Theo Angelopoulos,
Eternity and a Day
, 1998,
kaynak: HKIFF Cine Fan
Müziğe Övgü

Eğer bazı şeyleri başlangıç ve bitiş olarak kodlayıp periyotlara ayıracaksam 2013 ile 2023 arası bunun için uygun bir on yıl. 2013 Haziran’ında tanışılan yeni bir imkân tahayyülü, 2015’teki patlamayla başlayan bombaların dehşeti ve jetleri tepemizde uçuran süreçle içine düşülen döngü, seçimlere endekslenen ve “Bu sefer o kadar kaptırmayacağım” dense de yine de kaptırılan normalleşme beklentileri… On yıllar geriye gittikçe çoğaltılabilir, farklı periyotlar kesişim kümeleri oluşturabilir ve sonrasında “Kimin 90’ları?”, “Hangi altın çağ?” gibi sorulara kapı da aralanabilir elbette. Bir on yıl kapanıp yeni bir on yıl başlıyorsa ve bunun getireceği yeniliklere dair umut besleyeceksem, geride bırakılanlarla yüzleşme ve sonunda da bir sağaltım gereklidir diyorum. İşte bu noktada müziğe övgüm başlıyor.

Geçmişle yüzleşme ve sağaltım konusunda sanat eserlerinin katkısı düşünüldüğünde, üretim ve tüketim süreçlerinin yapısı ve bununla birlikte şekillenen pratik bir kitleselleşme potansiyeli müziği toplumsal boyutta en etkin alan hâline getiriyor. Bu konudaki katkının bireysel boyutlarda değişkenlik göstermesi ve müziğin alt sıralarda yer alması da mümkün tabii ki ama o aşamada devreye girip üst sıraları kapması daha muhtemel olan görsel sanatlar ya da edebiyattan da hareketle müziğe ulaşmak çok olası; film sahneleriyle bütünleşenler, şiirleri okuyup hayran kaldıktan sonra şairin dizelerinden bestelenenler ya da bir romanın okunma aşamasında zihinde yarattığı sinematik evrene dahil olan ezgiler.

Toplumsal yapıyı analiz ederken sermaye kavramını ekonomik olanın yanı sıra kültürel olanla da ilişkilendiren ve Gramsci’den hareketle benimsenen hegemonya mücadelesi içerisinde kendine ait bağımsız bir alanı olan kültürel sermayeden bahseden Pierre Bourdieu, sanat alanında ortaya koyulan üretimleri kültürel sermayenin formlarından birisi olarak “nesneleştirilmiş hâl” kapsamında değerlendirir.* Bu nesneleşmiş hâlin hem üretim hem de alımlama aşamalarına baktığımızda, özellikle aynı nesnenin farklı alımlamaları üzerinden yolumuzun farklı kültürel sermayelere çıkması mümkün. Müziğe ve daha birçok farklı şeye övgüyü de yergiyi de şekillendiren bu noktayı aklımın kenarında tutarak söyleyeceğim sözlerimi.

Müziğe övgüyü birçok farklı düzlemden hareketle geliştirebiliriz ve hem kişisel hem de toplumsal akışın yeniliklere gebe ve doğum sancılarıyla dolu olduğu on yıl, 2013 ile 2023 arası düzlemimdir şimdi. Beni müziğe övgüye götürecek on yıllık hattın duraklarının her biriyle bütünleşen şarkılardan seçtiklerimi düşündüğümde, toplumsal olanı odağıma aldığım noktalarda çok daha kitlesel bir şekilde o şarkıları dinleyip ortak noktalarda buluştuğumuzu hissediyorum, bireysel alanlarda gezinirken ise kültürel sermayemizin de etki ettiği yaşanmışlıklarımız/yaklaşımlarımız kesişecektir belki.

2013 Haziran’ıyla birlikte deneyimlenen güzellikler, beraberinde müziği de taşıdı. O günleri anıp coşkuyu ve hüznü harmanladığımda karşıma hep Sürgün çıkar. Hilmi Yarayıcı’nın sesinden ilk kez bir haziran belgeselinde, Cennetin Düşüşü’nün kapanışında dinlediğim o şarkı. Berkin’in cenazesine çalıştıkları inşaattan selam duran işçiler görüntüde, araya girip dalgalanan kızıl bayraklar ve anayurduna ağlamaması için seslenen o ses. 2013’ün Haziran’ı aynı zamanda onlarca yıla yayılan bir mücadele geleneğinin ürünüdür diye düşünmemi sağlayan sözleriyle, o şarkı benim için 1970’in Haziran’ı ile 2013’ün Haziran’ını birbirine bağlayan en etkili sestir.

2013’ün diriliği kendini hissettirmeye devam ederken sandığa çatışmayla verilen bir cevap, şiddetin kol gezdiği 2015 ve sonrası… Toplumsal ve bireysel katmanların iç içe geçtiği bir aşkın da izleriyle o yılların sertliği Ahmed Arif’in dizeleri ve o dizelerden müziğe dönüşen bestelerle göğüslenmeye çalışıldı. Gitgide bir karakola dönüştürülen Karanfil Sokağı ile Selanik Caddesi arasında Karanfil Sokağı dizeleriyle seyir hâli ve karşılıklı bir aşkla dolu özlenen günlere övgüyü Arif’in Suskun şiirinden bestelenen Fikret Kızılok şarkısı İki Parça Can’la dizmeye çalışmak… Her çabada müzik koşuyordu yardımıma ve sanırım ona en çok yaklaşan şey de şiirdi; tek bir hamleyle işi çözme isteği, yoğun duyguların sabırsızlığı… Tam da o zamanlarda beni bulan bir şair Ergin Günçe’dir ve onun şiirlerinden bestelenmiş şarkıları dinlemenin ne kadar güzel olacağı da zaman zaman düşündüklerimdendir. Şiir ile müziği ve geçmiş ile bugünü buluşturan şarkılar arasında Grup Yorum’un İsyan Olsun ve Ferhat şarkılarını anmadan geçemem. Arkadaş Zekai Özger’in anlam arayışına yoldaşlık eden, devrimin Ankara’sı için yazılmış iki şiirini Yorum’a ve farklı dönemlerin ortak arayışını birbirine bağlayan iki şarkı.

O yıllar geçip giderken başkentte GBT’ye denk gelme ihtimali iyice artan sokaklar ve caddeler, bir yanda oyunun kuralı son anda değiştirilse bile “yola devam” denen seçimler, benim aklımda bu hengâme içinde bir yanda iş, diğer yanda askerlik. Derken 2018’de bedelli askerlik maceram oldu ve üç haftanın ilk üç gününde kaçınılmaz yabancılaşmayı yaşadığım anların birinde, sanki yıllardır müzik dinlememişim gibi hissettiren bir an vardı. Bozuk paralarla kahve/çay alınan otomatların günlük bakımına gelen araçtan çalan ve herhangi bir zamanda “Hadi açayım da dinleyeyim” diyeceğim tarzların çok dışında kalan bir şarkıyı duymuştum. “Yaşıyorsun işte, rahat ol” dedirten bir hisle doldurmuştu içimi o şarkı ve övgülerin yetmeyeceği müziğe olan saygı duruşumu o an göstermiştim. Sonrasında koridorda yankılanan radyoda duyduğum Yeni Türkü ise epeyce şaşırtacaktı beni. Müziğe övgü diyerek giriştiğim bu metnin başında aklımda bir bu anekdot, bir de elde Shazam. Pandemi zamanı en çok özlenenlerin arasına mekânlarda yeni şarkı keşfetmek girmişti. Evet, artık gelebiliriz on yılın pandemili zamanına. Alışıldık bir ölüme hasret bırakıp korkutan, alışılmadık bin bir ölümün de dört bir yanımızda kol gezdiğini hatırlatan o süreç. En sahici korku da birinin ölümüne sebep olma korkusuydu. Ve pandeminin hemen başlarında yayımlanan Da Poet EP’sinde yer alan Nisan Güzeldi… Dünyadan bomboş kent meydanları ve sokak görüntülerinin önümüze ilk kez düştüğü, aşı bulunup da kafalar biraz daha rahat olana kadar sanki yılların geçeceği hissinin ağır bastığı o ilk nisan ayında bu şarkı, “Basit şeylerin değerini bilmek gerekirmiş, bak şimdi olanlara” dedirten bir “Güzeldi, evet güzeldi” ifadesinin ve gözyaşlarının sebebiydi. Ama öncesindeki nisanlar ve sonrasındakiler, hep kendi hüzün ve mutluluk sebeplerini beraberinde getirdi. Geçmiş nisanlardan bunun doğruluğu gelecek nisanlar için çıkarılabilirdi ancak bunları kitlesel olarak hiç hesaba katamayacağımız zamanlardı sanırım. Kiminle ve nasıl olursanız olun Da Poet’in Nisan Güzeldi’sini dinleyip o günleri düşünmenizi isterim. Şarkının ilk kısmındaki temada Ermeni ezgilerini çağrıştıran altyapı müziği ise “Güzeldi, eminim güzeldi birlikteyken de her şey” dedirtir bana ve müziğin kişisel bağlamda nasıl farklı yansımalar bulabileceğini düşünmemi sağlar hep.

Ve pandemi sonrası dönülen “eski normale” çoktan yer etmiş olumlu/olumsuz birtakım yenilikleri deneyimlediğimiz süreçlere denk düşen bir büyük felaket, 6 Şubat 2023. Kişisel yaşamımda buna eklenen, birtakım hastalıkların ve kayıpların her an yanı başımızdaki sevdiklerimizi de etkileyebilir olduğunu hatırlatan süreçler. Belki de tüm bu birikim ve geçmiş on yılın yükünü hafifletebileceği hissini uyandıran bir güzellikti tam da o anda aşk. Geçmişin güzel izlerini yeninin umutlarıyla anda çoğaltma ihtimali. “Gerçekten güzeldi” diye anmamı sağlayacak bir nisanı yaşatan, ama ondan arındırıp şubat sonrası yaşanagelen bireysel ve toplumsal süreci düşününce “Nesi güzeldi?” diye de kendime karşı çıkmama yol açabilecek karşılıksız bir aşk. “Kar yağacaksa buralara yağsın, oralara değil” diye düşünürken zamansız bir şekilde Ankara’da yağan karla birlikte tanışılan Snowy In The F# Minor umutlu bir sürecin şarkısı, umutları suya düşürüp susuz bırakan süreçse belki de en çok Mert Pekduraner’in Çukurova’sı. İlk şarkıda umudu yeşerten Tindersticks kemanlarının duyumunda ortaklaşmak, Çukurova ise harcanmış potansiyellere ve yaşanmamış güzel bir geçmişe ağıt gibi, nostalji sözcüğünün yetmediği anda Portekizceden saudade yardıma gelebilir, saudade hissinin adeta buralı hâli.

Düşlerin tekrar tekrar suya düşme ihtimali devam edecek. Yaşanmamış güzelliklerin düşünü gelecek günlerde yaşama gayreti de bizi sınırları daha belirli bir nostaljiden çok, bir deniz kıyısından kıyısız bir göğe doğru uzanan zamansız ve mekânsız akışkanlıktaki saudade hissine yaklaştıracak. O hissi sözle değil de sesle anlatmayı sağlayan müziğe tam da bu noktada yine bir övgü ve ardından çalan şarkılar Angola’dan, Cabo Verde’den.

2023’ü böyle yaşamak istemezdik ne ben ne de biz. 2024’ü ve sonrasını belki daha umutsuz beklerken, düşündüğümüzden çok daha bol güzellikle yaşayabiliriz umudu her zaman şuracığımızda bir kuş olup ötüyor. O umudu şimdiden beslediğimi yansıtan şarkı ise kökenini yeni öğrendiğim ama eskiden beri dinlediğim bir şarkı. Kökenini yeni öğrenmemi sağlayan, Ennio Morricone belgeseli oldu ve ABD’li anarşistler Nikola ve Bart’a bir saygı duruşu olan o şarkı an itibariyle beni gülümseten. Joan Baez söylüyor, Here’s to You… Sen de hatırla seni umutlandıran, elindeki en güzel cevheri parlatan o şarkıyı.

* Pierre Bourdieu, “The Forms of Capital”, Handbook of Theory and Research for the Sociology of Education, hazırlayan: J.G. Richardson (New York: Greenwood Press, 1986), 245.

deprem, Gezi, Karaca Yiğit Pehlivanlı, müzik, pop müzik, popüler kültür