Nikolay Leskov’un
İyi Hâl Kâğıdı

Nikolay Leskov’un Mühürlü Melek’i, mühürlenip haczedilmiş bir Meryem Ana tasvirini deposunda saklandığı piskoposluk binasından çalıp yerine replikasını koymaya çalışan, bunun için de hem uhdesinde çalıştıkları İngiliz işverenden hem de sahte tabloyu resimleyecek ikona ustası Sevastyan’dan el alan bir grup mujikin hikâyesini anlatıyor. Sonunda amaç hasıl oluyor ama türlü aksilikler yüzünden yakayı ele vermekten de kurtulamıyorlar. Ne ki, haksever piskopos –sonu bir hırsızlığa da varsa– bu fiili tanrısal yargının tümel hükmünde soğurarak bu cahil adamları affediyor.

İmdi: İlahi kudretin fiilen işe koşulduğu çift yönelimli bir theurgia eylemi bu: (i) Tanrı talep ettiği kefaretin alıcısı olarak günahı ilga etmek için var kılarken (ii) vahyin kaynağı olarak salih ameli buyurmak için de ihlali yasalaştırıyor (“Onun korkutması teşvikin aynıdır” diyen İbn Arabî’yi düşünün). Elbette ilahi tecellinin daha önce kimsenin aklına gelmemiş bir belirişi değil bu (Tanrı’ya var olmaktan başka hâl çaresi bırakmadığı için Pierre Bayle’in gülmekten öleyazdığı Spinozist fantazmayı düşünün). Peki ilginç olan ne ve Leskov’un bu didaktik ve sofuca kabulü çokça aşan yazınsal parlaklığı nereden güç alıyor?

Sahte bir ikona ve kalp bir mühür üretmeye girişmiş Ortodoks Slavlar anlatıdaki tüm ironiyi, ikonoklast bir küfre düşmenin şerri üzerinden, tüm dinsel kabullerin özünde yatan bir akideye bağlıyor: Tasvirin kutsiyetini yaralayan dünyevi elle kutsal yasağı onaran sahte şefaat aynı yasanın dayattığı kefaretle bağlı; yani kurucu günahın hışmından sakınan dünyevi bilincin yasağı yeniden kurarken başvurduğu yol tam da onun mekruh kıldığı şey. Şu hâlde, inanç pratikleri sadece kendi paradoksal sonuçlarından sakınmayı içeren bir ihtiyat şerhiyle değil, zaman zaman ihlal ya da şirke varabilen fiillerin onarıcı kisvesiyle de yasanın buyruklarına dahil. Bir başka deyişle, bu, yasayı çiğnediği ölçüde, Tanrı’nın affedici vahyini berkitecek ve eylemi yasaya aykırı kılan ilahi buyrukça tam da onu ihlal etmenin koşulları içinde massedilecek. Daha gündelik terimlerle söylenirse, yasa kendi hikmetini tahkim edip sınırlarını hatırlatırken kula şunu söylüyor: “Yasayı çiğneyebilirsin, külli bir yargının sonunda ebedi azaba da çarptırılabilirsin; harcın olmayan şey, bağışlayıcı inayetin sınırları dışına savrulmak.”

İnanç akdinin bu en temel bağlayıcılığı, söz konusu eylemin ne denli affedilemez olduğunu bildiren nihai hükümden bağımsız olarak, tanrısal iradeyi en temel sınır aşımlarında bile hakkaniyet, ölçü ve şefkatin sırıyla bezer. Aksi hâlde, yasa hükümlerinin bağlayıcılığını sırf had bildirmek için uygulayan bir tanrının, tıpkı bir amir ya da okul müdürü gibi, ihlalin geri döndürülemez sonuçları karşısındaki acze teslim olmuş laik bir otoriteden daha fazla inandırıcılığı olmazdı.

Ve elbette Leskov bu kaypaklığın farkında. Anlatıya temel olan zemin, kadim Ortodoks inancıyla Petro’nun kilise reformunu izleyen daha modern, yüzü Batı’ya daha dönük inanç itkileri arasında sıkışıp kalmış bir grubun hikâyesi. Rus dinsel ve düşünce hayatının tam ortasından geçen bu hareketli fay kırığı Leskov’un fantazmasında eksik değil. Söz konusu mujikler bir taraftan eski inancın yerel uygulamalarına sığınarak Moskova’nın seküler ya da, daha doğru bir deyişle, büyük ölçüde Grekleşmiş azametinden kaçıyorlar, bir taraftan da ortak belleklerinde, inançlarının hilkatini tüm bu köksüz yönsemenin geçiciliğinden esirgemeyi mümkün kılan ezeli Moskova o nispette canlı kalıyor. Bir taraftan Moskova’nın artık havası solunamaz bir yer olması sahte bir kopyasını üretmeye ahdettikleri ikonanın kutsiyeti denli bezdirici, bir taraftan da inançlarının hikmetini sınamayı mümkün kılan yansılayıcı bir muhatap olarak Moskova o denli elzem. Tabii, bütün bunların orta yerinde, canla başla çalıştıkları köprü inşaatında şantiye şefliği yapan bir de İngiliz var ki, tüm bir devlet ricalini gözleri önünde ete kemiğe bürüyen bu adamın imgesi, mujiklerin din kavrayışı ve pamuk ipliğiyle bağlı oldukları doğal çevre arasındaki uzaklığı Leviathan’ın cesametince büyütüyor. Onun da bir parçası olduğu kumpas sırasında başvurulan bağışlayıcı inayet, ne sadece kalkıştıkları sahtekârlığın kefareti olacak bir ahit seferberliği ne de herhangi bir fiili öngörülebilir sonuçlarından arındıran doğal mesafe. Tüm inançlarda ortak bir asgari kabul var ki Tanrı’yı tüm insan amellerince doğrulanan yegâne akıbetin hâl karinesi kılıyor. Sadece eylemin bütün sonuçlarına içkin güdüleyici saik olarak değil, faili verili koşullarda bu eylemin sonuçlarından ari tutmayı mümkün kılacak ihlal yasası olarak da (“Tanrım, sen istedin, ben yoldan çıktım”; Yeremya, 20:7). Sadece ayartıcı ihlal buyruğunun değil, Leskov’un mujikleri gibi varlık sebeplerindeki gediği onaracak uhrevi nedenselliğin peşinden gitse de insan, böyle bu.

Tüm bu telaşın orta yerinde, aslıyla değiştirilmesi düşünülen kalp tasvirin üretimi bir başka hakikat ve köken sorununa, asıl-suret ikiliğine gönderiyor ki inancın miyarını tartışmaya açan bir diğer düzlem de bu. Aslına tıpatıp benzer bir suret yaratmaya girişen ressam Sevastyan, bunu yaparken kendi tahayyülüne başvurmasının tam da inancıyla sabitlenmiş doğal sınırını tanımlıyor. Azizlerden Zosima’yı aslanıyla, Timotheos’u kutsal kupasıyla birlikte tasvir etmenin usulden olduğunu, ancak bu asgari koşul karşılandıktan sonra ikonadaki tali unsurları özgür bir imgeleme göre biçimlemenin mümkün göründüğünü söylüyor. Bu kesit, elbette, Leskov’un tüm zanaatkârane dehasıyla renkleniyor: Sevastyan’ın yumurta akını kvasla karıştırıp harç kardığı ya da çamurla safranı birbirine bulayıp tasviri eskittiği sahneler, ihlali sadece o uhrevi nedenselliğin halesiyle sarmalamayıp şeyleri tanzim eden metodolojik bir esas, bir alet bilgisi olarak da ihlalin bilişsel, ergonomik kodlarını düzenliyor. Kısaca, tasvirin temel ilkelerini korurken imgelemi bağından çözen bu açıklık, dinsel inanışın yorum serbestisini hâlâ yörüngede tutan bir eylem değişkeni olup çıkıyor.

Nihayet: Allah’ın rahmet ve şefaatinden yüz çevirmenin olanaksızlığını İbn Arabî de bilir ve inayetin cüzi bir tecellisi olmaktan cürüm yoluyla bile çıkamayan insandan söz eder. Allah küfre düşmüşlere ihsan ecriyle rahmet eder ki zaten gazabın ebedi olduğu hiçbir itikada mürit bulamazsınız. Nikolay Leskov’un tam da bir meseli öyküleştirirken sözünü ettiği akide, günahı bu teürjik müdahalenin azameti ölçüsünde arıtır ve kaynağına gönderir. Zaten Aziz Augustinus’tan beri (iyi veya kötü) her fiilin saflığı hep aynı karata vurulmuyor mu: “Dilige et quod vis fac” (“Her ne yaparsan yap, aşkla yap”).

{fold içindeki imge: “Mother of God of Kazan”, detay, Rusya, 1850’ler, kaynak: Wikimedia Commons}

Ali Karabayram, ceza, din, günah, kitap, Nikolay Leskov, sahtecilik, tanrı