve yapısal kararlar üzerinden düşündüklerini malzemenin diline tercüme edebilmesine ve bu dilde de ifade edebilmesine olanak sağlıyor. Pozitif bilimlere olan bakışı bilimsel anlatıyı spekülatif bir paranteze almasına yardımcı olurken gelecek tahayyüllerini de her yerde bulunabilen sıradan nesnelerle oluşturabilmesine kapı aralıyor. Nesneleri kesiyor, iç içe sokuyor, birbirine bağlıyor, üç boyutlu formlara dikiyor ve “resimlerini” kendi kabuğundan taşan birer bileşke hâline getirinceye kadar esnetiyor. Aynı zamanda bu malzemelerin sahip olduğu parlak ve renkli yüzeyleri karmaşık ilişki ağlarına yerleştirerek ucuz plastik malzemelere olan takıntımızı görünür kılıyor. Tek kullanımlık olan fakat binlerce yıl dayanabilen malzemelerden inşa ettiği çok parçalı anlatı, Irmak Canevi’nin Alacakaranlık Kuşağı’ndan yola çıkarak oluşturduğu bilim kurgu heykellerinde de gözlemlenebiliyor.

Soldan sağa: Irmak Canevi, person or persons unknown, The sixteen millimeter shrine, Number 12 looks just like you, A passage for trumpet, And when the sky was opened, Nervous man in a hour dollar room.

Canevi, neredeyse uçucu bir bağlantıyla birbirine kaynaştırılmış ve sanki güçlükle üst üste dengelenmiş gibi gözüken kompleks heykeller üretir. Kendi içerisinde sistematik bir söz dizimine sahip heykeller, alet edevatları, modelleri ve birimleri olabildiği kadar “ucuz” bir şekilde birleştiren oyunsu yapbozlardır. Deney ve oyun arasında kalan üretim sürecinde her gün biriktirdiği şeyleri gruplandırır, dönüştürür ve birbirlerine sığınmalarını sağlar. Birbirlerinin iç veya dış iskeletlerine dönüşen nesneler kütle kazandıkça gitgide daha absürt bir hâle bürünür ve dokuları arasında gerçekleşen bir çatışmaya dahil olurlar. Sanatçı, biyomorfik formların herkesi ve her şeyi birbirine bağlama yeteneğine bilinçli olarak “çok fazla” güvenir. İzleyiciyi kalabalık bir bulmacayla baş başa bırakan çelişkili malzemeler kendi görsel ritimlerini üretir ve karmaşık oldukları ölçüde kırılgan hâle gelen birlikteliklere gebe olur. “Kötü” malzeme kullanımına dair benimsediği tavır ise kendin-yap stiliyle fikirsel benzerliklere sahiptir ve el emeğinin sıfırıncı kodunu görünür kılar. Dekoratif olduğu düşünülen malzemelere dair önyargıları birer alaşım gibi formüle edilmiş heykellerinin görsel karambolü içerisinde eritir. Kendisini “hayalperest bir çöpçatan”1 olarak tanımlayan sanatçı nesneler arasındaki ilişkileri örer ve birlikte yaşamaya zorladığı çokluklardan kalabalıklar üretir.

Hope ve Canevi’nin ortak ürettiği kendin-yap kozmosu, bilim kurgu evrenlerinde karşılaşabileceğimiz türden mekânların ve canlıların mikro boyuttaki izdüşümlerini örnekliyor sanki. Minik parçaların birbirine kenetlendiği bu panoramada izleyici, kendisini evrenin tam ortasında durur hâlde bütün yaşam formlarını izlerken buluyor. Hope’un tanık olmayı düşlediği Oort Bulutu’nda yerçekimsiz bir şekilde etrafa savrulabilecek türden parçalar ve canlılar sanki sergi için evrende açılan bir portaldan geçerek pasaja yerleşmiş. Gündelik parçalardan oluşturulan nesne ekosistemleri, 1981’de İtalyan sanatçı, mimar ve endüstriyel tasarımcı Luigi Serafini tarafından yaratılan ve hayali bir dünyanın ansiklopedisi olarak tanımlanabilecek Codex Seraphinianus’tan fırlamış canlılar gibi. Canevi, keşfedilmemiş bir gezegendeki bu organizmaların dış iskeletlerini ve tapındıkları monolitleri andıran heykelleriyle, Hope ise bu organizmaların yaşadığı çevresel koşulları ve yuvaları anıştıran üç boyutlu kolajlarıyla Codex Seraphinianus’a katkı sağlıyor. Belirsiz bir zamana ait hatıra nesneleri olarak da düşünülebilecek işler, bir uzay gemisi enkazından çıkan parçaların gizemine sahip.

“Başka bir boyuta girmek üzeresiniz. Sadece görüntü ve ses değil, zihin boyutuna da. Hayal gücünün harikulade diyarına bir yolculuk. Sonraki durak: Alacakaranlık kuşağı.”2

Alacakaranlık Kuşağı’nın giriş jeneriğinde Rod Serling tarafından tekrarlanan bu cümleler, boyutlar arası atlamanın risk alınan bir hayalgücü aracılığıyla gerçekleştiğini imler. Pasajda gördüğümüz kısa vadeli bir halüsinasyonu tetikleyen sergi, farklı boyuttaki “dünyalardan” kopan bir etkiyi sahiplenir ve Dünya’nın onları görmeye henüz hazır olmadığı uyumsuz bir evrenin mitolojisini kurgular. Kuşağın arayışındayken, teleskopla keşfedilen bir gezegenin mercekten yansıyan kısa vadeli izlenimlerini görselleştirir. Uzaklara odaklandığı kadar yakında, pasajın içerisinde olduğu kadar alacakaranlık kuşağının dış çeperinde ve son olarak da bilimsel olduğu kadar kurgusaldır. Bir yudum al o çeşmeden, Oort Bulutu’nun devasa kozmik mevcudiyetini dağınık minik parçaların var ettiğini bilir ve hipotetik bir gezegenin kendin-yap halkalarını oluşturacak şekilde alacakaranlık kuşağının yörüngesinde dolanır.

{Fold ve metin içindeki tüm fotoğraflar: Zeynep Fırat}

1. Irmak Canevi’nin Şık isimli kişisel sergisinin basın bülteninden Zeynep Beler’in alıntısı.

2. Twilight Zone girişi, seslendiren: Rod Serling, çeviren: Viable.

Bir yudum al o çeşmeden, çağdaş sanat, Fırat Yusuf Yılmaz, görsel sanatlar, resim sanatı, sanat, sanat inisiyatifi, sergi