17. Uluslararası Mimarlık Sergisi
Bu röportaj, 2021 Venedik Bienali 17. Uluslararası Mimarlık Sergisi Polonya Pavyonu eş küratörlerinden Rafał Śliwa ile PROLOG1 adına e-posta üzerinden haziran ayında Manifold için gerçekleştirildi.2
Rafał’ın incelik ve kibarlık abidesi (her zamanki gibi hayli de pragmatik) biri olduğunu hissettirebilmek için, önceden bana attığı mesajı sizinle paylaşmaktan hiçbir beis görmediğimi belirtmek isterim:
Soruları gerçekten çok sevdim! Ve itiraf etmeliyim ki bazıları çok kişisel, elimden geldiğince okuyacak olanları da hesaba katarak cevaplayabileceğim bir denge kurmaya çalışacağım.
*
Sevgili Yunus,
Yazmaya başlamadan önce seninle şunu paylaşmalıyım: Soruları okurken, sanki kişisel ve resmi olarak iki türlü yanıtlayabileceğim ikileminde kaldım. Eğer masa başında oturuyor olsaydık samimi ve kişisel bir konuşma olurdu bu. Yayımlama konusunu düşünerek kendimi biraz resmi bir dile sınırladım, elimden geldiğince samimi olup temkinli bir mesafeyi korumaya çalıştım.
Hassasiyetin, ilgin ve gösterdiğin özen için tekrar teşekkür ederim Yunus.
* * *
Yunus Ak: Annen nasıl? (Bu soruyu hatırlıyor musun? O yüzden tekrarlıyorum. Özüm, Polonya Pavyonu’nun açıldığı gün sana sorunca 20 saniye öylece kalakalmıştın.)
Rafał Śliwa: Bu aralar iyi, teşekkür ederim.
Y: İkinci soru, neydi seni dehşete düşüren şey? Anlatmak ister misin?
R: Bu beni biraz bocalattı çünkü sorduğun an onu bir süredir düşünmediğimi fark ettim. Keşke Venedik’i kendi gözleriyle görseydi, fakat umarım bu yıl Ağustos’ta bu gerçekleşecek. Ebeveynler daima peşimizde, öyle değil mi?
Gerçek de hayal de olsalar, otorite olarak.
Y: Coimbra’daki evinin duvarında siyah-beyaz fotoğraflardan oluşan “ünlüler” vardı. Spinoza senin için ne ifade ediyor?
R: 2015’te Porto’dayken oluşturmaya başladığım atlasın parçasıydı o. Fotoğraflar, kartpostallar, antik baskılar ve son olarak da duvarıma astığım o portrelerden oluşuyordu. O yüzler benim düşünce biçimimi etkileyen kişilere aitti. Yüzlerini her gün görürsem onlarla ilişkimin nasıl değişeceğini merak ediyordum. Bu yüzden bire bir baskılarını aldım ve onları uyurken göz hizama gelecek şekilde astım. O zamanlar Gerhard Richter’in bununla biçimsel benzerliği olan 48 portresinden haberim yoktu. Birkaç gözlemle birlikte, içlerinde hiç kadın portresi olmadığını fark ettim. Halbuki beni etkileyen harikulade kadınlar da vardı, ciddiyetle yaklaşacak olursak bu yaptığım seçimler üstesinden gelmem gereken bir bilinçaltı sorunum olduğuna işaret ediyordu.
Umarım bunu aşmışımdır. Spinoza’ya gelince, bir fikrim yok.
Y: 29 yaşında, dört arkadaşınla beraber Polonya Pavyonu küratörü olabileceğini ne zamandan beridir düşlüyordun? Düşün gerçekleştiğinde hislerinde bir kayma, değişim gözlemledin mi? Hiç olmasaydı deyip, delirdiğin anlar oldu mu?
R: Neredeyse iki yıl önce, 2019’un Ekim ayındaydı. Bu bienalin zaman çizelgesinin bir benzeri yok. O dönemlerde olayın büyüklüğü ve imkânlarını keşfetme isteği beni harekete geçirmişti. Benimle birlikte olan arkadaşlarla (PROLOG olarak Mirabela Jurczenko, Bartosz Kowal, Wojciech Mazan, Bartłomiej Poteralski ve +1 olarak Robert Witczak) farklı bir şeylerin eşiğinde olduğumuzu hissediyorduk, fakat 2020’nin gelişimiyle birlikte böylesine karmaşık bir sonucu kimse beklemiyordu. Bunun üstüne düşünüp taşınmak kolay değil, çünkü hâlâ sallantılı bir dönemdeyiz. Bununla birlikte, işin tam ortasında, 2020’nin Mayıs’ında, yani bundan bir yıl önce, sergiyi nakletmeye hazırken bütün organizasyon bir sonraki yıla ertelendi. Bunun yorgunluğu bana özel hayat ile iş arasında sağlıklı bir denge kurmanın önemini öğretti. Benim hayatım ise ne dengeli ne sağlıklıydı ve tüm bu süreç benim için bir geçiş dönemi oldu. William Blake’in, “Aşırılık yolu bilgelik sarayına çıkar” şeklinde enfes bir sözü vardır, fakat bunu tamamen öğrendiğimi henüz söyleyemem. Bütün bu sürecin bitip anlaşılabilir hâle gelmesini beklemek daha doğru olur.
Sanırım hâlâ oraya gelmedik.
Y: “Trouble in Paradise” ne ifade ediyor senin için? “Trouble in Hell” nasıl geliyor kulağına? Trouble, cennet ile cehennem arasında, arafta bir yerde midir?
R: Gerçekten de başlıkta bir muğlaklık var, öyle değil mi? Taşra algımızın yarattığı beklentileri, imkânları, umutları ve korkuları içeriyor. Bela [trouble] ve cennet [paradise] için ayrı ayrı parantez açman hoşuma gitti. Bunu bir araf mekânı olarak yorumlamakta haklısın, çünkü orada ne olduğunu bilmiyoruz, iyi ya da kötü bir yer olduğunu da bilmiyoruz. Belki de başlığın bu muğlaklıkla beslenmesi bizim taşraya bakışımıza benziyordur: Ona dair modern bir tanımımız yok ve kullandıklarımız kafamızda demode imgeler çağrıştırıyor. Bugünlerde taşra, oranın sakinleri ile ona tamamen yabancı ve küresel olan, aynı zamanda onu dönüştüren sermaye yatırımı arasındaki bir mücadele alanı. Komünist rejim çöktükten ve hükümet rotasını serbest piyasa ekonomisine çevirdikten sonra taşra yatırıma açıldı, bu da manzarayı yabancı, aktüel yapılarla doldurmaya devam ediyor: Adamakıllı altyapıdan yoksun lojistik merkezleri, büyük ölçekli depo ve üretim binaları, otoyollar, konutlar ve yarı müstakil evler. Tarımın otomatikleşmesiyle birlikte taşrada hayat ve iş arasındaki ilişki sona erdi ve bu mekânın önceki yıllardakini hatırlatır hâli kalmadı. Taşraya taşınan insanlar artık tipik çiftçilerden ziyade kentli. Eski Sovyet blokundan kalan ülkelere bakınca, kentlerden kırsala bir göç eğilimi gözlemliyorsun ve bunun sebebi bir parça toprakla birlikte biraz özgürlüğe sahip olmak, kentin ise aynı bütçeyle bu imkânı sunamaması. Biz de bu başlıkla, insanların cennet gibi bir manzarayla karşılaşma umudunun realiteyle çarpışmasını simgelemek istedik.
Bu konu uzun süre boyunca göz ardı edildi, halbuki Polonya’nın topraklarının %93’ünün idari bölümlerce taşra olarak kabul edildiğini düşünürsek bu şaşırtıcı bir durum. Nedense bu mesele mimari söylemde neredeyse görünmez kalmış. İçinde bulunduğumuz şu an henüz tamamlanmamış bir geçiş süreci ve bu yüzden bir kavramsallaştırma yapmak oldukça zor.
Aktif birçok etken var ve tek bir strateji yok. Artık taşra için tutarlı bir projenin zamanı olduğunu düşünüyorum. Başlığın amacı farkındalık yaratmak.
Bazı okurlar için aynı başlığı taşıyan bir filme ya da kitaba referans gibi görünebilir.
Y: Başından beri süreç nasıl işledi, genç küratörler için bir reçeten var mı? Varsa, vermek ister misin? Önemli adamlarla nasıl tanışabilirler?
R: En başından birkaç unsuru belirtmek gerek. Polonya’da, Venedik Bienali’ndeki Polonya Pavyonu küratörlüğüne adaylık, yönetmeliğin gerekliliklerini yerine getiren herkesin katılabileceği açık bir yarışmadan geçiyor. Yarışma, Kültür ve Ulusal Miras (ve birkaç aylığına Spor) Bakanlığı’nın seçtiği jüri tarafından anonim bir süreçle değerlendiriliyor. Bu da yolun başında olmana rağmen başka tekliflerin önünü açacak kadar sağlam ve ikna edici bir dosya ortaya koyabileceğin anlamına geliyor. Şansımıza, bize olan da buydu. Deneyimimiz 2015’e, küçük bir grup arkadaş olarak Polonya Pavyonu’nun Hisse Bahçeleri [Allotment Gardens] için ikinci olan Basit Öyküler [Simple Stories] adlı çalışmaya aldığımız küratörlük teklifine dayanıyor. Fakat bu kez konu, komünist devletin göz ardı edilmiş bir ürünü olarak Devlet Tarım Çiftlikleri meselesini masaya getiren arkadaşımız Wojciech Mazan’ın kişisel ilgisiyle başladı. O esnada kendisi Londra’da, Mimari ve Kent Tasarımı: İzdüşümsel Kentler programı kapsamında, Mimarlık Birliği Okulu’nda [AA] tezi üzerinde çalışıyordu. Çalışması Polonya’daki kırsal yerleşimlerin teorik ve tarihi idrakini amaçlıyordu. Bu çalışmanın ilk incelemeleri bizim küratörlük işimizin temelini oluşturdu. Bu konunun mimarlık söyleminde kapsayıcı bir yaklaşımla ele alınmadan göz ardı edildiğini fark etmemiz uzun sürmedi. Sonra jüriden, çalışmamızın tam da bu yüzden etkili olduğunu öğrendik: “Ülkenin %93’ünü kapsayan bir mesele şimdiye kadar nasıl ihmal edilmiş!” dediler. Tabii bu, kentsel-kırsal karşıtlığını vurgulayan tek bir anlatının gücüydü. Küratörlük teklifi ve sergi senaryosu, planlar, görseller, çizelge ve bütçeyle birlikte 36 sayfalık kitapçığı yarışmaya sunduk.
Reçetelerden pek hoşlanan biri değilim, fakat zamanın ruhunu yakalayan bir konu bulmak önemli görünüyor, sonra tekrar tekrar gözden geçirmek: Tartışmak, boşluklar bulmak, bunları halletmek ve kesintisiz bir anlatı kurmak, sonra tekrar tartışmak ve süreci yinelemek. Kendini eleştirebilmek ve özeleştirilerini bizim yaptığımız gibi şeffaf bir süreçte paylaşabilmek çok önemli. Ek olarak, Venedik Bienali inanılmaz dinamik bir organizasyon olduğu için, üç ve otuz dakikalık ziyaret stratejisini amaçladık; yani sergimizin üç dakikalık bir yürüyüşle bile açık olmasını ve ziyaretçiye hitap etmesini, fakat kalmak isteyeni otuz dakika boyunca doyurabilecek bir içerik derinliğini yakalamak istedik.
Y: Serginin çerçevesi yahut “perdeleri”nden ve “perde arkaları”ndan bahsetmek ister misin? Bu soruya tüm samimiyetinle cevap vereceğini biliyorum; süreci de hesaba katarak, PROLOG +1 için Polonya ve pavyonu ne anlama geliyor?
R: Burada kısaca kronolojik olarak cevap vermem gerekiyor. Yarışmayı kazandıktan sonra sergi üretiminin lojistiğine giriştik ve bunun için Varşova’daki Zacheta Ulusal Galerisi’nin organizatörüne danıştık. Zaman kısıtlıydı, çünkü 2019’un Ekim’inde başlamıştık ve sergiyi Venedik’e 2020’nin Nisan ayında göndermemiz gerekiyordu. Gerçekleştirme sürecine girdiğinde ve bir teslim tarihi diğerini takip etmeye başladığında bütçe de suyunu çekiyor; yani küratörlük teklifini revize edip kaynaklarımızı değerlendirmek için Ekim’den Aralık’a kadar süremiz vardı: Temayı olgunlaştırmak, taşradaki çalışma alanlarımızı belirlemek, katalog yapısını inşa etmek, katılımcıları davet etmek (bunlar katalog için yazarlar, analitik belgeleme için sanatçı ve fotoğrafçılar, projektif kısımlar için mimarlardan oluşuyordu), sonra da üretim için zaman dilimini planlamak gerekiyordu.
Böylece Ocak ayında tam bir gerçekleştirme sürecine girdik. Fotoğraf ve imge yaratımının rolü hakkında sanatçılarla çeşitli görüşmelerimiz oldu, yazarlarla metinlerinin detayları üzerine konuştuk, altı mimarlık stüdyosuyla birlikte bir atölye seansı yaptık ve bunu çevrimiçi toplantılar takip etti. Tüm bu yorgunluğa ve çabaya rağmen her şey takvime göre ilerliyordu, fakat Şubat ayında COVID’in yayılmasıyla birlikte işler karmaşıklaştı ve Mart bienali 2020 yılının Ağustos ayına ertelendi. Biz yine de üretim çizelgemize sadık kalmaya ve Mart ayında tüm sergi parçalarını üretecek üretici bulup Nisan ayında tamamlamaya karar verdik. Mayıs ayında neredeyse bütün sergi unsurlarımız hazırken, bienalin 2021’in Mayıs’ına ertelendiğini öğrendik, ki bu da herkesin yavaş yavaş iştahının kaçmasına yol açtı. Bu kadar uzun bir gecikmeden sonra iptal bile edilebileceğini düşündük.
Bu yeni koşullar altında her küratör tatsız fakat ciddi bir soruyla yüzleşmek zorunda kaldı: Sergi o an sergilenmek üzere tamamlanmıştı, bir yıl sonra kendi sergimiz hakkında ne düşünecektik? Eskiyip kireçlenecek miydi yoksa daha mı öncelik kazanacaktı? Bizim için bu ivme yerel ve uluslararası olmak üzere iki inisiyatife yol açtı: Yerelde, var olan materyali geliştirip çoğaltarak bir ek/apendiks üretmeye karar verdik. Finansal destek ve tipik üretim mantığından kaçınarak daha çok içerik üretmeyi tercih ettik. Sonunda serginin organizatörüyle çevrimiçi tartışmalardan oluşan bir dizi hazırladık ve Poniatówka/Nowa Poniatówka adında başka bir yayın ürettik, taşra üzerine RZUT isimli mimarlık dergisinin ortak editörlüğünü yaptık, bir ön gösterim videosu hazırladık, sitede erişilebilir durumda olan analitik kısma dair bir kavramlar dizini geliştirdik, küratörlük projesinin çevrimiçi versiyonunu oluşturduk ve şimdi projektif kısımdaki katılımcılarla, işlerini anlattıkları röportaj serimizi tamamlıyoruz.
Uluslararası inisiyatif ise Kore Pavyonu’nun küratörü Hae-Won Shin’in elli ulusal pavyon küratörü ve genel küratör Hashim Sarkis’i davet ederek organize ettiği faydalı bir çevrimiçi toplantının sonucuydu. Bu, sadece destek grubu olmaktan çıkıp bir bilgi alışverişi alanı hâline gelen, benzeri daha önce görülmemiş Küratörler Kolektifi’nin başlangıcı oldu. Rutin toplantılar boyunca bir dizi organizasyon ve proje üzerinde çalıştık ve bunların bu yıl Ağustos ve Kasım aylarında sunulacağını umuyorum. İlk kez küratörler birbirlerini tanıyıp sergi öncesinde ortak iş yapma fırsatı buldu. Bu yalnızca böyle bir ertelemeyle mümkün olabilirdi, çünkü normal şartlarda her küratör kendi işini zamanında yetiştirmeye odaklanır ve böyle bir inisiyatif için fırsat olmaz. Bu iletişim platformunu gelecek küratörler için de uzun vadede devamlı kılmayı planlıyoruz, çünkü bunun yararlı olduğunu hissediyoruz. Hatta Belçikalı Küratör Dirk Somers’in bir benzetmesinden bahsetmek isterim: Kendisi bu bienalin Eurovision yarışmasından çok Birleşmiş Milletler’e benzediğini söyledi. PROLOG için Polonya ve Pavyonu’nun ne anlama geldiği soruna değinecek olursam, bunu yanıtlamak pek kolay değil. Bu henüz keşfedilmemiş bir alan, çünkü Polonya’da takip edebileceğimiz bir mimari kültür yok. Sanırım bunu şimdi inşa etmekle yükümlü bir neslin parçasıyız. Kişisel tahminim, bu ülkenin bölgesel ve politik istikrarsızlığı inşa edilmiş tutarlı bir çevre kültürünün oluşmasına engel olduğu yönünde ve ayrıca 20. yüzyılın sonunda küresel sermayenin açılmasıyla birlikte buradaki mimarlar yabancıların deneyimlerinin cazibesine kapıldı. Yurdumuzda yapacak çok işimiz olduğunu düşünüyorum.
Y: Sergileme yöntemi ve düzenlemesi konusunda başını en çok ağrıtan şeyler nelerdi?
R: Sanırım küratörlük konseptinin verimliliğini bütçe ve üretim lojistiği açısından değerlendirmek. Bu üretime başlamadan önceki ilk evrelerdendi. Stratejimizi olgunlaştırmak için bir ay boyunca etrafımıza daireler çizip durduk. Skenografi yarışma teklifimizden pek farklı olmayan bir konsept olarak kaldı. Daima asıl mesele daima bunun sergide gerçek boyutlarında çalışıp çalışmayacağıdır, ki bunu ancak gerçek ölçekli test maketiyle deneyebilirsiniz, fakat buna paramız yoktu. Kavramsal strateji olarak proje olgunlaşmıştı: Taşrayı mıntıka, yerleşim ve mesken olarak üç mekânsallığa bölmek, ortak alanı kamu ve özel alanlar arasında birleştirici bir öğe olarak düşünmek ve sonunda taşradaki bir proje olarak mimariyi temel alan bir yaşam ve iş vizyonu ortaya koymak. Bu da projenin genel tutarlılık gereksinimini yansıtıyordu. Şimdi serginin biçimi kendi değerlendirmesini sunuyor.
Y: Önceki Polonya pavyonlarına göre en büyük farklılık neydi sence?
R: Bunu değerlendirmem kolay değil, çünkü Polonya Pavyonu’nda daha önce katıldığım tek sergi 2016’daki küratör Dominika Janicka’nın Martyna Janicka ve Michał Gdak ile birlikte yaptığı “Fair Building” adlı işiydi. Daha genel bir değerlendirmeyle, muhtemel farkın mimari odaklı yaklaşım olduğunu söyleyebiliriz. Biz çok katı analizlere ve mimari açıdan biçim üreten incelemelere bağlı kalmayı amaçladık. Katalogda hem plan ve kısımların tipik çizimleriyle örneklenmiş, kaynak temelli analitik metinlerle açıklanmış bölümler bulabilirsin, hem de modellerle, temel çizim ve görsel gruplarıyla sunulan projeler. Bu, bizim mimari biçim ve onun kapsadıklarına olan ilgimizi vurgulayan pratik bir yaklaşım. Bütün inşa edilmiş öğe bilgi içeriyor ve zamanına kanıt sunuyor.
Y: Genç bir küratör olarak endişe ve heyecan içerisinde benzer cümleler kurma sıkıcılığına rağmen neden işinin başında durduğunu ve gelen konuklara bıkmadan Trouble in Paradise anlattığını çok merak ediyorum. Birkaç söz söylemek ister misin?
R: Sorunu doğru anladıysam, pavyondaki küratörlük turlarından bahsediyor olmalısın. Kendin için ikna edici bir şey bulunca bunu herkesle paylaşmak istersin. Sanırım bu bir iç gözlem süreci ve eleştiriyi mümkün kılan bir alan. Bir bakıma hem aynı hikâyeyi yeni anlatmanın yollarını bulma denemesi, hem de bunu dinleyicinin testine sunma biçimi. Hâlâ devam eden ve henüz cevabımın olmadığı bir süreç bu. Umarım bir yıl içinde bunun hakkında daha fazla şey ifade edebilirim.
Y: Bundan sonra ne olursa kendini daha mutlu ve huzurlu hissedeceksin? Star mimar? Mimari pratiğini de hesaba katarak cevapla lütfen.
R: İyi bir yer. Hem hayatım hem işim için.
Y: Sorular saçma ve sıkıcıysa, kendine yahut bana bir soru sormak ister misin? Cevap vermek zorunda değilsin/değilim.
R: ...
Rafał, çok teşekkürler!
Bir yerlerde görüşmek üzere. Porto’dan arkadaşın Yunus.
{fold içindeki fotoğraf ve videolar: Yunus Ak}1. Türkçeleştiren: Onur Böle. Söyleşinin İngilizcesi de Manifold’da: “An attempt at a sensational title: Trouble at the Venice Biennal! The Polish Pavilion: ‘Trouble in Paradise’”
2. PROLOG +1: Mirabela Jurczenko, Bartosz Kowal, Wojciech Mazan, Bartłomiej Poteralski, Rafał Śliwa and Robert Witczak.
