Saadet Denen Şey

Fakat hiç de saadet denen şeyi tatmadım diyemem. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün başlarından bir cümle bu – üçüncü bölümün ilk paragrafının son cümlesi. Kitabın dünyasını tanımaya başlamışız, ama daha içinde sayılmayız, içinin kenarı gibi bir yerdeyiz. Hayri İrdal’ı dinliyoruz, bu cümleden hemen önce bize “ihtiyaç ve mahrumiyetin” vücuduna “ikinci bir deri gibi” yapıştığını söyleyen Hayri İrdal’ı ve bize küçük küçük göz kırpan, biraz kararsız bir zaman/vakit/saat sembolizmi eşliğinde İrdal’ın hayatının büyük karşılaşmasına, bürokrat-mürşidi Halit Ayarcı’ya kapılanacağı, onun tarafından “ayarlanmaya” gönüllü olacağı ana yaklaşıyoruz, anlamışız. Ama birden pek beklemediğimiz, küçük bir fasıl açılıyor: Her şeyin de ilk iki bölümün bize zannettirebileceği kadar keder yüklü ve neşesiz olmadığını belirtme ihtiyacı hisseden İrdal’ın “saadet” hakkında fazla gecikmeden düştüğü bir dipnot. Anlıyoruz ki saadet, “velinimet”i Ayarcı’yla karşılaşana kadar içinde çırpındığı ömür atmosferinin hâkim unsuru değil, istisnai, kesik kesik soluklanma anları gibiymiş. Ara ara, azar azar tadabilmiş onu, sonra yine batmış. Bu cümle de Tanpınar’ın üzerine çok titremediği, düşünce ya da edebi gayret yüküyle şişmemiş, alıntılanmayı hayal etmeyen, gelişigüzel, hatta çalakalem bir geçiş cümlesi sadece. Bir bölümün başında, bir paragrafın sonunda. Öncesi var, sonrası var ve kendinden daha önemli bahisler arasında çatılıvermiş bir köprü, o kadar. Ama altını çizmişim. “Fakat az da olsa saadet denen şeyi tattım diyebilirim” ya da “Fakat saadet denen şeyi az da olsa tattım diyebilirim” dememiş çünkü Tanpınar. Kulağını “Fakat hiç de saadet denen şeyi tatmadım diyemem” gibi biraz zahmetli, dolambaçlı, neredeyse akrobatik bir yolla, zar zor gösterebilmiş. Belki de öyle bir kulak ancak böyle gösterilebileceği için. Fakat hiç de saadet denen şeyi tatmadım diyemem. Derdim, pekâlâ diyebilirdim, desem şaşırmazdınız ve yalan söylemiş de olmazdım, çünkü tadılmakla kalan saadetin tam saadet olmadığını biliyorum, fakat diyemem, diyemeyeceğim, tattığım oldu çünkü ve tadını alınca da hiç tatmamış olmak nasıl bir şeydi unuttum. Yanlış bir izlenim bırakmamak için kayıt düşer, vefasızlık etmiş olmaktan korkar, minnetini esirgiyormuş gibi görünmekten çekinir, “Abartma canım!” diyen birine cevap verir gibi söylüyor bunu. Saadet denen şeyi, başkalarının saadet deyince kastettikleri şeyi tatmamış değil, ama eskiden, yarım yamalak ve parça parça. Fakat hiç de saadet denen şeyi tatmadım diyemem. Hiç de, tatmadımı beklemeye sabredemeden, Fakati duyar duymaz çukurdan başını çıkarıvermiş. Fakat hiç de saadet denen şeyi tatmadım diyemem. Hiç de duvarını tatmadımın değil de saadetin önüne dikmesinin çeşitli açıklamaları olabilir: 1. Basit bir savrukluk, Tanpınar’ın düzyazısının orasından burasından küçük, şüpheli yumrular gibi başlarını çıkaran ve dikkati kendi üzerlerine çeken, sesli okumayı sekteye uğratan kalem sürçmelerinden biri; belki cümlenin akışını rahatlatacak bir sözdizimi tadilatı önerisi olarak işitse “Hah, böylesi daha iyi,” diyecek ve hiç deyi tatmadımın oradan saadetin oraya itiraz etmeden taşıyıverecekti, “bazen böyle alelacele, gelişine yazıyorum işte…”; 2. Tam tersi, bir vurgu kararı, sözdizimi teamüllerine kulak asmamak, kulağı okşayana değil anlamın topografyasına denk düşene yönelen bir kompozisyon sezgisi, yanlış-olmasa-da-yadırgatıcı olanı doğru-ve-alışıldık olana tercih edebilme serbestliği; 3. Başta cümle biraz daha engebesiz, sadece “Fakat saadet denen şeyi tatmadım diyemem”ken bir yoğunluk, şiddet, kesinlik ihtiyacıyla, bitirdiğine karar verdiği resme son anda koyu bir siyah süren ressam (mesela çok sevdiği Soulages) gibi, oraya, kendi ilk gördüğü ve okuyanın ilk göreceği yere saplamak istemiş hiç deyi; 4. Cümleyi düşünmemiş, tasarlamamış, yazarken bulmuş. Önceki cümlelerin, paragraf sona ermeden, saadet hakkında ve Fakatle başlayan bir dönemeç istediklerini hissetmiş ve (eskimeye başlamış Lakini ya da sevgili, şatafatlı Filhakikisini değil) hazırındaki kolay Fakatlerden birini yazıp, elinde kalem, saadet denen az tattığı şey hakkında söyleyecek nesi olduğunu düşünmeye başlamış sanki. Düşünmeye, yani yürümeye başlamış. Nerelere uzandığını bilmediği, engebelerini tanımadığı saadet arazisinde, belki aklında Akif Paşa’nın çok sevdiği “Adem Kasidesi”yle yürürken de önce dimdik bir bayır gibi ademle, yani yoklukla, imkânsızlıkla, hiç deyle karşılaşmış. Hiç de bayırını tırmanınca bir tepeye varacağını, vardığı tepedeyse dipsiz, karanlık bir uçurumla karşılaşacağını ve sonra geri dönmesi gerekeceğini düşünmüş, fakat yine de bir ümitle tırmanmaya koyulmuş ve çok geçmeden tepede bulmuş kendini, saadet denen şey tepesinde. Ama orada sadece bir uçurumla değil, ancak o yükseklikten görülebilen bir manzarayla da karşılaşmış. Uçsuz bucaksız, uzak, güzel, sisli, daha önce sık sık bahsini ve methini işittiği bir manzara. Bakmış, bakmış, arada uçurum olduğu için yürümeye devam edip manzaraya karışamayacağını anlamış, biraz daha bakmış. Sonra bayır aşağı geri dönmüş. Fakat hiç de saadet denen şeyi tatmadım diyemem. Bir şey tatmış, ama o şeyin başkalarının tattığını, hayatta tadılabileceğini bildiği şey olup olmadığından, tattığının tam olarak o saadet denince kastedilen şey olup olmadığından, kendisinin saadet diye tattığı şeyle başkalarının saadet deyip durduğu şeyin aynı şey olup olmadığından emin değil. Saadet, peş peşe iki uzun a’sı ve yere basma sesi çıkaran kararlı det’iyle önce bir yayılma, sirayet etme, sonra da bir çökme, sinme ve yerleşme duygusu veriyor çünkü. Hava gibi, kesintisiz bir yağmur gibi saadet: Mesut insanların soluduğu iklimin, vücutlarına ikinci bir deri gibi yapışmış ürpertinin adı. Bir kelime tereddüdü geçirse ve aklına saadeti yerinden etmeye çalışmış (ve sonunda etmiş) mutluluk da gelse, belki o sevimli mutla, sürekliliği değil kesik kesik tekrarı çağrıştıran, ısırık gibi iki lu cümleyi daha sakin ve ışıklı bir yere götürecekti. Fakat hiç de saadet denen şeyi tatmadım diyemem. Saadet, içinde yüzdüğü, iyi tanıdığı bir şey değil, sözü edilen, başkalarının ondan daha iyi bildiği, diğer insanlarda gördüğü, kitaplardan tanıdığı, neye benzediğini ancak kendinde soluk bir benzerini yakalayınca anladığı, tadını doya doya onun değil başkalarının çıkardığı bir şey. “Saadet başkalarıdır” dedi diyecek halde ya da “Saadet başkalarınındır”. Bir rivayet, bir söylenti. Tadını aldığı şey saadet değil, saadet olduğunu tahmin ettiği şey. Evliliğin, çekirdek aile hayatının ritim ve istikrarıyla hayata sinen, güvenli ve kanaatkâr orta sınıf saadeti belki de bu: Bir tür deliksiz uyku. Ölüm gibi bir pürüz de olmasa bütün felsefi soruları çöpüyle beraber gönül rahatlığıyla kapısının önüne koyabilecek bir ailenin, bir Ziya Osman Saba ya da Behçet Necatigil evinin sıcak evreni. Tanpınar gibi birinin ancak ara sıra bekâr aile dostu, çok sigara içen amca olarak akşam yemeğine davet edileceği, hüzünle ağırlanıp çok geç olmadan uğurlanacağı evin eşiği, arkadan tık diye kapanan kapısı. Fakat hiç de saadet denen şeyi tatmadım diyemem. Mesut insanlar, saadet sofrasının etrafına toplanmış olanlar aynı yemeği yiyor, yediklerinden aynı tadı mı alıyor? Saadet deniz gibi orada, uzakta, dışımda mı, yoksa başka türlü bir deniz mi, yani burada, yakında, içimde mi? Aşk gibi saadet de başkaları bunca zamandır bu kadar sözünü etmemiş olsa tanıyamayacağımız bir şey mi? Aslında hissettikleri başka başka şeyler de tek bir eski, güzel kelime kısaca hepsinin işini mi görüveriyor? Görüveregelmiş? Benim tattığım da o saadet denen, dedikleri, diyegeldikleri şey mi? Ne dediklerini biliyorlar mı? Dedikleri şeyi doğru anlıyor muyum? Kelimeler şeyleri kabuk gibi sarabiliyor mu? Fakat hiç de saadet denen şeyi tatmadım diyemem. Ele gelmeyen bir şey saadet, içine kaybettiğinde hatırlayabileceği kadar gömülme fırsatını yakalayamadığı, nasıl, nerede, ne kadar arayacağını, arayıp bulması gereken mi, bulacağı varsa zaten o aramazken de onu bulacak bir şey mi olduğunu bilmediği bir şey, bir şey, varlığından pek şüphe etmediği ama görmenin ya da dokunmanın ötesinde temasa da geçemediği, erişemediği bir şey, şeylerden biri. Fakat hiç de saadet denen şeyi tatmadım diyemem. Tadılan bir şey saadet, yenen değil; heves isteğin, iştahın, arzunun, dokunmak tutmanın, kavramanın, sarılmanın eşiğiyse, tatmak da ısırmanın, yemenin, yutmanın eşiği. Kıyısı. Bir yeri kıyısından görmek, beğenmek ama orada kalamadan geçip gitmek ve o görme anını bir daha unutamamak. Hiçbir şey değil, ama pek bir şey de değil. Fakat hiç de saadet denen şeyi tatmadım diyemem. Tattım, kısa sürdü, geride kaldı, hatıra oldu. Sonra bir daha tattım, sadece tattım, o da eskide kaldı. Bir daha, bir daha tadacağımı sandım, bekledim, ama olmadı, bir daha tadamadım. Eskiden, birkaç kere tadına baktığımla kaldım. Geride kalmış geçmişim elimde kalan gelecekten çok daha fazla artık. Zaman kırıntıları. Artık tadın beklentisi değil, sadece hatırası var. Fakat hiç de saadet denen şeyi tatmadım diyemem. Son iki kelimedeki olumsuzluk ekleri, bir uçurumun (gam uçurumu, keder uçurumu, hüsran uçurumu) kenarında kırdığı direksiyon, abandığı fren gibi. Fakat hiç de saadet denen şeyi tatmadım diyemem. Dersem kendimi acındırmış, kabahati dünyaya atmış, saadeti başa gelen bir şeyden, güzel bir kazadan ibaret görmüş olurum ama öyle görmüyorum, kendime öyle görme iznini veremem, kendimi kandıramam, dolayısıyla diyemem. Saadet mi beni bulamadı, ben mi saadeti bulamadım? Emin değilim, ama galiba benim bulamayan. Fakat hiç de saadet denen şeyi tatmadım diyemem. “Fakat az da olsa saadet denen şeyi tattım diyebilirim” dese saadet yayılmış, hayatının bir köşesine kilim gibi serilmiş olacakmış. Bunu yapamamış Tanpınar: Cümleyi buruşturmuş, ucundan kıvırmaya başlamış, ama dürüp büsbütün bir kenara kaldırmaya da eli varmamış. Kilim Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün eski eşyalarla dolu buruk dünyasına denk düşen bir benzetme, ama bu cümle başka şeylere de benziyor: Kendi kuyruğunu yemeye başlamış ve yarısına geldiğinde tıkanıp kalmış bir yılana mesela. İrdal bu cümleyle açtığı saadet faslının ikinci paragrafında “hürriyet”ten de böyle bir yılan gibi bahsediyor: “Ben bu kadar kendi zıddı ile beraber gelen ve zıtlarının altında kaybolan nesne görmedim.” Fakat romanın sonraki üç yüz küsur sayfa boyunca gittiği yerler ve İrdal’ın başına gelenler beni o kadar da ilgilendirmiyor. Bu cümlenin altını çizmişim ve bu cümle kitabın kıyısında eğilip yerden aldığım eğri büğrü bir taşa benziyor. İrdal’ın söylediği, Tanpınar’ın İrdal’a söylettiği, Tanpınar’ın 1950’lerde yazdığı ve Hayri İrdal isimli bir karakterin hikâyesini anlattığı kitabında geçen, ama kimin söylediğini de, kimin yazdığını da, hangi kitapta geçtiğini de önemsemez olduğum bir cümle, ben evirip çevirdikçe denizini, kumunu ve beraber sürüklendiği diğer taşların şekillerini unutan bir taş. Cebimde duruyor. Parmaklarımda pürüzlerini, sivriliklerini, onca dalganın bir türlü aşındırıp yumuşatamadığı sert kavisini hissediyorum.

Ahmet Hamdi Tanpınar, edebiyat, Emre Ayvaz, saadet, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, yazmak