Bir park, Edinburg, Ağustos 2013, fotoğraf: İrem Temel
Kentsel Miras
Hayal Gücümüz İçin
Neden Gereklidir?
Çevre ile iç içeyim. Bundan ötürü bedenimin dışında ve içinde olan her şey birbiri ile süreklilik içinde... Bedenim dünyadır, dünya ve yeryüzü bedenimin devamıdır. Bundan ötürü burada diğer varlık bütünü ile birlikteyim.1 —Jale N. Erzen 

Kent insanının her şeyden önce fiziksel bir alanda hareket eden bir beden olduğunu düşünüyorum. Kent bizim fiziksel çevremiz, onunla kurduğumuz ilişkimiz de her şeyden önce bedensel bir ilişki. Yaşadığımız yerle ilgili hatıralarımızın, oradaki köklerimizin, şehir hafızasının birleşerek bizim için düşünsel ve hissi bir anlamlar ağına dönüşmesinden önceki bir aşamaya işaret ediyorum; bedenlerimizle, duyu organlarımız yoluyla kentle ilişki kurduğumuz aşamaya.

Yazın şehir merkezi, Edinburg, Ağustos 2013, fotoğraf: İrem Temel

Didier Anzieu2 annenin, bebek için belirli bir anlama sahip ve ilişki kurulabilen bir kişi olarak “anne” olmasından önce, bebek tarafından onu fiziksel olarak saran bir zar, bir nevi çevre gibi işlediğini, ilişkiselliğin bunun üzerine kurulduğunu hayal ediyor. Bebeğin annesini “annesi” olarak tanımaya ve ilişki kurmaya başlamasından önce gelen duyusal algılama ve bedensel ilişkilenme evresi, annenin teninin kokusu, onun tutuşunun sıcaklığı ve ritmi gibi duyumlarla örülüyor. Ben de kentle kurduğumuz ruhsal, kültürel, duygusal ilişkilerin çekirdeğinde kentin bizi en önce fiziksel bir biçimde saran bir zar olduğunu hayal ediyorum. Canlı bedenler olan bizleri çevreleyen kentle ilişkimiz de kültürel düzleme, bireysel-toplumsal hafıza düzlemine geçmeden önce bedensel olarak kuruluyor: Sokaktaki asfalt, arnavutkaldırımı, granit zeminlere basışımız, aralarından geçtiğimiz okul, cami ve kiliselerin kapılarını, kubbelerini görerek, dokularını, ahşaplarını çinilerini ayırt ederek algılayışımız duyusal biçimde işliyor. Bindiğimiz vapurun gıcırdayan veya yenilenmiş tahtaları kentte önce somut hâlleriyle var; ağaçlardan dökülen yapraklar veya inşaatlardan dökülen toz, kıpırdayan muşamba, gerilmiş metal plakalar da öyle. Bir kentin insanı her yönüyle saran hâletiruhiyesini düşünüyorum. Her semtin ve kentin kendine özgü havasını düşünüyorum. Bu atmosferler de parçaları olan bileşenlerin, mesela taş, çelik, yaprak, tabela, kapı ve kaldırımların bir aradalığıyla var. Bu durumda kentle duyusal, bedensel olarak örülmüş bir ilişkinin içerisindeyiz biz de. Bu, bizi saran çevreyle ilişkimizin en temel niteliği.

Salaş bir hâlde Yedikule, Mart 2016, fotoğraf: İrem Temel

Algılar zihinde temsillere dönüşüp bu temsiller birbiriyle ilişki içine girdikçe düşünceler oluşuyor. Zihinsel temsiller oluştuğu zaman, nesneler ortada yokken de onları düşünmek mümkün. Somut bir ağacı görmeden de bir ağacı düşünebilir, onunla ilgili hayal kurabiliriz. Yaşadıklarımızın arasında, kavramların arasında, hayallerimizin arasında (ve tüm bunların birbiriyle aralarında) bağlantılar kurabiliriz. Kentle ilişkimizin zihinselliğe kayan taraflarına bakalım. Bir yapıyı nasıl algılar, nasıl düşünürüz? Onun hem cisimsel niteliklerini (taş, ahşap) hem de tarihinde yüklü anlamlarını ve çağrışımlarını zihnimizde ilişkilendiririz. Ayasofya’nın farklı dönemlerde şehirde nasıl durduğunu düşünmek. Bizans Ayasofya’sı. Osmanlı Ayasofya’sı. Ayasofya’ya ilk girişim. Yurtdışından gelen arkadaşlarımı oraya götürmem. İçinin hacmi ve neye benzediği. Ayasofya’nın taşlarını zaman içerisinde hayal etmek, renklerini, ışığın vuruşunu. Ayasofya’nın müze niteliğinin kaldırılması. Tarihselliğin içerdiği bilgileri özümseyip kendi deneyimlerimizle birleştirip içimizde hisler uyandırmasına zemin hazırladığımız zaman bu mekânları da öznelleştirmiş oluyoruz. Bu mekânlarla ilgili hayal kurabilmek, bizden önce orada olanları, kendimizi ve yarını düşünebilmek hem bizi özne olarak kentsel tarihi sahnede bir yere yerleştiriyor hem de bizden öncekilerle aramızda bir devamlılık sağlıyor, kentteki özneler olarak tarihselliğimizi kuruyor.

Yaşadığımız yerde bizden önce bir şeylerin, birilerinin, bazı yapıların olduğuna dair işaretleri içermeyen –veya bu işaretleri silen– yerlerin (Langa bostanlarından eser kalmamış bir Yenikapı Meydanı’nın mesela) böyle bir hayal kurmaya olanak vermediğini ileri sürüyorum. Geçmişle ilgili aktarım yapabilen, tarihsel –buna kolektif ve bireysel duygusal tarihleri de katıyorum– yükü olan mekânlar ve yapılar, onlara farklı temsillerin zihinlerde iç içe geçebildiği, üst üste binebildiği, çağrışımların akabildiği, geçmişi hayal ederek düşünmeyi mümkün kılan yarı saydam katmanlar gibiler. Tarihsel aktarımın izlerinin, işaretlerinin kaybolduğu veya silindiği yapı ve mekânlar ise (mesela kentsel dönüşümle yıkılan mahallelerin yerine inşa edilen gökdelenler, evlerin ve türlü tarihsel yapıların yıkılmasıyla açılan bir bulvar, kültürel ve tarihsel izleri silinmiş bir meydan) zihnimiz için geçmişin temsillerini ve çağrışımlarını birbirine bağlamayan, geçmişini yani arkasını göstermeyen opak katmanlara benziyor. Belki yıkılanların, yok edilenlerin görünmez, negatif bir temsilini barındırıyorlar, ancak bilen gözler için. Yaşadığımız çevrenin geçmişi gösteren geçirgen katmanlarının matlaşması, başka bir deyişle palimpsest özelliğini yitirmiş olması mekânın tarihini ve bu tarih içerisinde kendimizin nasıl konumlandığını düşünürken zihinsel hareketliliği ve hayal kurmayı zedeliyor.

İktidarın İstanbul’daki (ve ülkedeki) kent politikalarına kent sakinleri, yani bu konunun özneleri olarak iştirak edemiyoruz, kenti nasıl deneyimleyeceğimizi politika düzleminde şekillendiremiyoruz. Kente dair politika ve uygulamaları daha ziyade “başımıza bir şeylerin gelmesi” olarak yaşıyoruz. “Başımıza bir şeylerin gelmesi” ifadesiyle kentte yaşayan bizlerin ve bu konuda söz üreten mesleki ve sivil platformların dönüşüm –değişim– ve inşa süreçlerinin dışında kalmasını kastediyorum. AKM yıkılacak, alışın. Taksim’e cami yapılacak, alışın. Olumsuz ÇED raporuna rağmen Üçüncü Köprü ve Kuzey Marmara Otoyolu yapılacak, alışın. Artık Atatürk Havalimanı’nı kullanmayacağız, İstanbul Havalimanı’ndan uçacaksınız, alışın. Fikirtepe diye bir semt artık yok, alışın. Tarlabaşı ahalisi başka yerde yaşayacak, alışın. Bir semti bir şirket satın aldı, adı Galataport olacak, alışın. Bireysel ölçekte evini kaybeden, şehrin uzak bölgelerine itilen sosyal ve ekonomik çevrelerinden kopartılan insanların yaşamlarının tümüne yayılan bir kopukluktan söz edebiliriz. Hem bireysel yaşamları, hem makro düzeyde kentteki yaşam ve ekonomik akışları etkileyen bu müdahalelerin, kenti kendimizin kılamayışımızın, katılımcı süreçlerin işletilememesinin kent özneleri olan herkes için aslında pek çok düzlemde kopukluk yarattığını, bizi çepeçevre saran kent-derimizde yırtıklar açtığını ileri sürüyorum. Bu yırtıkların uzamsal, zamansal ve hukuki çerçeve düzlemlerinde nelere denk gelebileceğine kısaca kafa yoracağım.

Uzamsal, Zamansal ve Hukuki Düzenlemedeki Yırtıklarla Karşılaşmalarımız

Halka açık bir semt, muhit ya da kamusal alan özelleştirilerek, Tarlabaşı ve Sulukule örneklerindeki gibi güvenlikli bir site ya da bir AVM veya ayrıcalıklı kullanıcıları haricindekileri dışarıda bırakan herhangi bir yapıya büründürüldüğünde ne oluyor? Bu durumlarda kent öznelerinin kent içerisindeki yerleşmesi ve akışı çeşitli noktalarda tıkanıyor. Tophane’nin Galataport formunda dönüşeceği ve Bomonti Bira Fabrikası’nın Bomontiada olarak dönüştüğü şeyde harcayacak paranız, oraya “kabul edilebileceğiniz” network’ünüz veya piyasanız yoksa oralara gitmezsiniz. Kamusal gibi görünen ama kamusallığın kapsayıcılığını üstlenmemiş bu alanları kullanamaz olursunuz, soylulaştırmayla çehresi değişen semtinizde yükselen kiralar nedeniyle barınamaz ve dışarıdaki bölgelerde yaşamaya itilirsiniz. İstanbul özelinde kenti de saran doğal alanların akıbetine ve Üçüncü Köprü, Kuzey Marmara Otoyolu, İstanbul Havalimanı gibi mega-projelerin yukarıdan çekilmiş fotoğraflarına baktığımızda ve buralara yolumuz düştüğünde, mecaz düşünmeye de gerek kalmadan doğrudan doğruya doğal dokunun yırtıldığını, bu doğal koridorların fauna ve florasının tıkandığını, canlı türlerinin risk altına girdiğini, göçmen kuşların ne konaklayacak yer ne beslenecek alan bulabildiğini görüyoruz. Bu uzamsal yırtıkların bizim kenti deneyimleyişimizde nasıl izdüşümleri olduğunu düşünmek lazım.

Zamansal Yırtıklar

Bir kentin kültürel/tarihi mirasının önemli parçaları zaman içerisinde var olmaya devam edemediğinde, birbirini takip eden nesiller tarafından deneyimlenemediğinde, şehir planında kısa zaman içerisinde radikal değişiklikler olduğunda, mesela bin yıldan fazladır açık olan Kariye Müzesi’nin fresklerinin üzeri kapatıldığında, bizden önceki kuşaklardan duyduğumuz sinema ve tiyatro salonlarının yerlerinde yeller estiğinde, kenti anlatan eski bir kitapta okuyabildiğimiz pek çok yer yıkılmış, başka şeyler tarafından işgal edilmiş olduğunda, birkaç kuşak öncemizle paylaşabildiğimiz mekânlar daraldığında, hatta çocukluk hatıralarımıza sahne olan yapıların, derelerin, çayırların ve hatta on yıl öncenin mekânlarının çoğunun artık olmadığını fark ettiğimizde kent-derimizin zamansal boyutunda yırtıklar açıldığından bahsedebiliriz. Zaman elbette mekânlara da değişim ve dönüşüm getirecektir ama sanki bizim payımıza daha çok yıkım ve yok olma düşüyor. Bu kadar “Bugün varım, yarın yokum” bir zeminde yaşamanın hem tarihsel akış içerisindeki kendilik algımızda, hem çevreyle ilişkimiz içerisinde kesintiler yarattığı düşünülebilir mi?

Mega projelerin hukuki süreçlere aykırı –veya hukuki olarak kılıfına uydurulmuş– şekilde yapıldığını, kültürel ve doğal sit alanlarının tahrip edildiğini, sit alanlarının niteliğinin el çabukluğuyla değiştiriliverdiğini hatırlayacak olursak hukukun da kentsel derimiz için koruyucu işlevi yitmiş hâlde. Böyle olduğunda dünyayla aramıza düzenleyici işleviyle giren tarafsız bir üçüncüyü, bir üstyapıyı da yitirmiş oluyoruz. Devlet eliyle ancak hukuksuz bir biçimde kentlerde yapılan değişiklikleri ne düşünsel ne hissi olarak sindirmek mümkün. Zira bu tarafsız olması gereken üstyapı işlemediğinde geriye kalan his, bizi bizim dışımızda koruyabileceğini hissedebileceğimiz bir şeyin kalmadığı oluyor.

Yırtık Bir Çerçeveyle Yaşamak

“Çerçeve, kişiliğin en ilkel parçası, ben-beden çevrenin kaynaşmasıdır. Bu çerçevenin sabitliği Ben’in, nesnenin, bedensel tasarımın, bedenin, zihnin ve diğer şeylerin oluşmasını, var olmasını ve birbirinden ayırt edilmesini sağlar.” José Bleger3

Bleger, psikanalitik süreç içerisinde çerçevenin (psikanalizin zamansal ve mekânsal koşullarının) sabit olmasının özneye nasıl etki ettiğini bu şekilde açıklar. Ancak belirli sabit (ya da tutarlı) koşullar içerisinde, bu sabitlere ve onların sağladığı öngörülebilirlik hislerine dayanarak, bu sabitlerin yarattığı oynama alanının içerisinde hareket ederek benin gelişebildiği düşüncesini kent ve insan ilişkisine genişletmeyi deneyelim… Fiziksel ortam tutarlı ve sabit olduğunda, kendi varlığımızı çevreyle ilişkimizde belirli bir tutarlılık içerisinde hissedebildiğimizde, bu tutarlılığa ve sabitliğe yaslanarak kentsel-ruhsal düşünüp hayal kurabiliriz. Sabit olanın içerisinde oluşabilir ve hareket edebiliriz.

11. yüzyıldan beri ayakta olan Kariye Müzesi’nin fresklerinin üzeri bir gecede kapatılabilir, kentin endüstriyel mirasları şirketlere satılabilir, bir semt kocaman bir inşaat projesine dönüşebilir ve orada yaşayanlar evsiz kalabilir. Çevreyle kurduğumuz her ilişkinin elbet iç dünyamızda da izdüşümleri oluyor. Bu biçimdeki süreklilik, öngörülebilirlik ve etkinlik hissinden bizi yoksun bırakan bir ilişkiden içsel olarak nasıl etkileniyoruz?

Tutarlı olmayan ve öngörülemeyen, öznelerin iştirakine kapalı müdahale; yerinden edilme, dışlanma; çevredeki ani ve olumsuz etkili değişiklikler; uzamsal, zamansal ve düzensel kopukluk ve yırtılma olarak deneyimlenen kentsel değişiklikler kentte yaşayanların kente dair düşünme, kendisini kentin bir parçası olarak algılama, kentsel hayal etme işlevlerini de zedeliyor, çünkü uzamsal, mekânsal ve hukuki yırtıklar aynı zamanda bizi çevreleyen sabitlerin de kırılması demek. Bizi saran çevrede deneyimlediğimiz uzamsal, zamansal, ekolojik ve hukuki yırtıklar onarılmadıkça çevreyle bağımız bizler için tutarsız, her an zarar görebilecek kırılgan bir bağ olarak deneyimleniyor.

“Kadim bir maneviyat, içsel kendiliğe de tarihsel süreklilik sağlar; geçmişteki büyükler ve atalarla aramızda bağlantılar kurar, şimdide yaşayan topluluğa bir ait olma hissi verir. İç dünya ile dış dünya arasında bir bağ oluşturarak insan ve doğanın ilişkisine anlam katar (…) İçsel ve dışsal kendilik arasında bir uyum deneyimlendiği zaman, içsel ve dışsal kaos ile uyumsuzluğa tahammül edilebilir.”4

Mevcut kent politikalarıyla yaşantımızın büyük bölümü, alanlarımıza tecavüz edilmesi olarak deneyimlenebilecek düzeyde zorbaca gerçekleşiyor. Sivil inisiyatiflerle, oluşumlarla kent hakkında söz ve eylem üretirken, dışarıyla bağımızda etkin bir konumu korumaya çalışırken bir yandan da kentle ilişkimizi ve bizde açılan yaraları da onarmaya çalışıyoruz; çünkü dışarıda olanın korunması, içsel olanın da korunabileceği hissi için gerekli.

AKM yıkılmadan önce, AKM'ye veda etkinliğinin olduğu gün çekilmiş bir fotoğraf, İstanbul, 2018 yılının başı, fotoğraf: İrem Temel
{fold içerisindeki fotoğraf: Son Bizans pencerelerinden bakarken, Samatya, Ekim 2021, İrem Temel}

1. Jale N. Erzen, Üç Habitus: Yeryüzü, Kent, Yapı (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2015).

2. Didier Anzieu ve Nesrin Tura Demiryontan, Deri-Ben (İstanbul: Metis Yayınları, 2008).

3. José Bleger, kaynak: Psicoanálisis del encuadre psicoanalítico

4. Norma Tracey, “The Autistic Core in Aboriginal Trauma: Breaking Down or Breaking out of the Autistic Defence”, Psychoanalysis, Culture & Society (December 2012): 17(4), 356-372.

İrem Temel, kent, kent hakkı, kentsel dönüşüm, mutenalaştırma, şehir