fotoğraf: angus mcdiarmid (CC BY-NC 2.0)
Rapsodi:
Bu Şehri Nasıl Öreriz?

“Canım, güzelim, kederlim”1

İlginçtir, bu yazıyı yazdığım evvelki kıştı. Bu bana göre asırlık geçen zaman diliminde metni yayımlamadım, oysaki hakkaniyetli bir telaş duygusuyla çoğu karalamamı hemen paylaşmak isterim. Henüz aşağıdaki satırlarda ne yazdığımı hatırlamak üzere okumadan bu ilk notu ekliyorum. Kurşuni güzelliğinden ötürü vurulduğumu bildiğim bu ekseriyetle hüzünlü şehir, kendi alamet-i farikası olan güzü zannımca bugün tamamen paltosuna geçirdiğinden, bu metnin de paylaşılma vakti gelmiştir. (Tam bu esnada metnin ancak kasım ayında yayına gireceğini öğreniyorum, o da kabul, doğum ayımdır kasım, iyi ki İstanbul Lara.)

Çocukluğumun büyük bir kısmı –dağınık hatıralarımın bazı parçalarını ne mutlu ki annem bir vahiyle benim ağzımdan yazdığı, şimdi muhtemelen mürekkebi dağılmış bir kâğıtta toplamıştı– İstanbul’u anlamaktan ziyade dünya üzerinde neden tam şu anda, burada bulunduğumuzu2 düşünüp farklı anlam denklemleri kurmak zorunda kaldığım, aslına bakarsanız hayatımın muhtemel anksiyete girizgâhını oluşturacak sorgu suallerle geçti. Var olmaya dair, nitekim var olduğumuzun kanıtlarına dair beni uykusuz ya da bol kâbuslu bırakan çocukluk gecelerim nihayetinde içe dönük, düzenli mesaide hayaller kuran ve sıklıkla kendi kendine konuşan bir bireyin –ne diyelim…– gelişim süreciydi. Nihayetinde varoluşun kanıtını “bakmak”, çok bakmak, ivmeyle merak etmek, öteyi beriyi karıştırmak ve “bağ kurmak”ta bulduğumu araya sıkıştırayım. Gördüğüm her şeyi iştahla seviyordum, evin ahalinin ruh hâline göre renk değiştiren duvarlarından gazetenin okuyamadığım başlığına, parkta gani gani açmış papatyalardan komik isimli sokak levhalarına, boğazda yakamozdan ahşap tabureli çaycılara, boyum yettiğince bakıyor ve seviyordum. Sevdiğimiz şeyleri anlamlandırma sürecimiz rötarlıdır. Akıl sıhhatini korumak isteyecek hiçbir Âdem evladının bakmayacağı bu her şeye detaylı bakış havuzuna atlayışım, çok değil üç dört yaşlarına denk gelir. Şaşkın, hayretle merceğe baktığım küçüklük fotoğraflarım bunu payanda ediniyor. Hâlâ da bu şehre, detaylara, velhasıl hayata aynı hayretle, bir yandan da üstüne eklenmiş bir efsun, bir hayranlık, bir sevda duygusuyla gözlerimi pörtlete pörtlete bakarım. Metin bir nevi kişisel bir arkeoloji çalışması bana göre. Şimdi bu satırları yazdıkça o yaştaki şehir ve varoluşa dair denklemimi şöyle bir anımsıyorum. Dünya çok büyük bir şehirdi ve biz de İstanbul semtinde oturuyorduk. Koca İstanbul benim atlasımda muhtemelen bir küçük mahalleydi ve ben bütün şehri (yani dünyayı) yürümek, görmek ve keşfetmek istiyordum. Hatta ve hatta bu devasa şehirle o kadar bağ kurmak istiyordum ki çocukluk arkadaşlarım bana oldum olası ürkütücü gelen oyuncak bebeklerle oynarken, ben oyuncak telefonlarla diğer “semtlerdeki” –İtalya, Portekiz, İspanya semtleri– hayali arkadaşlarımla konuşuyordum, hem de (bana göre) kendi dillerinde. Psikanalitik bir çıkarım yapamam fakat eğer illa bir oyun seçmek gerekirse, sanırım favorim rahmetli nonocuğumla –babaannem– adını hatırlamadığım bir gazeteden çıkan maket evleri yapmak, seneler içerisinde o evlerin mahallesine lego şatolar, babamın Amerika’dan getirdiği muhtemel Teksas barları ve oyuncak kovboylar ya da bir kâğıt üstüne rezalet bir Eyfel Kulesi karalaması, bir müze kataloğundan koparılmış Sfenks heykeli ve bir sarı Vosvos eklemekti. Kafası, dünyası karışık bir çocuk ve tüm “mahallelerin” keşfine adanmış bir anı cümbüşü. 

Sorgu suallerim mektep devrimiyle az çok cevaplar bulmaya başladığında: Neden buradaydık, burası neresiydi? İstanbul, pekâlâ.

Anne, baba, siz nereden geldiniz? Orası karışık, pekâlâ.

Modalı bir ailenin tek çocuğuyum ve Kalamış’ta büyüyorum.

Dört yol ağzında büyük bir apartman dairesi, kayık, sandal ve ay ışığı dolu tablolar, görece daha edepli korna sesi, pastane kokusu, iki adımda ezelden âşık olduğum bir su, sahil kenarı. Televizyonda birileri var ve bu ülkeyi yönettiklerini söylüyor. Demek ki burası bir ülke.

Okulda atlası öğrendik. Dünya atlası. Dünya çok büyük. Yürümek çok mümkün görünmüyor.

İyi madem, burası hakikaten bir ülke.

Ben İstanbul’da doğdum, burası bir şehir.

Arkadaşlarım ise diğer ülkelerde.

Ve köyde mektup arkadaşlarım var, orası küçük, demek ki köy en küçük şehir.

Dünya da böylece ufalmaya başladı. Bir mikroskop gibi incelediğim detaylar hücrenin son aşamasına geldi ve bu atom parçası, bu dünyanın doğduğu yer, ana rahmi İstanbul “şehri” oldu.

Bu metin de kişisel olarak burada bir anlam bulma çabası olduğu kadar evvelden bir arkadaşımın ricası üzerine, 21. yüzyılda “İstanbullu” olmak dolaylarında dolanacak. Ha, şu da bir gerçek ki bu şehrin yüzyıllara, bin ecdada uzanan karışık ve efsanelerle dolu masalında İstanbullu olmak, bir tavır ve bir kader benimsemekle yetinmek olarak görülebilir. Asırlardan ve bin bir farklı toprak parçacığından gelenlerin yarattığı bu kurşun kubbeli, ölümsüz martılar ve kaç yaşında olduklarını bilmeyen ağaçlarla dolu şehir, belki de bir gün kendi kendini yaratmış ve buraya düşeceklerin kim olacağına dair sağlam bir kumar oynamıştır.

Bu kumarın sorumluluğunu doğduğu ya da büyüdüğü, behemehal kendini ait hissettiği şehirde yaşayarak – bugünlerde daha çok yaşamaya çalışarak– üstlenen biz 21. yüzyıl oyuncuları, önceki kuşakların, yıkılmış bir imparatorluğun enkazı üzerinde yeni bir medeniyet, cumhur bir yaşam biçimi bulan dedelerimizin, büyükannelerimizin, modernleşen, Batı ve Doğu arasında kültürel ve siyasi bir sallantıda kalan, bu arafı çok çalışarak değerlendiren, evlerine doğmaktan müteşekkir olduğumuz anne babalarımızın aktarımları akabinde bu şehirde nefes alıyoruz.

Zamanın, algıladığımız kadarıyla lineer bir biçimde ileriye dönük aktığı bu evren düzeni üstünde, tarih öncesi dönemden Roma’ya, Roma’dan Bizans’a, Bizans’tan Latin ve Osmanlı İmparatorluğu dönemine kadar dünyanın sadece romantik bir anlatıda değil, resmiyetle –hadi gayri resmi olsun– orta noktası olan bu şehir, Ahmet Hamdi Tanpınar’dan esinlenerek ifade edeceksek, elbette “değişirken devam etti, devam ederken değişti”.

“Ne içindeyim zamanın / ne de büsbütün dışında / yekpâre, geniş bir ânın / parçalanmaz akışında.”3

Modern zamanların çocukları, merhaba! Memleketin, aslına bakılırsa İstanbul memleketinin bir modernlik toplumu olarak benimsendiği bu çağda, gelenek ile modernliğin birbirine zıt, uzlaşması imkân dahilinde bulunmayan kavramlar olduğu varsayımıyla içinde olduğumuz süreç, medeniyetin (Arapça madanī مدني “şehirli”, Medineli sözcüğünden +īya(t) ekiyle türetilmiştir), yani şehirlinin kültürel kodlarını etkilemez mi? Bu çokkültürlü, çokdilli, çokzamanlı kozmosun, şehr-i İstanbul’un sütünü ne denli içiyoruz? 21. yüzyılda İstanbullu olmayı anlatmak bu bahis özelinde hakikaten zor. “Çağdaş” ve benzeri terimler bana her daim kısıtlı gelmiştir, nihayetinde her çağ bir sonraki çağı düşler. Senelerdir eğitimlerde anlatmaya ya da özetlemeye çalıştığım modernlik çıkmazı burada yatıyor.

Bir Sanat Tarihi 101 dersi gibi özetleyemeyeceğimiz ya da indirgeyemeyeceğimiz “rönesans” kavramı (standart anlatı 15. ve 16. yüzyılda İtalya’da gerçekleşir), kelime anlamı olan “yeniden doğuş”tan ötürü çağdaşlıktan daha kapsayıcı sayılabilir. İstanbullu, bu mealde, şehir gibi hep yeniden, yeni bir biçimde doğar.

Bu kültürel kodlar, geçmiş ve gelecek, gelenek ve modernlik arasında ateşkes sağlayıcı sorular, daha önce bahsettiğim çocukluğuma ait varoluş münazaralarının yerini “Batılı” eğitim görmüş, üç yabancı dil konuşan, kültürel çalışmalar ve edebiyat alanında çalışmakta olan bir kadına evirdiğinde, “21. yüzyılda İstanbullu olmak”, 1453’te fethedilmiş olduğunu düşündüğümüz şehre hâlâ pek de yerleşmiş, köklenmiş ya da kökünden filizlenmiş olup olmadığımız konusunda beni muallakta bırakıyor. Bir yandan bu göçebe, tarihler arası, karmaşık aidiyet duygusu şimdi kendilik bilincimizle tezahür edebileceğimiz bir eleştiri, bir anlayış, bir tavır getirse belki gerçekten de hakkıyla modern zamanlarda İstanbul’da oluruz. Bu yüzyılda bu şehirli olmak, tekrar çocukluğuma dönüp neden şimdi bu arada olduğumuzu sorgulatıyor. Sevginin her şeye yetmediği gerçekliği olduğu kadar nasıl sevdiğimiz aidiyetimizi perçinliyor. Her metne bir niyet koyma alışkanlığı geliştirdiğim son zamanlarda, bu metinde de niyetim bu yüzyılda, bu şehirde olmaya olduğundan başka bir mefhummuş, bir yapıt, bir esermiş gibi bakıp bu eserin çağdaş poetikasını yaratmak için örgütlenmektir. Burada poetika kelimesini (Yunanca poiesis “yapma, kurma, yaratma, inşa etme” demek) bir sanatsal ya da estetik terim olarak değil, bir bağ kelimesi, bir örme biçimi olarak kullanıyorum. Bu şehri nasıl öreriz?

“Yeterince üretemeyen, yüksek kalitede üretemeyen toplumlar, yaratıcılık düzeyleri düşük toplumlardır. Her anlamda yaratıcılık, üretkenlik için aynı zamanda idrak, hafıza, kültürel birikim ve olgunluk, muhayyile, tefekkür açısından da donanımlı olmanız gerekir. Bu insani fakülteleri geliştirecek olan ise öncelikle poetik hamurdur. Yani sayısal devrimler için de sözel formasyon elzemdir.”4

Metnin buraya kadarlık kısmını hayatımda tanıdığım en alçakgönüllü entelektüellerden biri olan babama yolladım. Yazı serüvenim babaannemin “Sen en iyi yaz” teşviki olduğu kadar babamın gizlice çekmecelerini karıştırıp bulduğum siyah deri kaplı not aldığı alıntılar defterlerini okumamla başladığı için bir akıl arkadaşı olarak bu tarz çıkmaz metinlerimle ilgili fikirlerini paylaşmasını isterim. Tereddütümün “gelenek ve modernlik” hususuna dair yanlış anlaşılmakla ilgili olmadığını ve olumsuz bir tonda olduğumun düşünülmemesini istediğimi belirttim. Kendisinin izniyle cevabının bir kısmını da paylaşmak isterim.

“Muallakta bırakma ve son demlerine yetişmiş olmakla ilgili, kendi adıma şöyle düşünüyorum: İstanbul tam anlamıyla arafta, kaos içerisinde, yakın ve uzak çevresini emen bir kara delik ve onun hiç tahmin edemeyeceğimiz öte yüzünü üretiyor sürekli olarak… Bunda da bulunduğu coğrafi konumun, Doğu ve Batı medeniyetleri arasında ana geçiş noktası olmasının büyük payı var… Tüm kültürler, insan toplulukları, diller, dinler bu vakumdan geçiyor ve sonsuza kadar dinamik olarak izlerini bırakıyorlar bu şehr-i İstanbul’da... Dolayısıyla, muallakta kalman, son demlerine yetişmiş olmanın buruk mutluluğunu hissetmen normaldir… Ama… diyalektik olarak tabandan tavana uzanan bir helezonun üzerindeki bir noktanın alt ve üst iz düşümleri arasındayız sadece ve tarihin sonsuzluğu ve dinamikliği içerisinde minicik ömürlerimiz var… Sonsuz dinamizmin ara noktasında asılı, mütevazı tespitlerimizi yapıyoruz sadece…”

Teşekkürler baba. Mütevazı olacağını umduğum tespit, teşbih ve anlatılara devam ediyorum.

Milenyum doğumlu arkadaşları etkilemek istememekle beraber, çocukluğumun 90’lara denk gelmesi bazen, belki de kibirle, bir şehir geleneğinin son demlerine yetişmiş olmanın buruk mutluluğunu yaşatır bana. Bu pek tabii bencil bir duygu analizi, her kuşak kendi nostaljisini bu şekilde anacaktır. 6-7 Eylül, 1964 olayları, iç göçler ve farklı zenginliklerin şehrin harcından kazındığı birçok olay, bu topraklarda şehir kültürünün yok oluşunu kamçıladı. Annemin kendi genç kızlığına dair anılarını, Pub Rali’yi, Kent Sineması’nı, Kral ve Ben pizzacısını, dedemle Boğaz turu anılarını anlatırken araya sıkıştırdığı “Biz çok güzel yaşadık gençliğimizi, şimdi size üzülüyorum, her şey yavan” teması da boşuna değil.

“90’larda çocuk olmak” içeriklerini, daimi bir nostalji duygusuyla iç içe olduğum için, sıkça takip ederim. Sosyal mecralarda bir kürasyon şeklinde denk geldiğim 90’ların televizyon programlarına, kırk yıl sonra çalsa yine ezbere söyleyeceğimiz pop şarkılarına, ödevlerimi yapmamı sağlayan Meydan Larousse ansiklopedilerine, oyuncaklara, şeker kolyelerine, dergilere, bayram alışkanlıklarına ve hatta karamelli şekerlere ya da bugünlere dayanamamış mekânlara, balkonsuz ve kara apartmanlar dikilmiş eski tanıdık mahallelere ya da kişisel arşivime bakarım. Günlük denemeyecek karalama defterlerimde çöp adamlara verilmiş isimlere bile şimdi az denk gelinir: Kıyafetleri boyadığım, manidar dönem modasını belli eden renkler, analog kameradan bastırılmış fotoğrafların üzerinde hüzünle karışık bir dolu dizgin yaşanmışlık duygusu; hem geçmişe hem de şehre dair…

“Çok eskiden rastlaşacaktık.”5

Zaman zaman sahip olmadığım bir geçmişin, mesleğim gereği okuduğum kitaplardaki İstanbul’un, Batılılaşmaya çabalayan ülkenin flanör yazarlarının, şairlerinin anılarını, 30’ların, 40’ların bir tepe ardından çekilmiş çay bahçesi fotoğraflarını o denli benimserim ki bu hayata birkaç kez geldiğimize içten içe ikna olurum. 

Bu nostaljik merak ve hayret duygusunu paylaştığım yaşdaşım ya da büyük dostlarımla muhabbet eder, onlardan yeni hikâyeler öğrenirim. (Ne ironik, eskiye dair “yeni” hikâyeler.) Abdülhak Şinasi Hisar’ın salyalarımı akıtarak okuduğum mehtap kültürüne dair anıları; Boğaz’da mehtap gecelerinde kayıklar üzerinde dönen musiki geceleri; Fikret Adil’in Kumkapı’da toplanan bir rakılı dost meclisi akabinde zil zurna sahile inip takalara binip de bir beklenmedik fırtınayla yalılara sürüklenen bohemleri; Tanpınar’ın zamanı bükerek dolaştığı büyük caddeler; İlhan Berk’in, Şeyh Galip’in Galata’sı; Tomris Uyar’ın tutku dolu kış günleri; Cezayir Sokağı’ndaki Oğuz Atay’ın evi; Kuzguncuk’ta, Çınaraltı’nda geç kalınan İkinci Yeni buluşmaları; Müşfik Kenter’in bir ada evinin duvarındaki resme âşık oluşu; Yavuz Turgul filmleri ve Türkan Şoraylı pavyonlar bir yerlerden tanıdık gelir bana.

“Âheste çek kürekleri mehtâb uyanmasın / Bir âlem-i hâyâle dalan âb uyanmasın.”6

1989–1993 yılları arasında yayımlanan, İstanbul’un güncel sorunları, tarihi, mimarisi, doğası, efsaneleriyle ilgili metin ve röportajlara yer verilen, daha sonra Eski Bizans’ı hatırlattığı gerekçesiyle valilik tarafından durdurulan Konstantıniyye Haberleri gazetesi gibi, yok olan zamanı telafi edebilecek “yazı” aracına 2024 senesinde de tutunurum.

“İstanbul’da yaşıyor oluşumuzun sorumluluğunu öncelikle ‘birey’ olarak duymaya çalışıyoruz. Kavga ederek değil, konuşarak, tartışarak, yaşadığımız ortama birlikte sahip çıkmanın yollarını araştıracağımızı açılıyoruz.”7

Hadi şu melankolik sevdadan bir silkelenelim. Kendime geldiğimde, bugün Moda Çay Bahçesi hâlâ yerinde duruyor, “insan Boğaz’da bir yürüyüşe çıkabilir”.8 Mahalle manavları, Cihangir’de sokağa atılan çiçekleri toplayan amca yaşıyor, Büyükada hafta sonları hariç bir mabet, yağmur yağdı mı her kuş birilerine sarılıyor, Kadıköy Çarşısı Türk kahvesinin yuvası, sevdiklerim yakınlarımda, sokakta “Günaydın” dediğim tanımadıklarım var, bahar geldi mi güneş batarken kocaman bir elma oluşuveriyor, karşı terastaki kumruyla her sabah muhabbetimiz var, İstanbul’da gün adı konulmamış bir renkle aydınlanıyor… Nihayetinde, bir “yerli” olabilmek için bir şeyleri sebepsiz bir yoğunlukla sevebilmek gerekiyor.

Bundan aşağı yukarı iki sene evvel, Moda’da yaşadığım evden çıkmak durumunda kalıp –bir ay içerisinde yedi misline kiraya verilen o ev– aylarca evsiz kaldığımda, ilk önce Bodrum’a, İstanbul’a hasret kalıp Cihangir’e, sonra Bahariye’ye, ardından Moda’da bir arkadaşımın yanına, akabinde Kadıköy’de bir arkadaşımın yanına, sonra Cihangir’de bir odaya –bu sonralar çok uzuyor, özetledim– iki bavul ve bel fıtığıma savaş açan kitap çantalarımla taşınıp durdum. Podcast’imin bir bölümünde bulunduğum her yeri eve çevirebilme yetimden bahsediyordum. Ucuz bir otel odasına, bir dağ evinin yeterince ısınmayan taş duvarına sevdiğim bir eşarbı, bir de bir Jean-Luc Godard posteri astım mı, başucuna sevdiğim da iki şairi koydum mu, tamamdır. Kendi seçimlerim, yollara olan düşkünlüğüm, bir yandan da derin fakat değişken ruh hâlli köklenme arzumdan ötürü son on senede hatırı sayılır göçebelik maceralarım, otel odalarım, köy evlerim, inziva ve şehir merkezi deneyimlerim oldu. Hepsinde kendimi evde hissettim. Tabii bu hissin bir sağlaması varsa. Bu köklü köksüzlük hadisesinin analitiği seneler içerisinde “Evini kendi içinde kur” denklemiyle beni her şeye âşık bir kaplumbağaya dönüştürdüğünden, şimdi Galata’daki evimin penceresinden şu devasa (fakat çatısına halt edilmiş) Ceneviz kulesine bakarken, içten bir tebessümle nefes alabiliyorum. Kalbin kökleri, çocukluğumda algıladığım gibi kocaman bir şehre yayılmış, Bodrum’da, Midilli’de akşamüstü bir taka sesi beni Emirgan sahiline götürmüş, “Bütün yollar İstanbul’a” diye bağırıyor. İnsanın evini kalbinde taşıdığı yerde, Charles Baudelaire’in Paris’in altını üstüne getirdiği teknikle, kalbin içi dışına çıkıp evimiz İstanbul oluyor. 

“Şehir bize güzel ve büyülü geliyorsa hayatımız da öyle olmalıdır” diyordu Orhan Pamuk.9 Konuyu kökeninde edebiyat olduğundan ötürü İstanbul’un dışına çıkarmak istemem, fakat yedi kuşak İstanbullu, harici bir devir bu. Yıllar önce bir üniversite hocam sergisine şu başlığı vermişti: “Nereden gelmek istiyorsak, oradan gelmişizdir.” İstanbullunun köklerinde Evliye Çelebi’nin tahayyülleri, Hızır’ın girdiği bacalar, bir Bizans kilisesinin kalenderi dervişlerin zaviyeliği var. Benim miladım 90’lardan 2000 küsurlara dek hep bir yenilik can bulmuş. Bir şeyler bazen içimizi karartan bir betona, mahalleden yeni sahiplerince kovulan müdavimli bir meyhaneye, anlamsız bir kahveciye dönüşecek. Bazan yeni açılan ve çok seveceğimiz bir lokanta bulacağız, bazen kapanmasın diye dua ettiğimiz pastaneye koşacağız. Bir gün şehre yeni bir efsane doğacak, bir başka gün şehirden eski bir efsane göçecek. Atlas Sineması’nda yer kalmayacak bir film festivalinde, Süreyya’ya götürecek bir babayiğit bizi. Kimileri bir Ege kasabası, kimileri eski bir Rum evi isteyecek Şişli’de, Balat’ta. Bir kış kar görmek için dua edeceğiz, bir yaz Boğaz üzerimize bir gıdım serinlik üflesin diye. Birileri sadaka isteyecek, birileri küfredecek. Otobüs leş kokacak, fakat biz birazdan sahil kenarından ineceğiz. Biraz şükür, biraz tövbe. İnsanın görmek için iki gözden fazlasına sahip olması gerektiğidir artık İstanbul.

İnsanın bir gönül, gönlün bu şehir olduğu.

Gerisini, berisini ve ötesini herkes kendi içinde bulsun. Bulduğunu da korusun, mümkünse yazsın, değilse anlatsın, yüzyıllarca bu kumar masasında yaptığımız gibi. Antik Yunan’da rapsodların (tür olarak “rapsodi”) edindiği “diyar diyar gezip şiirleri birbirine örme” mesleği gibi, erbabı olalım buranın.

“Bir bize mahsus değil
Dünyayı vazgeçilmez bulmak
Bir serçe tanırdım ki ben
Yüreğini yarıp baksaydınız
Bir gökyüzü bulacaktınız eminim
Eminim İstanbul’dan.”10

Bengi döngüde, bütün yaradılış destanları gibi, her yaşam formu bir ikiliğe, yarenliğe, arkadaşlığa ve bağ kurmaya muhtaçtır. Böylelikle bu son derece dallanıp budaklanabilecek metni ne bağlamda toparlayacağımın sinyallerini vererek, son noktayı koymaya doğru tereddütlü adımlarla ilerliyorum.

Şehir, kent, her ne olması gerekiyorsa adı, bir bağ yumağı, bir yarenlik eseri, bir dost meclisi. Uçan kuşla mı, şairin hüznüyle mi, sevdiceğin koynuyla mı, köşedeki caminin çinisiyle mi, parkın kaç senelik fıstık ağacıyla mı bağ kuracağınız size kalmış. İnsanın kendiliğinden (kendilik hâliyle) ürettiği bu “isimsiz” şehir kültürü, bilinçle, hatta entelektüel ya da teorik bilgiyle tam olarak beslenemez. Ursula Le Guin’in bir sözünden ilhamla şehrin “görülmeye, duyulmaya” ihtiyacı vardır. Birey gördükçe, duydukça, sevdikçe ve bağ kurdukça üretir. Bu da kültürü dolaylı ya dolaysız sürekli biçimde belirler.

Bu yüzyılda değil, her salisesinde belki evrenin, severek, sevilerek.

İyi İstanbullar!

1. Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ının ikinci bölümü olan “Boğaz’ın Suları Çekildiği Zaman”dan.

2. Orhan Pamuk, İstanbul: Hatıralar ve Şehir (İstanbul: Yapı Kredi Yayıncılık, 2008), 15. “Hayata bir anlam verme merakı olan herkes ömründe en azından bir kere doğduğu konum ve zamanın anlamını da sorgular. Dünyanın bu köşesinde, bu tarihte doğmamızın anlamı nedir?”

3. Ahmet Hamdi Tanpınar’dan.

4. Besim Dellaloğlu, “Sözel Kalkınma”, Perspektif Dergisi, 06.10.2022.

5. Vesikalı Yarim (yön. Lütfi Ömer Akad, sen. Safa Önal) filminden.

6. Yahya Kemal’in “Çubuklu Gazeli”nden.

7. Konstantıniyye Haberleri’nin Mayıs 1989 sayısında ilk kez yayımlanan “İstanbul Manifestosu”ndan.

8. Pamuk, İstanbul: Hatıralar ve Şehir.

9. Age.

10. İlhan Berk, Toplu Şiirler (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2017), 90.

İstanbul, kent, Lara Lakay, şehir, sokak